CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÛMET SİSTEMİNİN TARİHÎ TEMELLERİ VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN 1980 SONRASI ANAYASA TEKLİFLERİ

23 Haziran 2021 10:21 Selim YILDIZ
Okunma
251
CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÛMET SİSTEMİNİN TARİHÎ TEMELLERİ VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN 1980 SONRASI ANAYASA TEKLİFLERİ


20’nci yüzyıl Türk siyasi tarihi boyunca Türk milliyetçileri, Türk milletinin ve Türk devletinin geleceği yolunda diğer parti ve organizasyonlardan farklı olarak parti ve çıkar ilişkilerini kenara itip inisiyatif alabilmişlerdir. Olağanüstü dönemlerde gerek var olan sistemi gerekse milleti bunalımdan ve buhrandan çıkarmak için gerekli olan mücadeleyi hayatın her sahasında vermişlerdir. Atatürk’ten sonra İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı Dönemi’nde inkılapların sürekliliğinden ziyade durağanlaştırılması ve kalıplaştırılması, demokrasiden uzaklaşması karşısında konum almışlar, sistemi eleştirmişlerdir. Tek parti diktatörlüğüne dönüştüğünü düşündükleri bu sisteme karşı tepkileri onları yeni arayışlara sevk etmiştir. Aslında bu arayış millî kültür ve bünyemize uygun yapıların olmayışı karşısında bir arayış, devletin yabancılaşması ve Tanzimat yörüngesinde devam eden yanlış Batılılaşma hareketlerine bir tepki idi. Şöyle ki yöntem olarak doğruları ve eğrileriyle Atatürk’ün öncelikle millet kaygısı ve millîleşme düşüncesi doğru algılanmamış, yanlış bir mecraya çekilerek Türkiye çağdaş uygarlık yolunda geciktirilmiştir. Bunda bürokratik vesayetin ve tek parti politikalarının etkisi büyük olmuştur.
Türkiye’de 14 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti (DP) döneminde ise iktidar, muhalefetteyken gördüğü şekliyle tek parti yönetim anlayışını devam ettirmiş, muhalefeti boğmaya çalışmış, bu defa muhalefetteki en güçlü siyasi parti olan CHP ise alışık olmadığı muhalefeti kabullenememiş, yeniden iktidarı devralabilmek için yoğun bir çaba sarf etmiş, karşılıklı kısır tartışma ve manevralar nihayetinde Türkiye’yi 1960 Darbesi’ne sürüklemiştir. Zira, DP iktidar nedir bilmiyor, gördüğü iktidar tecrübesini taklit ediyordu. CHP ise 27 yıldır ilk defa muhalefet oluyordu. Yani kısaca iktidar da muhalefette yapıcı olmaktan uzak bir girdabın içinde sürükleniyordu. 1950 Seçimleri öncesinde İsmet Paşa, seccadesi Fırat Nehri’ne düşmüş derviş pozundaydı: Bir gösterişçi derviş, rüzgârın nehre uçurduğu seccadesini alamayacağını, almaya kalkışırsa boğulacağını hesap ederek “Seccadeyi Bağdat Camisi’ne vakfettim.” demişti. 1950 Seçimlerinden sonra DP iktidarı CHP’den intikam almaya dönük hırsa dayalı politikalarla hareket ederken popülist politikalarla da bunu perçinledi. Din-siyaset ilişkileri ve siyasette dinî söylemler oldukça yükseldi, her fabrika yanında bir minare yükselecek denildi, ayet ve hadisler miting ve siyaset meydanlarına taşındı, tarikatlara kapılar açıldı. Türk milliyetçileri tarafından DP iktidarını ümit olarak gören hatta Cumhuriyet Bayramının 14 Mayıs olması gerektiğini dile getiren yazılar kaleme alındı. Kemalist düşünce eleştirilirken İnönü müstebit, diktatör sıfatlarıyla anılmaya başlandı. Ancak Türk Milliyetçiler Derneğinin kapatılması, Türk milliyetçilerinin bu ümidini kırmıştır. Bu Derneğin kapatılması Ali Fuad Başgil’e göre, Türkiye’de özellikle DP iktidarı için bir boşluk meydana getirecek, meydan CHP’ye ve onun yan örgüt ve derneklerine kalacaktır.  Böylece İsmet İnönü, Bağdat Camisi’ne vakfettiğini söylediği seccadesini geri almak için bütün gücüyle çalışacak, perde arkasından Türkiye’yi 1960 Darbesi’ne sürükleyecek sebeplerin oluşmasında etkin olacaktır.
