TÜRKİYE’DE SOSYALİZMDEN BÖLÜCÜLÜĞE UZANAN SÜREÇ: II. MEŞRUTİYET YILLARINDAN 12 EYLÜL 1980’E

11 Ekim 2014 12:39 Selim YILDIZ
Okunma
7591
TÜRKİYEDE SOSYALİZMDEN BÖLÜCÜLÜĞE UZANAN SÜREÇ: II. MEŞRUTİYET YILLARINDAN 12 EYLÜL 1980E


 
Bilim olarak yapılan tanımları dışında tarihi, bir milletin veya insan topluluğunun var olma kaygısı ile savaşı olarak ifade edebiliriz. Millet; varlığını din, ırk ve sınıf ayrımları dışında birlikte yaşama şuuru ve vicdanı sayesinde koruyabilmekte aksi durumda rasyonel olmayan otoritelerin menfaatleri paralelinde çözülmekte ve bölünerek dinamiklerini kaybetmektedir. Bu dinamiklerin başında şüphesiz aynı topraklar üzerinde yaşayan insanları ortak bir paydada buluşturan millî semboller gelmektedir. Bu semboller etrafında oluşan aidiyet duygusu ise milliyetçiliğin ve var olmanın kendisidir.  Tarihi, sınıf çatışmalarının bir eseri olarak gören maddeci ve materyalist görüşler Türkiye’de başta PKK terör örgütü olmak üzere bölücülüğün ve her türlü ayrışmanın da temelini hazırlamış böylece hoyrat eller kanalıyla vatan ötekileştirilmiş Türk milletinin varlığı ise tartışılır hâle gelmiştir. Türk milliyetçilerinin başta komünizm yani kızıl sömürgecilik olmak üzere onun bir tür maskeleri olarak da ifade edilen sosyalizme, Erol Güngör’ün ifadesiyle “fikir yerine sloganı hâkim kılan Marksist sosyalizme” (1) ve her türlü sömürü ve sömürgeciliğe karşı çıkmalarında bir milletin varlığı aranmalıdır.
Tarih biliminin önemli isimlerinden Osman Turan’a göre, “Marks, komünist tahtının bir ayağını bu materyalist ve Allahsız temel üzerinde kuruyor diğerini de kapitalizmin doğurduğu sosyal uçuruma ve fakir kitlelere dayandırıyordu. Fakat kapitalizme dayanan Avrupa medeniyeti ne kadar maddeci ise sanayi inkılabının doğurduğu işçi sınıfı ve sosyalist mücadeleler de aynı materyalist sebeple kışkırtılıyor; fert ve cemiyetlerin selameti için zaruri olan madde-ruh muvazenesi tamamen bozuluyordu.” (2)
Sosyalizm, siyasi olarak Türkiye’ye ne zaman girmiştir? Türk siyasal hayatında 1908 yılını takip eden çok kısa bir süre içinde ülke içinde birçok farklı düşünce akımı ve hareketin serbestçe propaganda ve örgütlenme hürriyetine kavuşmuştur. Türkiye’deki genel anlamda “sol” hareket için de aynı dönemlendirmeyi yapmak olasıdır. II. Abdülhamit’in saltanatı süresince âdeta köşesine çekilmiş ya da yer altında örgütlenmek zorunda kalmış birçok siyasal hareket, Meşrutiyet’in ilanı ile kendilerini sınırsız bir serbesti içinde bulmuşlardır. Genel olarak “sol” hareket kabul edilebilecek daha önceki dönemlere ait ve bilinçli bir işçi sınıfına dayanmaksızın salt ekonomik amaçlı işçi hareketleri hariç tutulursa Türkiye’de çağdaş solun ortaya çıkış tarihi, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra, 1908-1925 arası dönemdir. (3)
Bu dönemde İştirak gazetesinin sahibi Hüseyin Hilmi başkanlığında kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası (1910) Türk siyasetinde komünizan ilk fırka olarak karşımıza çıkmaktadır. İştirak mecmuasının ilk sayısında: “Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar.” atasözü yazılıdır. Mecmuanın ilk sayfasında ayrıca “Sosyalizm efkârının mürevvicidir.” denilmektedir. Fransız Sosyalist Fırkasıyla da temaslar tesis eden Hüseyin Hilmi, Paris’te de Doktor Refik Nevzat başkanlığında bir şube açmıştır. Bu şubenin yayın organı ise Paris’te neşredilmekte olan Beşeriyet gazetesi idi. (4) Refik Nevzat, Paris’teki komünist gazetesi Hümanite’den ilham almıştı ve meşhur Fransız sosyalist Jean Jaurès’le temas tesisine çalışıyordu. (5)
Hilmi’nin Osmanlı Sosyalist Partisi’ni kurmasında iki kişinin etkisi olmuştur. Biri Kürt Şerif Paşa, diğeri de Yahudi Vitali Efendi’dir. (6) Kürt Şerif Paşa, I. Dünya Savaşı’ndan sonra toplanana Kürtlükle ilgili meseleleri ve Kürt haklarını savunmak üzere katılmıştı. Fransızların “Beau” Şerif ve İttihatçıların “Boş Herif” dedikleri Şerif Paşa, 22 Mart 1919’da konferansa Kürdistan hakkında bir muhtıra sunmuş ve Ermenilerle de iş birliğine girişmişti. Matin gazetesine verdiği bir demeçte ise “Osmanlı Devleti, yeni bir cerrahi ameliyeye maruz kalarak kendisinden vatanım olan Kürdistan’ın ayrılmasını görmeye mahkûmdur.” diyordu. (7) Kürt Şerif Paşa’nın İttihat ve Terakki Fırkasına karşı olan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanlarla değil, İngilizlerle yakınlık kurmasını öneren bütün yayınları beslediği kesindir. Fırkanın Paris şubesi Şerif Paşa’nın kurduğu Osmanlı Islahat-ı Umumiye Partisiyle de “Ortak Cephe” kurmuştu. (8)
Hüseyin Hilmi’nin İdrak isimli gazetedeki “Sosyalizm Nedir?” yazı dizisi de Marksist literatürü Türkçeye çevirme girişiminin başlangıcı olarak değerlendirilmektedir. (9)
Türkiye Komünist Partisi üyeleri ile dolaylı ve dolaysız ilişkiler kurmuş olan Abidin Nesimi’ye göre, sonraki süreçte yani I. Dünya Savaşı son bulduğunda Türkiye çok zor duruma düşmüş ve Teşkilat-ı Mahsusacılar bir Turan Devleti kurmak için hazırlanmışlardı. Yurt içi Teşkilat-ı Mahsusa’nın önderi Rauf Bey, yurt dışı Doğu Teşkilat-ı Mahsusa’nın önderi de Bahattin Şakir’di. (10) Sonradan örgütün yönetim kademesinde değişiklikler yapılmıştır.
Böylece Millî Mücadele döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’nin dış politika tercihlerinin şekillenmesinde ve uluslararası alanda varlığının devamında etkili olan olayların I. Dünya Savaşı’nın sonunda ortaya çıkan İngiltere-Rusya ya da kapitalizm-sosyalizm ekseninde geliştiği de görülmektedir. Bu tespiti “Şarkta iki cereyan vardır. Biri İngiltere kraliyetinin üstünlüğündeki Avrupa cereyanı ve buna mukabil Rus cereyanı.” sözleri ile Şükrü Kaya da ortaya koymuştur. (11)
Yurdumuzu İngilizler işgal ettiğinden dolayı kapitalizme karşı olan güçlerden yani Bolşevik Partisinden ve III. Enternasyonal’den (12) yararlanmak fikri de ortaya çıkmış ve Türkiye’de dört tür sosyalist kurtuluş hareketi doğmuştur. Bunlar:
1- Eski Osmanlı İmparatorluğunu ayakta tutacak bir Osmanlı-Sosyalist Komünist Cumhuriyeti.
2- Türk dünyasını kurtaracak Çarlık Rusya’sı Türklerini de kapsayan bir Turan Cumhuriyeti.
3- Hem Türkleri ve hem de Müslümanları kurtaracak bir İslam Cumhuriyeti.
4- Yalnızca Anadolu’daki Türkleri kurtaracak bir Anadolu Cumhuriyeti.
Bu hareketler içerisinde Rauf Bey’in Teşkilat-ı Mahsusa’sı Mustafa Kemal’den, Bahattin Şakir’in Teşkilat-ı Mahsusa’sı da Enver Paşa’dan yanaydı. Bu süreçte Bolşevik Partisi Rauf Orbay ve Mustafa Kemal’den yana (1 ve 4. maddeler), Bahattin Şakir ve Enver Paşa’ya (2 ve 3. maddeler) karşıydı. (13)
III. Enternasyonal, Lenin tarafından 1919’da kuruldu. Bir adı da “Komitern” idi. Asıl hedefi Sovyetlerin safında dünya komünist ihtilalini gerçekleştirmekti. II. Dünya Savaşı’nın en buhranlı bir döneminde 15 Mayıs 1943 tarihinde Sovyetlerin müttefikleriyle sözde daha dostane geçinmeleri gerekçesiyle “Komitern”e son verilmiştir. (14)
III. Enternasyonal’in Bakü Şark Milletleri Kurultayına (1 Eylül 1920) Fas, Tunus, Cezayir, Trablus adına katılan Enver Paşa, Türkiye’nin genel savaşa girişini ve şimdi de kendisinin III. Enternasyonal ile iş birliği edişini haklı gösterecek sözler söylemişti. (15) Kurultay’a başkanlık eden Zinovyef’in Türkiye hakkındaki görüşü ise şöyle idi:
“Mustafa Kemal komünist değildir. Büyük Millet Meclisi önünde hilafeti kurtarmak istediğini söylemiştir. Fakat o İngiltere’ye karşı savaşıyor. Bizim de Türkiye’ye yardımımız bunun içindir. Türkiye’de terazinin gözü zenginler tarafına eğilmektedir. Fakat bunun başka türlü olacağı zaman da gelecektir.”
Komünist liderlerin Bakü Kurultayından umdukları istifade de şöyle özetlenebilir:
* Batı ülkelerine sokulamayan inkılâp hareketlerini sömürgelere sokmak.
* Doğu memleketlerinin kendileriyle beraber olduklarını Avrupa’ya göstermek.
* İnkılapçı Türkiye’nin, Enver Paşa ile arkadaşlarının kendileriyle beraber olduklarını göstererek Doğu memleketlerinde güven ve nüfuz kazanmak, Türkiye’nin İslam âlemindeki nüfuzundan faydalanarak sömürgeleri Avrupa’ya karşı ayaklandırmak ve yardım maskesi altında bu memleketlere işlemek ve sokulmak. (16)
Enver Paşa, Anadolu’ya geçmeyi de düşünmüş, Batum’a gelmişti. Fakat 13 Eylül 1921’de Sakarya Savaşı’nın kazanılmasından sonra Anadolu’ya geçme fikrinden vazgeçmiştir. Anadolu’da kendisine lüzum olmadığının farkındadır. Enver Paşa, Rusların kendisini “İngilizleri tehdit etmek ve Mustafa Kemal ile aralarında rekabet meydana getirmek, gerektiğinde birbirlerine karşı gelmelerini sağlamak olduğunu anlamıştır ve Anadolu’ya geçme fikrinden vazgeçmiştir. (17)
Diğer yandan gelecek günlerdeki kanlı olaylar ve temizlik hareketlerinin kesin kararları da III. Enternasyonal’de alınmıştır. Komitern’in bundan sonraki rotası “Tek Cephe” taktik ve programını uygulamaktı. (18)
Sayılgan’a göre, Mimarı Karl Radek (19) olan “Tek Cephe”nin iki anlamı vardı. Birincisi Komünist Partilerinin hareketleri Rusya’nın iç gelişmelerine göre ayarlanacak ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) Komünist Partisinin hizmetinde çalışacak; ikincisi Komünist Partileri mahallî şartlara uyarak İkinci Kongre zamanında düşman bildikleri sosyalist, sosyal demokrat ve diğer burjuva partileri ile birleşecek ve iş birliğinin şekil ve muhtevası yine o memleketin şartlarına göre ayarlanacaktı. (20)
Türkiye Komünist Partisinin (TKP) Bakü’de kurulduğu, 10 Eylül 1920 tarihinden sonra, Anadolu’da, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öncülüğünde, Batı’nın maşası Yunan işgalcilerine karşı verilen Millî Kurtuluş Savaşı’nı Komitern tezlerine oturtmak isteyen Sovyet lideri Lenin, TKP kurucusu ve ilk sekreteri Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Anadolu’ya geçmesi ile yok edilmesi üzerine hedefini, Anadolu’da kurulan Yeşil Ordu üzerine yöneltmiştir. Bilindiği gibi Yeşil Ordu, Millî Mücadele’nin ilk günlerinde askerî birlikler daha toparlanmadan önce, Ankara’nın denetimi altında kurulmuş, yarı gizli bir örgüttü. I. Türkiye Büyük Millet Meclisinde mebus bulunan Reşit Bey tarafından Çerkez Ethem ve kardeşi Tevfik Bey de örgüte dâhil edilince çeteler, Yeşil Ordunun esasını teşkil etmişlerdi. (21) Zamanla büsbütün yıkıcı faaliyetlere başlayan Yeşil Ordu ve Reşit, Tevfik ve Ethem kardeşler Eskişehir’de çıkartılan Yeni Dünya gazetesi ile de düşünce ve amaçlarını saldırgan bir dille yayımlıyorlardı. (22)
Anadolu’da yeni kurulan devlet, büyük bir dikkat ve itina ile dış ilişkileri düzenlerken, Anadolu’da aşırı sol akımlar teşkilatlanarak yeni millî devleti komünizmin kucağına düşürmeye yönelmişlerdir. İç politika açısından bu yöneliş İslami-komünist bir nitelik taşıyan Yeşil Ordu ile yapılmak istenmiştir.(23) Niyazi Berkes, Yeşil Ordu hakkında şunları yazmaktadır:
“Gerçekte Enver Paşa’nın bir İslam mücahidi olarak dünya sahnesine çıkması için biricik koridor Anadolu’ya geçen yoldu. Gerçekte Mustafa Kemal’in tutumu birçoklarına dinsizlik ve diktatörlük olarak gözüküyordu. Yeşil Ordunun efsaneleşmesi bu hayallerin yoğunlaştırıldığı ya da eski İttihatçı Turancılığının yeni bir kılık aldığı döneme rastlar. Efsanenin başlangıçları da I. Dünya Savaşı döneminde Enver Paşa’nın ilişkili olduğu kimi kişilere kadar gider. O zaman Çarlık Rusya’sını çökertmek için içeride ayaklanmalar çıkartma projesinin bir tanesi Ukrayna’da isyan çıkaracak Ukraynalı ve Kafkasyalı gönüllülerden derlenecek bir ordu kurulması projesiydi. Yeşil Ordu işte bu gerçekleşmemiş olarak kalan ordunun adıdır. O zaman İstanbul’da derlenmesine girişilen bu ordu, düşman hatları gerisinde gerekli bozguncu eylemler için eğitilmiş kişiler bulunmaması yüzünden militer bir örgüt olarak kurulamamakla birlikte, adı kalmıştı.” (24)