27 Mayıs 1960 sabahı ihtilalin kudretli Albayı Alparslan Türkeş tarafından yazılıp okunan bildiri Türk milletini ve devrilen iktidar sahibi DP’lileri rahatlatmış olsa da MBK’deki CHP ve İnönü yanlılarının çalışmaları ve gruplaşmalar sonucu ne yazık ki Türkeş ve arkadaşları sürgüne gönderilmiş, Türkiye 27 Mayıs’ın amacından saptırılması sonucu, koalisyon hükûmetlerine, yabancı ideolojilerin Türkiye’de örgütlenmesine, siyasette sağ ve solun sağlıksız yapılanmasına sahne olmuştur. Yine de kısa süreli de olsa 27 Mayıs sonrasında Türkeş, Başbakanlık Müsteşarlığı döneminde 27 Mayıs’ın ruhuna uygun çalışma ve faaliyetlerde bulunmuştur. Sürgün sonrası süreçte Türkiye’yi saplandığı karanlık koridordan aydınlığa çıkarmak amacıyla Türkeş ve arkadaşlarının dernek kurmak, parti kurmak veya kendi görüşlerine yakın bir partiye girmek gibi planları olmuştur. Anlatmaya çalıştığımız nokta aslında gerek 1944 Türkçülük-Turancılık Davalarında gerekse 27 Mayıs sonrasında 13 Kasım 1960 tasfiyesi ile Türkeş’in yılmamış ve her şeye rağmen devlete küsmemiş olması, kurmay bir kafa ve aksiyoner bir ruhla doğru bildiği yolda yürümüş olmasıdır. Türkeş’in şahsında beliren bu özellikler ilerleyen zamanlarda da Türk milliyetçilerinin yürüyüşünde kendini gösterecektir. Türkeş, Atatürk gibi Türk milletinin şerefli bir mensubu olarak kendini hiçbir zaman ezilmiş hissetmemiş, yanlış yapmışsa dönmüş, doğru ise yürümüş, mücadele ettiği ve çok yoğun tenkite tabi tuttuğu kişilerle de devletin ve milletin çıkarları söz konusu olduğunda bir araya gelebilmiştir. Nitekim İnönü’nün askerliği, aile hayatı ve ahlaki konuda zaaf göstermeyişi ölümünden sonra Türkeş tarafından da takdir edilen yanları olmuştu. Türkeş, yakın siyasi tarihimizin en tecrübeli siyaset adamlarından biriydi. Askerî yaşamı, CHP ve DP döneminde gördükleri ve yaşadıkları, 27 Mayıs’ın içinde oluşu ve dışına çıkarılışı, siyasi hayata atılması, Milliyetçi Cephe hükûmetlerinde yer alması, iç ve dış olaylar, Türk dünyası, 12 Eylül Darbesi ve Ülkücülerin maruz kaldığı insanlık dışı muameleler, Türkiye’de terör olayları bu tecrübenin kaynaklarıdır.  Türkeş, sürgün sonrası “Dokuz Işık Doktrini”ni millî doktrin olarak Türkiye’nin kurtuluşu ve kalkınması yolunda anlatırken, “güçlü iktidar millî devlet” düşüncesini de 27 Mayıs sonrası süreçte olgunlaştırmaya çalışmış, ileride muhtemel darbe ve Türk milleti ve Türk devletinin üzerinde vesayet sistemlerinin kurulmasına karşı bir çıkış yolu olarak görmüştür. Türkeş, güçlü iktidarı söz konusu yaparken, millî devletin de demokrasiden ayrı olamayacağını pekâlâ çok iyi biliyordu. Bu yüzden Türk’e has “millî demokrasi” kavramının Türk demokrasi tarihinde yerini almasını sağladı.