Şevket Süreyya Aydemir’in asr-ı saadet yaratmak istiyorlar dediği Yeşil Ordu mensupları ve Komünist partileri içinde Şeyh Servet gibi din adamları da bulunuyordu. Yeşil Ordudan resmen değilse de hükûmetin haberi vardır. Çünkü Ankara’da ve Mustafa Kemal’in yakın arkadaşları tarafından resmî bir komünist fırkası kurulduğu zaman Dâhiliye Vekâletinin vilayetlere yayımladığı bir genelgede şu okunur: “Komünist Fırkası resmen teşekkül etti ve Yeşil Ordu, Komünist Fırkasına inkılap etti.” O zamanki Dâhiliye Vekili de Adnan Adıvar’dı. Hem Yeşil Ordu hem resmî Komünist Fırkası yöneticilerindendi. Resmî Türkiye Komünist Fırkası’nı da Mustafa Kemal muvazaa olarak kurdurmuştu. Hakkı Behiç Umumi Kâtibi, Celal Bayar, Adnan Adıvar, Yunus Nadi idare heyeti, Teşvik Rüştü Aras vd. aktif üye olarak gözüküyordu. Hatta Şevket Süreyya’nın yazdığına göre Tevfik Rüştü Aras, III. Enternasyonal ile temaslara memur edilmişti. (25)
Yeşil Ordu çok geçmeden kuruluş gayesinden uzaklaşmış, aralarına sızan Bolşevik ruhlu insanlar vasıtası ile de bir ihtilal cemiyeti hâline gelmişti. Bilhassa III. Enternasyonal’a bağlı olarak Bakü’de kurulan İştirakiyyun Birliği üyelerinin Yeşil Ordu arasına sızmaları, bu arada Baytar Salih, Şerif Manatof, Rusyalı Ziynetullah, Nuşirevan, Emek gazetesi sahibi Ahmet Hilmi, Mustafa Suphi ve Nerimanof’un bu teşkilatla teşrik-i mesai etmeleri başta Mustafa Kemal olmak üzere Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşa’nın gözlerinden kaçmamış Halk İştirakiyyun Fırkası kapatılmıştı. (26)
Halk İştirakiyyun Fırkasının “İslami komünizm”i propagandalarda yer almaya ve Yeşil Ordu desteğinde gizli hücreler kurulmaya başlanmıştı. Bu tarihlerde Çerkez Ethem ve taraftarları da Batı Cephesi Kumandanlığının ağır basması ile Yunanlılara iltica ederek konu kapanmış; 28-29 Ocak 1921’de de Trabzon’da, Mustafa Suphi (27) ve 14 arkadaşının, İttihatçı Yahya Kâhya’nın (28) adamları tarafından öldürülerek denize atılması, Moskova’nın ilk girişlerini akamete uğratmıştır. Halk İştirakiyyun Fırkası üyesi Tokat Mebusu Nazım Bey’e göre Yeşil Ordu, “Avrupa Emperyalizmi ile Mücadele Cephesi” adını taşıyordu. Komitern’in desteği ile TKP’nin kurduğu bu “ilk cephe”, millî kuvvetlerin uyanıklığı ile çökertilmiş oldu. (29)
22 Eylül 1919’da Türkiye’de gerçek anlamda ilk komünist partisi olan Türkiye İşçi ve Sosyalist Partisini kurmuş olan Şefik Hüsnü Değmer, 1921’de Türkiye proletaryasının burjuvazi kuvvetlerine karşı kuvvetli bir cephe teşkil etmesi için işçi derneklerinin kurulmasına yardım etti. Türkiye’de birtakım gençlerin ihtilal şehri diye andıkları Moskova’da yetiştirilmesi ve oralardan Türkiye’ye vaki davetlerin hemen hepsini Şefik Hüsnü terkip ve tanzim etmiş bu arada komünistlik suçu ile çeşitli defalar mahkûm olmuş olan Ahmet Fırıncı, Celal Zühtü Benneci, Nazım Hikmet, Nail Vahdeti, Mehmet Bozışık, Reşat Fuat Baraner, Zeki Baştımar vs. gibi kimselerin Moskova’ya gidiş gelişlerini Şefik Hüsnü hazırlamıştır. Aslen Selanikli bir Yahudi dönmesi olan Şefik Hüsnü, aynı zamanda Türkiye’de “Komünist Manifestosu”nu ilk olarak tercüme eden kişidir. (30)
TKP’nin önde gelen düşünce ve eylem adamlarından Reşat Fuat Baraner, 1900’de Selanik’te doğmuştur. Babası Ağır Ceza Reisi Ahmet Fuat Bey, annesi de Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım’ın kardeşiydi. Şefik Hüsnü’nün lideri bulunduğu “Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası” ve “Kurtuluş” dergisi aracılığıyla Marksist düşünce ile tanışmıştı. Baraner, 1968 yılının Ağustos ayında yaşamını yitirmiştir (31) Fuat Baraner roman yazarı Suat Derviş’in de eşidir.
Bu tasarlanan ilk cephe döneminin 1925’e kadar faaliyet gösteren yayın organlarının başında Kurtuluş, Aydınlık, Orak Çekiç gelmektedir. 1918’de yayın hayatına başlayan Kurtuluş’un başlığının altında, “Sosyalizmden bahseder ilim ve sanat mecmuası” ibaresi yazılıdır ve proleter ihtilala geçiş kışkırtılıyordu. Bu mecmuanın imzalı ve imzasız başyazıları Ahmet Cevat Emre, Sadrettin Celal, Şefik Hüsnü ve Nurullah Esat tarafından yazılmakta idi. Falih Rıfkı da yazarları arasındadır. (32).
Türkiye’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi profesörlüğü de yapmış olan Sadrettin Celal Antel’in müdürlüğünde 1 Haziran 1921’de neşredilmeye başlanmış olan Aydınlık ise tamamen Moskova’nın direktifi ile hareket edenlerin en müessiri olmuştur. Aydınlık Külliyatı adı altında kitaplar da neşretmiştir. “Burjuva Demokrasisi ve Sosyalizm”, “Türkiye ve İçtimai İnkılap” vb. türden kitaplar da tavsiye ettiği kitaplar arasındaydı. Dergide bilhassa makale sonlarında Karl Marks türküleri, Bolşevik İhtilali’nin yıl dönümleri, Lenin’e ait methiyeler de yer almıştır. Bu yayınları yapanlardan biri olarak da Şevket Aziz Kansu görülmektedir (33).
  Şevket Aziz Kansu, 1947’de Ankara Üniversitesinde Pertev Naili Boratav, Behice Boran


[1], Adnan Cemgil, Niyazi Berkes, Mediha Berkes, Muzaffer Şerif Başoğlu’nun milliyetçi gençlik tarafından kızıl propaganda yapmakla suçlanan ve protesto edilen olaylar zamanının rektörüydü (34) Tahriklere karşı fakülte içinde en büyük mücadeleyi de Abdülkadir İnan ve Osman Turan hocalar yapıyordu. (35) O dönem ismi geçen hocaları ve rektörü protesto eden öğrenciler arasında yakın bir zamanda hayatını kaybeden  Sami Yavrucak da bulunuyordu.
  Aydınlık dergisinin yazar kadrosu içinde Sadrettin Celal, Şefik Hüsnü, Şevket Aziz dışında Ahmet Cevat Emre, Burhan Asaf Belge ve Kerim Sadi de bulunuyordu. (36) Abidin Nesimi, Hikmet Kıvılcımlı ve Hasan Ali Ediz’den edindiği bilgilere dayanarak Kerim Sadi’nin bütün çabalarının kişisel bir nitelik taşıdığını belirtir. Aslen Rodoslu olduğuna da işaret eden Kerim Sadi’nin Moskova’ya eğitim için kaçtığını ancak uyuşamayarak tekrar Türkiye’ye döndüğünü ve Ahmet Cevat Emre tarafından korunduğunu, Muhit ve İçtihat dergilerinde yazıları çıktığını ifade etmektedir. Ayrıca Kerim Sadi, Zekeriya Sertel’le de yakın ilişkiler kurmuştu. Bu nedenle Peyami Safa ile de yakın arkadaştı. (37)
Marksist sol, İstanbul’da 1919-1923 yılları arasında, Osmanlı solundan farklı bir sosyalist/komünist örgütlenme olmuştur. Bu çevre Cumhuriyetin ilan edildiği günlerde de Vazife gazetesini çıkarmışlardı. Grubu oluşturan gençlerin çoğu 1919’da Almanya’da Spartakist Ayaklanması’na (38) tanıklık etmişlerdir. (39)
Orak Çekiç ise diğer iki mecmua gibi belli günlerde ve bir yazı kadrosuyla neşredilen gazete değildi. 1924 ve 1925 yıllarında neşredilmiş bu gazetenin 7. sayısında köylüler, ameleler yobaz dedikleri din adamlarına karşı ve aynen: “Kahrolsun derebeylik, Orta Çağ ve derebeyliğe karşı mücadele için köylüler, köy meclisleri, ameleler, sendikalar etrafında teşkilatlanmalıdırlar.” şeklinde halk kışkırtılmaktaydı. (40)
Takrir-i Sükûn Kanunu çerçevesinde 1925 TKP tutuklamasının nedeni de Şevket Süreyya Aydemir’in yönettiği Orak Çekiç’in kışkırtmalarının Ankara hükûmeti tarafından fark edilmesidir.(41) Abidin Nesimi, bu kışkırtmaları ve Kemalistlere dikta düzenine geçmeleri için öğüdü, Bonapartizmin bir uygulaması olarak görür. Nesimi’ye göre Bonapartizm, sağ veya sol demez kendinden olmayan herkesi ezer. Kendinden olan herkese, sağ veya sol olsun itibar eder. Bu itibarla Şevket Süreyya’nın öğüdü ilerici bir nitelik taşımaz, Kemalistlere yaltaklanmayı ifade eder. (42) Takrir-i Sükûn Kanunu’nun sonucu olarak Şefik Hüsnü’nün partisi 1925’te faaliyetlerine son vererek bir yeraltı teşkilatı olmuştur. Şefik Hüsnü 15 yıllık hapis cezasından kurtulmak için Viyana’ya kaçtı, sonraları bir af kanunundan faydalanarak Türkiye’ye dönmüştür. Partinin yeraltı faaliyetleri İzmir, Trabzon, Samsun ve Adana illerinde yayın yapmak ve gizli teşekküller meydan getirmek suretiyle devam etti. 1927’de 89 kişilik grup, 1928’de de 45 kişilik grup komünizm propagandası yaptıkları için tevkif edildi. Ayrıca sol görüşlü bazı gazete ve dergiler de kapatılmıştır. (43)
Bu süreçte Şevket Süreyya Aydemir’in Komitern’e ve Şefik Hüsnü’ye karşı muhalefeti başladı. Şevket Süreyya Şefik Hüsnü gibi Paris komünistlerinden değildi. Moskova’da İşçi Üniversitesi olarak anılan ihtilal okulundan mezun olmuştu ayrıca Türk vatandaşı olduğu hâlde SSCB Komünist Partisine üye olma imtiyazı yalnız ona verilmişti. Şevket Süreyya, Türkiye’de işçi sınıfı olmadığı için TKP’nin kendini likide etmesi ve bir Cumhuriyetçi Parti-Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile birleşmesi, feodalizme ve emperyalizme karşı “geniş cephe” kurması görüşündeydi. Bu aslında “Millî Demokratik Devrim”in ilk projesi idi. Bu kapsamda CHP’ye katılanlar arasında Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim, Sadrettin Celal, Burhan Asaf Belge ve 1918-1920 komünistlerinden birçok kişi vardı. Spartakist Harekete sempati duymuş, kimileri Almanya’da kimileri İsviçre’de tahsillerini tamamlamış olan bu kişilere CHP payeler dağıttı. Kimi CHP Genel Sekreteri kimi profesör kimi mebus oldu kimileri de Türkiye Cumhuriyeti’nin propaganda ve karşı propaganda organlarında görev aldılar. (44)
Aclan Sayılgan’a göre, Şevket Süreyya ve Vedat Nedim Tör, Komitern’in Tek Cephe programını tam manasıyla oportünistçe “Kadro Hareketi” içinde uygulamak istemişlerdi. (45)
 1936-1937 yıllarından sonra TKP, Alman Faşizmi Avrupa’da etkinliğini artırırken faşizme karşı mücadele yerine devrin tek partisi CHP’ye karşı mücadele açmıştır. CHP ile faşizmi özdeşleştirmiş ve faşizmi Almanya ve İtalya’nın varlığında değil de CHP’nin kişiliğinde eleştirmişlerdi. (46)
1938’lerde serseri bir mayın gibi olan TKP’nin dağınıklığına Şefik Hüsnü’nün Türkiye’ye gelmesiyle son verildi. 1943-1944 yıllarında Sovyetlerin yanında savaşa girilmesi için çalışıldı. TKP açısından en önemli cephe örgütü, kurduğu “Faşizm ve Vurgunculuk Aleyhine Geniş Cephe” idi. Bunun yanı sıra Mihri Belli’nin[2] yönetiminde bir başka gençlik cephesi “İleri Gençlik Birliği Cephesi” eylem alanına geçti. 1944 TKP tevkiflerinden sonra da dışarıda kalan komünist militanlar “Demokratik Savaş Cephesi”ni kurmuşlardı. (47)
1943 yıllarında TKP, Tan gazetesindeki legal yayınlarda “Tek Cephe”, “antifaşist Cephe” gibi kavramları kullanıyordu. II. Dünya Savaşı’nın bitimine doğru cephe kuruluşlarında da değişiklikler yapılmıştır 1945’lere gelindiğinde ise Türkiye çok parti dönemine geçme hazırlıkları içindeydi. Partiler kurulmaya başlanmıştı. Şefik Hüsnü, iktidar partisini karşısına alan ve bütün partileri kendi yönetiminde bir araya toplayacak “Millî Birlik Cephesi’’ni kurdu. Bu cephenin eylem planındaki adı: “İleri Demokratlar Cephesi” idi. Bu cephe teşekkülü, Demokrat Parti (DP)’nin dört lideri Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan’ı da kadrolarına alan “Görüşler” adlı bir haftalık dergi çıkardılar. Dergi ancak bir sayı çıkabildi. 4 Aralık 1945 olayları ile cephe parçalandı (48).