Bugün bilindiği üzere MHP’nin birikim ve tecrübeleri üzerinde Türkiye, MHP’nin “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi”, Ak Partinin “başkanlık sistemi” dediği bir yönetim sistemi 15 Temmuz 2016 Darbe girişimi sonrasında vücut bulmuştur. Bu sistemin büyük ölçüde fikir babası Türk milliyetçileridir. Çünkü Türk milliyetçileri, CHP-tek parti vesayeti, DP-çok partili sistem içerisinde DP vesayeti, 27 Mayıs-askerî vesayet ve vesayet kurumları, 12 Eylül-askerî vesayet-vesayet kurumları-dış vesayet olarak Türk milletinin ve Türk devletinin üzerinde her türlü vesayet şeklini görmüş, yaşamış ve o süreçlerde hep bir bunalımdan çıkış yolu aramışlardır. Başta Türk milletinin ve demokrasinin maruz kaldığı travma, ekonomik istikrarsızlıklar, demokrasi kültürünün oluşmayışı, millî kültürün inşa edilemeyişi ve her vesayet sistemi ve rejimi dönemlerinde Türk milletinin öz benliğinin darbe alışı ve kendinden uzaklaşması bu noktada Türk milliyetçilerini dün de bugün de göreve çağırmıştır.
12 Eylül 1980 Askerî Darbesi sonrasında Türk milliyetçileri ve Ülkücüler darbeden en büyük darbeyi yiyen kesim olmalarına rağmen devlete küsmemişler, oluşacak yapının Türk milletinin lehine olması için ellerinden geleni yapmışlardır. Darbe sonrası yargılamalarda bıkmadan usanmadan mahkeme salonlarında adeta Türk milliyetçiliği tarihi anlatılmış, sorgulamalara karşı verilen cevaplar ve savunmalar bir fikir ve tarih dersi özelliğine bürünmüştür. Bu arada çeşitli derneklerde bulunan üniversite hocası Türk milliyetçileri ve fikir adamları da oluşturulacak Anayasa için tekliflerini dile getirmişler, o zamana kadar yaşanan tecrübelerden yola çıkarak bunları kamuoyu ile paylaşmışlardır. 12 Eylül sonrasında 1982 yılı içerisinde Yeni Düşünce dergisinde Anayasa taslağı tekliflerine yönelik seri yazılar ve uyarıcı, yapıcı yorum ve değerlendirmeler yapılmıştır. Bilindiği üzere Türk milliyetçiliğinin önemli yayın organlarından olan Yeni Düşünce dergisi, Türk milliyetçiliği çizgisini partilerüstü bir çizgi olarak niteliyor, kendini de o zamanlar partilerüstü olarak görüyordu. Partiler üstü bir bakışla Prof. Dr. Süleyman Yalçın ve Prof. Dr. Salih Tuğ’un Yeni Düşünce’de kaleme aldıkları yeni Anayasa için yazdıkları tekliflerin tamamını burada vermemiz mümkün değildir. Ancak, bugün için bir tecrübe ve fikir vermesi için bazı noktalarını paylaşacağız. Yeni Anayasa teklifinin temel ilkeler bahsinin ilk maddelerinde Türk milletinin tarihine, kültürüne uygun düşmesi ve Türk milletinin ihtiyaçlarına cevap vermesi, belli bir aydınlar zümresinin fikrini değil, milletin hayat tarzını ve felsefesini aksettirmeli ifadesi ile Cumhuriyet’in ve Atatürkçülüğün hakiki temellerine bağlı kalınarak millî ıslahat ve inkişaf yolu açık tutulmalıdır ifadesi yer almıştır. Burada millî ıslahat ve inkişaf yolu ifadesi Cumhuriyet’i ve Atatürkçülüğü durağanlıktan çıkarmaktadır. Teklifte devletin siyasi sistemine dair şu maddeler görülmektedir:
•    Yeni Anayasa’da bağımsız kuvvetler ayrılığı prensibi terk edilerek kuvvetler birliğine ve kuvvetlerin iş birliğine dayanan bir devlet sistemi esas alınmalı, icra kuvvetlendirilmelidir.
•    Cumhurbaşkanı’nın vazifesi yedi yıl olmalı ve bir daha seçilmemek kaydıyla tek dereceli olarak ve oyların en az %51’ini almak şartıyla doğrudan doğruya millet tarafından seçilmelidir. Cumhurbaşkanı Başbakan atadığı gibi belli şartlarda parlamentoyu feshedebilmelidir. İdam hükmünü belli şartlarla af veya müebbete çevirme yetkisine sahip kılınmalıdır.