Komitern’in “antifaşist Tek Cephe” programının Türkiye’de başarı kazanamayışının iki sebebi vardır. Bir defa, Atatürk devri politikacıları, Millî Kurtuluş Savaşı içinden çıkmış olan, eylem ve teorileri ile yeni Türk devletini kurmuş bulunan kurt politikacılardı. Dünya politikalarını çok iyi biliyorlar, çıkacak bir savaşta tarafsız kalmanın bütün olanaklarını araştırıyorlardı. Türkiye dış politikası ile bir tarafta Batı demokrasilerine yaklaşırken Sovyetleri ve Nazi Almanya’sını da gücendirmeyen esnek bir dış politika güdüyordu. Eğer Türkiye’de “antifaşist Tek Cephe” politikası resmî çevrelerce de benimsenmiş olsaydı, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nda tarafsızlığı mümkün olmayacaktı. (49)
Diğer yandan, TKP 1946’larda, Gençlik Cepheleri oluşturma yoluna gitmiştir. İstanbul’da kurulan “İstanbul Yüksek Tahsil Gençleri Derneği Cephesi”, Ankara’daki “Türkiye Gençler Derneği Cephesi”, TKP’nin 1946’da kurulan ve yarı kadrosunun legale çıktığı “Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi”nin yan kuruluşları olmuştur. (50)
Şefik Hüsnü Değmer’in başkanlığında Ragıp Vardar, Fuat Bilege, İstefo Papadopulos, Dr. Habil Amato, Emin Aydınlatan, Müntakim Ölçmen ve Hayrettin Emin Manoğlu tarafından 19 Haziran 1946’da kurulan Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi, TKP’nin legalleşme çabası olarak değerlendirilmektedir. Genel merkezi İstanbul’da bulunan ve Adana, Ankara, İzmir ve Antep’te örgütlenen bu parti, 16 Aralık 1946’da İstanbul 2 No.lu Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından kapatıldı. Daha sonraları 42 yöneticisi hapis cezaları alan parti açık kalabildiği 6 ay içinde birçok sendika kurarak binlerce işçiyi örgütledi. (51)
Bir sosyalist demokrasi içinde fertlerin yüksek geçim ve mutlu bir hayat sağlamak, teşkilatçı emekçi ve köylü yığınlarıyla sosyalist bir topluma geçiş şartlarının gelişmesini hızlandırmak amacı taşıyan bu partinin yayın organı Sendika gazetesi olup Yığın dergisi tarafından da desteklenmekteydi. (52)
Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisinin kapatılmasından sonra TKP tekrar illegaliteye geçti. 1950 yıllarında kurulan Nazım Hikmet’i hapisten kurtarma eylemleri “İllegal Gençlik Cepheleri”nin operasyonları idi. Sovyetlerin uluslararası barış hareketini yönlendiren “Merkez Cephesi”nin Türkiye’deki kolu “Barışseverler Cemiyeti” de illegal TKP’nin “Yan Cephe” örgütü idi. (53)
Marks’ın yaşadığı dönemde olmayan ancak Lenin’in eseri olan “Komünist Cephe” taktiği bir Rus meselesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Cephe teşekküllerinin istekleri, görünüşü ile masumdur; ama varmak istedikleri hedef Moskova’nın uluslararası politikasına ve komünizmin nihai hedefine hizmetti. Özellikle Sovyetlerin Orta Doğu’ya inmesinde, parçalanmış bir Türkiye’nin, Moskova’nın işine yarayacağı reddedilmez bir olgudur. (54)
1919 Şubat’ında toplanan ve çok sert tartışmalarla geçen Moskova Kongresi, Lenin ve arkadaşlarının hakiki niyetlerini ortaya koyması bakımından son derece önemliydi. Başkırtların lideri Ahmet Zeki Velidi (Togan), Bolşeviklerin Türkistan’daki yıkıcı faaliyetlerini kastederek Lenin’e: “Biz Kızılordu’nun ve komünistlerin kontrolünde değil, istiklale yönelik bir muhtariyet istiyoruz.” dediği zaman, Lenin: “Velidof, gayretleriniz boşunadır, zira Rus komünistlerinin üstündeki kızıl tabakayı kazırsanız altından kapkara bir Rus milliyetçiliği çıkar.” demiştir.  (55)
İşaret edildiği üzere kapkara bir Rus milliyetçiliğinde ifadesini bulan Leninizme göre, harpler inkılaplara yol açar. Harpler, dünya muvazenesini temelinden sarsar, milletlerin iç bünyelerindeki tezatları kuvvetlendirir ve yine onların inkılâplarını met ve cezir nazariyelerine göre de, bu devrelerde inkılap dalgası yükselir. Bolşevikler dünya inkılâbının başarılmasında memleketlerin inhilal ettirilmelerine, içten çözülmelerine ehemmiyet vermişlerdir. Bu yüzden Bolşevikler, harbi, amudi ve ufki olarak ikiye ayırırlar. Amudi harp, orduların yaptığı harptir. O, cepheleri yarıcıdır. Müdafaa kuvvetlerinin toplu surette ezilmesidir. Gerek bunda kolaylıkla muvaffak olabilmek gerekse düşman ordusu yenildikten sonra iktidarı ele almakta esas olan temel: ufki harptir, yani, memleketleri içten inhilal ettirmektir. (56)
Nejdet Sançar’ın iptidai sistemin ruhuna ait bir formül ve kızıl sözlüğün en meşhur kelimelerinden biri olarak yorumladığı “tasfiye” komünizmdeki vahşet ruhunun tecellisi olan birtakım saklanması imkânsız cinayetleri, meşru ve kanuni hadiseler gibi göstermek üzre oynanan bir kanlı komediden başka bir şey değildi. (57)
Yine Sançar’ın anlatımlarına göre, Sovyet rejimin ilk beş yılında toplumun her kesiminden binlerce insanın öldürülmesi, Estonya, Letonya ve Litvanya’da on binlerce idam ve kayıplar, II. Dünya Savaşı yıllarında Rusya’nın elinde esir olarak bulunan 11 bin seçkin Leh subayının öldürülmesiyle sonuçlanan Katyn katliamı ile Kırım sürgünü ayrıca Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Çekoslavakya vs. gibi memleketlerdeki kanlı tasfiyeler Sovyet kanlı oyununun gizlenemeyen örnekleridir. Nitekim Batı’da komünizm vahşetini tetkik etmek için oluşturulan kurulda Ukrayna liderlerinden Prof. Dobrievski, kendi memleketinde yapılan kütle hâlindeki imhalara dair örnekler verdikten sonra “Kütle hâlindeki imha sistemi Sovyet stratejisinin temelini teşkil etmektedir ve Sovyetler Birliği’nde bunsuz komünist idare devam edemez.” demişti. (58)
Yukarıdaki benzer durumların Türkiye’de de cereyan etmesini sağlamak için gerek içerde gerekse dışarıda “komünist cepheler”  faaliyet göstermekteydi. Sançar’a göre, Ermeni Cephesi adlı kızıl teşkilatın başkanı Danyalyan ile Umum Kâtip Bazayan’ın, Bükreş Ermeni mektebi müdürü Dr. Tirasyan’ın sözleri hep “Türkler tarafından haksızca gasbedilen öz Ermeni topraklarının Sovyet Ermenistan’ı ile birleştirilmesi” lüzumunu belirtmekte idi. Ayrıca Beyrut ve Hayfa’da yaşayan Ermeniler de bunları dile getiriyordu. Diğer taraftan Suriye’de faaliyet gösteren Stalinci “İskenderun Sancağını Kurtarma Cemiyeti” düzenlediği toplantıları Moskof marşı ile başlatıyor, Moskof marşı ile bitiriyordu. (59)
Ayrıca Sovyetler, II. Dünya Savaşı sırasında da Türkiye üzerindeki baskısını artırmış, Boğazlarda üslere ilaveten Türkiye ile Rusya arasında 1921’de çizilmiş olan sınırın kuzey bölümünün düzeltilmesini istemeye başladı. Molotov, 1945’te Moskova’daki Türk büyükelçisine bu taleplerden bahsetmişti. Bir süre sonra Alman Dışişleri Bakanlığının gizli belgeleri açıklanınca da Rusya ile Almanya arasındaki Boğazlarla ilgili gizli anlaşma ortaya çıkmış oldu. (60) Bu durum Aras’a göre Türk-Sovyet münasebetlerini altüst eden yakışıksız bir tavırdır. (61) Molotov, 1937’de Moskova’da söylediği bir nutkunda Bolşevik İhtilali’nin sosyalizm devrini siyasi, iktisadi ve kültürel olmak üzere üç merhaleye ayırıyordu. Molotov’a göre siyasi zafer 1917’de, iktisadi zafer ise 1930/32’lerde kazanılmıştır.(Kolektifleştirme ve plan tatbikatına geçme hadiseleri). Kültürel zafer ise Stalin’in “şekli itibariyle millî, mahiyet ve muhtevası itibarıyla sosyalist kültür” dediği dil kanalıyla hazırlanmakta idi. (62)
Diğer yandan 1951-1952’de Gizli Komünist Partisi tevkifatından 1960 yılına kadar geçen devrede komünistler illegal aparatlarına paralel olarak siyasi parti organlarına ve daha çok muhalefet saflarına sızdılar. 27 Mayıs İhtilali’nin sağladığı demokratik hürriyetlerden, 1961 Anayasa’sının açık ve tefsire muhtaç taraflarından yararlanarak, illegal çalışmalarını safha safha legale çıkardılar. Çeşitli konularda “Tek Cephe” çalışmalarına hız verdiler. (63)
Aclan Sayılgan’a göre, Doğan Avcıoğlu “Tek Cephe”nin ilk resmî belgesi olan Yön dergisinde Şefik Hüsnü Değmer’in 1945’te kurup esaslarını tespit ettiği “Millî Birlik Cephesi”nin yeniden ihyasını sağlayarak “Millî Kurtuluş Cephesi” ismiyle vizyona sokmuştur. Sayılgan’a göre “Tek Cephe” taktikçilerinin Türkiye’deki başlıca sömürme konuları, Atatürkçülük, gericilik olmuş, 27 Mayıs Devrimi’ne sahip çıkma yüzsüzlüğüne kadar işi vardırmışlardır. (64)
İsmail Yalçın’ın değerlendirmelerine göre, 1960’lı yıllardan sonra üniversiteler ve diğer öğretim kurumları aracılığı ile başlatılan hareketlerin komünistlerce Lenin’in üç kritik eserini okutmaktaki hünerleri, Türkiye’yi bir yıkımın sonuna getirmiş ve 12 Eylül 1980 Silahlı Kuvvetler Harekâtı gerçekleşmiştir. 1960 yıllarından sonra gençliğin en çok okuduğu kitap, Lenin’in “İki Taktik” eseridir. Bu kitap gençliğe cephe programını aşılamıştır. Yine Lenin’in “Ne Yapmalı?” adlı önemli kitabı, işçilere “sınıf” bilincinin dışarıdan burjuva aydınları tarafından götürüldüğünü öğretmiştir. Lenin’in “Devlet ve İhtilal” kitabı ise daha profesyonellerin işine yaramıştır. Ama cephe programı ile aşılanan gençliğin bir kısmı, kitapçılarda açıktan satılan her üç kitabı da okumuşlar, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusunu, “Türkiye Halk Kurtuluş Cephesi Partisi”ni kurmuşlar, silahlı eylemlere yönelmişler ve bugünlere kalanların açıkladıklarına göre yanılgılarını anlayamadan ölmüşlerdi. (65)
Milliyetçi yazarlardan İlhan Darendelioğlu’na göre, 12 Mart Muhtırası’ndan önce, anarşist komünistler aralarında da bölünmüşlerdi. Fakat Türkiye’de rejimi yıkmak hususunda bir ayrılıkları yoktu. Bu ayrılık TİP içinde de başlamış, fakat asıl bölünme militan komünistlerin Aydınlık dergisi etrafında toplananlar arasında vuku bulmuştu. Bunlar:
1- Aydınlık Sosyalist Grubu: Bu grupta Mihri Belli ve adı Dev-Genç olan teşekküllerin mensupları vardı.
2-  Proleter Devrimci Aydınlık Grubu: Bu grupta Doğu Perinçek ve arkadaşları vardı.
Bu iki grup, aynı anda Aydınlık ve Proleter Devrimci Aydınlık adıyla iki dergi çıkarıyorlar ve Marksist Leninist yolda birbirlerini suçluyorlardı. Mesela Proleter Devrimci Aydınlık dergisinin 5 Şubat 1971 tarihli 29. sayısında Mihri Belli ve arkadaşları ihtilalci değil, revizyonist yani ıslahatçı olarak suçlanıyordu. (66)
Diğer yandan kendini devrimci olarak niteleyen üç gizli teşekkül ise şunlardı: 1-Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu, 2-Türkiye Halk Kurtuluş Partisi veya Cephesi, 3-İhtilalci İşçi Köylü Partisi.
Birincisinde, o günkü gazetelerde devrimci gençler diye geçenlerden Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Hüseyin İnan, Cihan Alptekin, Sinan Cemgil, İbrahim Öztaş, Gülay Özdeş, Teslim Töre, Hasan Ataol, Mustafa Yalçıner, Kadir Manga, Alparslan Özdoğan, Ömer Ayna, Nahit Töre, Feyzi Bal vb. bulunuyordu. İkincisinde Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Ziya Yılmaz, Orhan Savaşçı, Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga, Ulaş Bardakçı, Necmi Demir, Bingöl Erdumlu ve arkadaşları. Üçüncüsünde ise Doğu Perinçek, Ömer Özerturgut, Şahin Alpay ve arkadaşları vardı. (67)
 Başında Pekin eğilimli Doğu Perinçek’in bulunduğu TİİKP’nin ilk kadroları arasında Cüneyt Akalın, Ömer Marda, Bora Gözen, Hasan Yalçın, Halil Berktay, Gün Zileli, Oral Çalışlar, İbrahim Kaypakkaya, Atıl Ant, Ferit İlsever ve Nuri Çolakoğlu bulunuyordu. Daha kuruluş aşamasında silahlı mücadeleye yaklaşım konusunda parti içinde görüş ayrılıkları belirdi. Bu tartışmalar sonucu Garbis Altınoğlu partiden ayrılmıştır. 1970’li yıllarda ise Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi ile temasa geçip Filistin’e gönderilecek parti mensuplarının askerî eğitim görmeleri hususunda anlaşmaya varılmıştır. TİİKP, bu anlaşmaya dayanarak Filistin’e çeşitli gruplar hâlinde militanlarını gönderdi. 1970-73 yılları arasında Türkiye İhtilalcı İşçi Parti (TİİKP)lilerin kaldığı Lübnan’da Golan tepeleri, Reşadiye ve Nahr el Bared olmak üzere üç ayrı kamp vardı. Nahr el Bared İsrail tarafından bombalandı ve sekiz partili hayatını kaybetti. Saldırıda öldüğü zannedilen Faik Bulut’un ise İsrail’e esir düştüğü daha sonraları anlaşıldı. 7 yıl İsrail zindanlarında kalan Bulut, 1980 Martı’nda Türkiye’ye döndü. (68)
Partinin Doğu Anadolu Bölge Komitesi (DABK) sorumlusu İbrahim Kaypakkaya ve onun çevresinde bulunan bir grup Nisan 1975’te parti çizgisine yönelik eleştiriler getirdiler. Bu sürecin sonucunda Şubat 1972’de “DABK Kararı” adıyla bir bildiri yayımlayan parti muhalefeti partiden ayrıldı ve daha sonraki süreçte TKP/Marksist-Leninist (TKP/ML) adlı örgütü kurdu. (69)
Diğer yandan Mahir Çayan ve arkadaşlarının Tokat’ın Niksar İlçesi Kızıldere köyünde güvenlik güçleri tarafından 31 Mart 1972 günü öldürülmeleri, Çayan’ın 1971 yılında kurduğu kısa adı THKPC olarak bilinen “Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi” örgütünün ortadan kalkmasına yol açmamıştı. Çayan’ın görüşleri “İhtilalin Yolu” ve “Kesintisiz Devrim I-II-III” başlıklı iki kitapçıkta toplanmıştı. Çayan’ın görüşleri ayrıca “Bütün Yazılar” başlıklı bir kitapta yayımlanmıştı. Mahir Çayan’ın bu görüşlerinin odak noktalarından biri Siyasal Bilgiler Fakültesiydi. Abdullah Öcalan’ı İstanbul Hukuk Fakültesinden Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesine çeken Çayan hayranlığıydı. Çayan silahlı eylemleri tek yol olarak görüyordu. Öcalan’a göre de öncü savaşı ve silahlı mücadele olmadan devrim yapılamazdı. Ayrıca Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’in gerilla yöntemlerini birleştirmek gerektiğini düşünüyordu. Bunlar için de parti kurmak gerekiyordu. (70)
Uğur Mumcu’nun aktarımına göre, aradan yıllar geçecek, Kürdistan İşçi Partisi (PKK)nın Almanya’da yayımlanan Berxwedan adlı gazetesinde PKK’nın Çayan’ın liderliğindeki THKPC örgütünün devamı olduğu şu şekilde ileri sürülecektir:
“Bir grup olarak 1973’ten itibaren şekillenip gelişen PKK hareketi 1971 devrimciliğini inceleme ve özümseme temelinde, yenilgiyi temel olan hata ve yetersizlikleri aşmaya çalışıp her alanda bütünsel bir devrimci gelişme sağlayarak vücut buldu. Öte yandan Türkiye Devrimci Komünist Partisi-Devrimci Doğu Kültür Ocakları (TDKP-DDKO) eğiliminin sahte milliyetçiliğini bertaraf edip yurtseverliğini özümseyerek ve canlandırıp geliştirerek ilerleme sağladı. Türkiye’de daha sonra kesintiye uğrayan 71 direnişçiliği 75’lerden itibaren en somut ifadesini PKK’da buldu.” (71)
PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın 18 Mart 2013 tarihinde İmralı Adası’nda yapılan görüşmede BDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’e verdiği Kızıldere mesajında “Değerli arkadaşlar, saygıdeğer yoldaşlar! Ne Anadolu'da hakça, eşit yaşam sürmek isteyen halk çocuklarının ne de tüm dünyanın her bir karışı kadar eski olan özgürlük ve eşitlik mücadelesine canını adamış diğer evlatlarının izini silemedi. Olgunlaştırmaya çalıştığımız Anadolu barışını bu uğurda mücadele ederken hayatını kaybeden başta Mahirler ve Denizler olmak üzere bütün devrimcilerin anısına ithaf ediyoruz. Bu duygularla Kızıldere devrimci şehitlerini saygıyla anıyorum.” şeklindeki sözleri de yukarıda işaret ettiğimiz sürecin açık bir göstergesidir. (72)
 
Dip Notlar:
(1) Erol Güngör, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, İstanbul, 2003, s. 356-357.
(2) Osman Turan, Türkiye’de Manevi Buhran-Din ve Laiklik, İstanbul, 2005, s. 32.
(3) Yusuf Tekin, Türkiye’de İlk Sosyalist Hareket İştirak Çevresinin Sosyalizm Anlayışı Üzerine Bir Değerlendirme, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 57-4, s. 172-173.
(4) İlhan Darendelioğlu, Türkiye’de Komünist Hareketler I, İstanbul, 1962, s. 10-11.
(5) Peyami Safa, Nasyonalizm Sosyalizm Mistisizm, İstanbul, 2003, s. 170.
(6) Abidin Nesimi, Türkiye Komünist Partisi’nde Anılar ve Değerlendirmeler, İstanbul, 2009, s. 37.
(7) Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya I, İstanbul, 1991, s. 130-131.
(8) Abidin Nesimi, age., s. 37.
(9) Hüseyin Akyol, Türkiye’de Sol Örgütler, Ankara, 2010, s. 206.
(10) Abidin Nesimi, age., s. 48.
(11) Mehmet Evsile, “Gizli Celse Zabıtlarına Göre Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinde Dış Politika Konusunda Yapılan Tartışmalar”, History Studies (International Journal of History), 2010, Volume 2/3, s. 164.
(12) Enternasyonal, dünya emekçilerini gündelikçi olmaktan çıkarmak ve onları çalışan halk yapmak amacıyla sosyalist ve komünist partilerin oluşturdukları milletlerarası örgütlenmedir. I. Enternasyonal (1864-1876) sosyalizmi, Avrupa kıtası proleterlerinin ortak çabalarına bağlar. II. Enternasyonal (1891-1914) sosyalizmi Avrupa kıtası proleterlerinin ortak çabalarıyla değil, her ülke proletaryasının kendi öz güçlerine dayanarak kendi ülkelerinde kurmaları gerektiğini kabul eder. III. Enternasyonal (1919-1943)  sosyalizmin proletaryanın en güçlü olduğu ülkede değil, burjuvazinin en güçsüz olduğu ülkede gerçekleşeceğini ve oradan diğer ülkelere sıçrayacağını varsayar. III. Enternasyonal’de tarihsel görev, sosyalizmin doğduğu yerin merkez alınmasıdır. IV. Enternasyonal’e ise sürekli devrimlerle evre evre sosyalizme geçiş ve kapitalizme karşı ortak cephe düşünceleri damgasını vurmuştur. Bk.  Abidin Nesimi, age., s. 20-21.
(13) Abidin Nesimi, age., s. 49.
(14) İlhan Darendelioğlu, Ecevit Marksist mi?, İstanbul, 1979, s. 190.
(15)  Yusuf Gedikli, Enver Paşa ile ilgili çalışmasında Enver Paşa’nın nutkunun Mehmet Emin isimli bir Türk Bolşevik’i tarafından okunduğunu ve Ali Fuat Cebesoy’un yazdığı “Enver Paşa nutkunu bizzat okudu” bilgisinin yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. Nutkun Rusçası ise Ostrovski tarafından okunmuştur. Bk. Yusuf Gedikli, Enver Paşa Hayatı ve Makaleleri, İstanbul, 2007, s. 77.
(16) Aptülahat Akşin, Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, Ankara  1991, s. 53-54
(17) Yusuf Gedikli, age.,  s. 50-51.
(18)  Mücadele, Sayı: 2, Nisan 1964, s. 7.
(19) Uğur Mumcu, “İyi bir örgütçü, Rus Marksist, gazeteci, Sovyet lideri Lenin’in yakın arkadaşı” olarak bahsettiği Karl Radek ile Enver Paşa ilişkilerine dikkat çekmekte ve. Enver Paşa’nın yanında Bahattin Şakir’le Radek’in temin ettiği uçakla Moskova’ya gittiğini yazmaktadır. Ayrıca daha sonra hapse düşen Radek’i kurtaran, Ali kod adını kullanan da Enver Paşa’nın kendisiydi. Amcası Halil Paşa da “Yoldaş Halil” olmuştu. Bk. Uğur Mumcu, Aybar’la Söyleşi,  İstanbul 1994, s. 33-34.
(20)  Mücadele, Sayı: 2, Nisan 1964, s. 7.
(21) İsmail Yalçın, Komünist Cephe Eylemleri ve Taktikleri, Ankara 1987, s. 31.
(22) Mustafa Kemal Atatürk, Söylev, (Haz.) Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İstanbul, 2007, s. 252.
(23) Hamza Eroğlu, Atatürkçülük, Ankara 1981, s. 281.
(24) Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, İstanbul, 2011 s. 490.
(25) Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam: II, İstanbul, 2008, s. 334-336.
(26) İlhan Darendelioğlu, Türkiye’de Komünist Hareketler I, İstanbul, 1962, s. 17.
(27) 1883’te Giresun’da doğan Mustafa Suphi, ilkokulu Kudüs ve Şam’da okumuş, 1905’te İstanbul Hukuk Mektebinden mezun olduktan sonra Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’nu bitirmiştir. Jean Jaures, Celestin Bougle gibi isimler başta olmak üzere burjuva sosyologların etkisinde kaldı. Tanin gazetesi muhabirliğini de yürütmüş olan Suphi, Servet-i Fünun ve Hak gazetelerinde de yazılar yazdı. İttihat ve Terakki Fırkası’nın 1911’deki kongresine Anadolu delegesi olarak katıldı. Daha sonra İTF’ye muhalif olmuş ve Sinop’a sürülmüştür. Rusya’ya kaçan ve mülteci olan Suphi, Osmanlı tebası olduğu için sürülmüş ve Türk kökenli devrimcilerle de tanışıp çalışma yürütmeye başlamıştır. Ekim Devrimi’nden sonra Moskova’ya gitti. Halk Komiseri Josef Stalin’in yardımcılarından Sultan Galiyev’in sekreterliğini üstlendi. Gerçek anlamda Anadolu’ya yönelik çalışmalara başlaması Mayıs 1920’de Bakü’ye gelmesi ile olmuştur. Bk. Hüseyin Akyol, age., s. 200-201
(28) Nutuk’ta geçen Yahya Kaptan Olayı ile karıştırılmamalıdır. Yahya Kaptan Kocaeli bölgesinin önemli bir Kuva-yı Milliye kahramanıdır. Nutuk’ta bu vatanseverin İstanbul Hükûmetince Gebze’de öldürüldüğü ve öldürülme süreci ve eşi Şevket Hanım’ın Mustafa Kemal Atatürk’e çektiği telgraf yazmaktadır (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Konya 2010, s. 222-233). Yahya Kâhya da Trabzon’da öldürülmüştür. Ancak kimlerin öldürdüğü konusu hala güncelliğini korumaktadır. İddialara göre Trabzon mebusu Ali Şükrü’nün de katili olan Topal Osman Ağa öldürtmüştür. Bazılarına göre de her üçünü de öldürten İsmail Hakkı Tekçe idi. Bk. Abdullah Muradoğlu, 22 Kasım 2011, Meşrutiyet’ten Cumhuriyete Faili Meçhul Cinayetler, http://yenisafak.com.tr.
(29) İsmail Yalçın, age., s. 32.
(30) İlhan Darendelioğlu, age., s. 29.
(31) Hale Özgür Kıyıcı, 19 Ağustos 2009, Geçmişi Bilmek Adına, http://blog.milliyet.com.tr
(32) İlhan Darendelioğlu, age., s. 23-24.
(33) İlhan Darendelioğlu, age., s. 24-27.
(34) Alpay Kabacalı, Türkiye’de Gençlik Hareketleri, İstanbul, 2007, s. 103-106.
(35) İlhan Darendelioğlu, Türkiye’de Milliyetçilik Hareketleri, İstanbul, 1975, s. 207.
(36) İlhan Darendelioğlu, Türkiye’de Komünist Hareketler I, İstanbul, 1962, s. 27.
(37) Abidin Nesimi, age., s. 103-105
(38) I. Dünya Savaşı'ndan önce 1 milyon üyesiyle, 90 yayınıyla ve binlerce yerel örgütüyle dünyanın en büyük ve en etkili sol partisi olan Alman Sosyal Demokrasi Partisinden ayrılan savaş karşıtı hareket Spartakist olarak bilinir. Bkz. http://www.Marksist.org/teori/diger/5547-almanya-1914-1919-sosyal-demokrasinin-ihaneti-ve-spartakistlerin-mucadelesi/16.04.2013.
(39) Oya Baydar, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce:1, (Ed. Tanıl Bora ve Murat Gültekingil),  İstanbul, 2009, s. 307.
(40) İlhan Darendelioğlu, age., s. 27-28.
(41) Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İstanbul, 2010, s. 437.
(42)  Abidin Nesimi, age., s. 79.
 43  Kemal Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, İstanbul, 2010, s. 437. 
44 İsmail Yalçın, age., s. 37.
(45) Mücadele, Sayı:2, Nisan 1964, s. 8.
(46) İsmail Yalçın, age., s. 40-41.
(47) İsmail Yalçın, age., s. 41-42.
(48) İsmail Yalçın, age., s. 42-43.
(49) Aclan Sayılgan, Türkiye’de Sol Hareketler (1871-1972), İstanbul 1972, s. 234.
(50) İsmail Yalçın, age., s. 43.
(51) Hüseyin Akyol, age., s. 35.
(52) Ahmet Yeşil, Türkiye’de Çok Partili Siyasi Hayata Geçiş, Ankara 2001, s. 171.
(53)  İsmail Yalçın, age., s. 43-44.
(54) İsmail Yalçın, age., s. 45.
(55) Mehmet Saray, Türk Rus Münasebetlerinin Bir Analizi, İstanbul 1998, s. 239.
(56) Cafer Seyitahmet Kırımer, Rus Tarihinin İnkılâba Bolşevizme ve Cihan İnkılâbına Sürüklenmesi, İstanbul, 1948, s. 88.
(57) Nejdet Sançar,  Kızıl Cennet Masalı, Zonguldak 1950, s. 19.
(58) Nejdet Sançar, age.,s.19-35.
(59) Nejdet Sançar, Komünist Nedir?, Zonguldak 1950, s. 18.
(60)  Tahir Çağatay, Kızıl Emperyalizm, (Çık.) Dr. Adnan Oktay, İstanbul, 1958, s. 42.
(61) Kemal Karpat, age., s. 432.
(62) Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’ün Dış Politikası, İstanbul, 2003, s. 132.
(63) Mücadele, Sayı:2, Nisan 1964, s. 9.
(64) Mücadele, Sayı:2, Nisan 1964, s. 9.
(65) İsmail Yalçın, age., s.  46.
(66) İlhan Darendelioğlu, Devrim Nedir? Devrimci Kimdir?, İstanbul 1979, s. 39-40.
(67) İlhan Darendelioğlu, age.,s. 42-43.
(68) Hüseyin Akyol, age., s. 53.
(69) Hüseyin Akyol, age., s. 53.
(70) Uğur, Mumcu, Katiller Demokrasisi-Hırsızlar Düzeni (1962-1971 Yazıları), Ankara 1997, s. 14-15.
(71) Uğur Mumcu, age., s. 15.
(72) Bkz. http://haber.gazetevatan.com/Haber/526064/1/Gundem/16.04.2013.


* Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Okutmanı.




[1] Barışseverler Cemiyetinin kurucusu Behice Boran, 1910 yılında Bursa’da doğdu. Orta öğrenimini Arnavutköy Amerikan Kız Kolejinde yapan Boran, ABD’deki Michigan Üniversitesi’nde sosyoloji doktorasını tamamladıktan sonra 1939’da Türkiye’ye döndü ve AÜDTCF Sosyoloji Bölümüne doçent olarak göreve başladı. Arkadaşlarıyla birlikte 1941 yılında Yurt ve Dünya, 1943’te Adımlar dergilerini çıkardı. 1946’da da Nevzat Hatko ile evlenen Boran, siyasi görüşleri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırıldı. Behice Boran’ın 1950 yılında kurucusu ve başkanı olduğu Barışseverler Cemiyeti, Menderes hükûmetinin Kore’ye asker göndermesini kınayan bir bildiri yayımlamıştır. (Bk. Hüseyin Akyol, Türkiye’de Sol Örgütler, İstanbul 2010, s.  215) 1970’de TİP Genel Başkanı seçilen Behice Boran Genel Başkan seçildiği kongrede “Kürt Meselesi” ile ilgili önemli kararlara da imza atmıştı. Bu manada Cumhuriyet tarihi bakımından çok önemli isimlerden biri olduğunu düşünüyoruz. Günümüzde de zaman zaman ismi gündeme gelen Behice Boran’ı Tunceli Belediyesi unutmamış Tunceli caddelerinden birine “Behice Boran Caddesi” ismini vermiştir. Ayrıca 6-15 Aralık 2010 tarihleri arasında Tunceli Belediyesi sergi salonunda “Behice Boran 100 Yaşında ve Örtemediklerimiz” adlı bir resim sergisi düzenlenmiştir. 3- 4 Aralık 2010 tarihleri arasında da ODTÜ’de Uluslararası Behice Boran Sempozyumu yapılmıştır. (Bk. Murat Yaykın, 18 Kasım 2010, Behice Boran 100 Yaşında www.birgun.net.) 
 

[2] Sosyalist tarihin en önemli isimlerinden olan 2011’de hayatını kaybeden Mihri Belli’yi, Belli'nin ailesi, Vedat Türkali, Tarık Ziya Ekinci, Rasih Nuri İleri, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) eş başkanları Hamit Geylani ile Filiz Koçali, milletvekilleri Sebahat Tuncel, Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder, Levent Tüzel, Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nden (ÖDP) Genel Başkan Alper Taş ve Sema Solaklı, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) milletvekilleri Süleyman Çelebi ile İsa Gök, DİSK Başkanı Tayfun Görgün, eski BDP milletvekili Akın Birdal, Sosyalist Parti'den Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Kahya, Kadir Akın, Mustafa Kemal Kaçaroğlu, Eşitlik ve Demokrasi Partisi'nin Genel Başkan Yardımcısı Saruhan Oluç ile Atilla Aytemur, Halkevleri Başkanı İlknur Birol, şair Emirhan Oğuz, Sezai Sarıoğlu, Metis Yayınları'ndan Müge Gürsoy Sökmen, Ayrıntı Yayınları'ndan Hasan Basri Çıplak, Bir Gün gazetesinden İbrahim Aydın, Barış Meclisi sözcüsü Hakan Tahmaz, TÜSTAV'dan Abdurrahman Atalay, Ilgın Su, sanatçı ilkay Akkaya, 68'lilerden Celal Doğan, Kaya Güvenç 78'liler'den Celalettin Can, Bülent Uluer, Erdoğan Aydın, Adnan Genç ile  beş bine yakın kişi Şişli Camii'nde bir araya gelerek uğurlamıştır.