•    Anayasa Mahkemesinin, kanunları usul ve şekil yönünden bozma yetkisi olmamalı ve sadece esasa müteallik kararlar alınmalıdır. Danıştayın hükûmet, Anayasa Mahkemesinin Meclis yerine geçmesi önlenmelidir. Yargı organı yargı sahasının dışına çıkmamalı, yasama ve yönetme organlarını baskı almamalı, idari tasarruflar kesin olarak hükümetin ve Meclisin elinde kalmalıdır.
•    Meclisin esas vazifesi olan kanun yapma görevi kolaylaştırılmalı, haftada kanun yapma günleri ile icranın denetimi günleri birbirinden ayrılmalıdır. Meclis soruşturması ve gensoru suiistimalini önleyici hükümler getirilmelidir.
•    Parlamenterlerin iş takipçiliği önlenmeli ve parlamenterlerin Meclise devam mecburiyeti konmalıdır. 
•    Yeni Anayasa ile belirli konularda referandum müessesesi getirilmelidir.
•    İdarede âdemimerkeziyetçilik yerine merkeziyetçilik sistemi esas alınmalıdır.
•    Din eğitiminin ihtiyari olduğu hükmü Anayasa’ya konmamalıdır. Din eğitimi laiklik ve inkılapçılık esaslarına ters düşmeyecek şekilde kuvvetlendirici bir esasa bağlamak yoluna gidilmelidir. Milletin dinî ihtiyaçlarını karşılamak devletin vazifeleri arasında olmalıdır. Türkiye’nin tarihî şartları ülkemizde din eğitimi ve hizmetlerinin devlet eliyle yürütülmesini gerektirmektedir.
Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Süleyman Yalçın ve Prof. Dr. Salih Tuğ aslında yukarıda bir kısmını verdiğimiz daha çok devletin siyasi yapısına yönelik tekliflerine bakıldığında “Güçlü devlet için kuvvetli icra şarttır.” prensibinin esas alındığı görülecek ve bugüne esin kaynağı olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Dört seri yazı şeklinde yazılan Anayasa tekliflerinin diğer serilerinde temel haklardan, iktisadi ve sosyal haklara, ailenin korunması, tarım ve çiftçinin korunması vs. tüm alanlarda millî devletin kurulması  “devlet ebed-müddet” telakkisi içinde gerekçeleriyle anlatılmıştır.
Yeni Düşünce dergisinde yukarıdaki isimlerin teklifleri dışında görüş beyan eden ve düşüncelerini paylaşanlar da olmuştur. Bunlardan biri de 12 Eylül Darbesi sonrasında Danışma Meclisi Çanakkale üyesi ve sonradan Muhafazakâr Partinin kurucusu ve ilk genel başkanı olan Mehmet Pamak’tır. Pamak da “Başkanlık sistemi getirilmeli.” demekteydi. Ona göre demokrasimiz için klasik ve şekli hâlinden ziyade Türk devletinin jeopolitiği demokratik, güçlü, çabuk karar verebilen bir yürütme organı gerekmektedir. Bu yüzden tek meclise dayalı ve doğrudan doğruya milletin oyu ile seçilen “devlet başkanlığı” esasına dayalı bir anayasa faydalı olacaktır.
Reşat Akkaya da “Nasıl Bir Anayasa Mahkemesi” yazısında kanunların Anayasa’ya uygunluğu konusunu pek çok Anayasa’nın kendi şartları içinde halledebilmekte olduğunu yani Anayasa Mahkemesinin kaldırılmasından yana olduğunu ifade etmiştir. Bu yüzden “hürriyetçi demokratik bir düzen” için hiçbir ambargoya yer verilmemeliydi. Şayet Anayasa Mahkemesine kanunları iptal yolu verilecekse, bu iptal yoluna karşı da halkoyu yani referandum yolu açılmalıydı.  
İzdin Balkantürk ise yeni Anayasa’nın hazırlanması karşısında dikkatli olmak gerektiğini, 1961 Anayasa’sının hazırlanması sürecinde “milliyetçiyim deyip Türk milliyetçiliğini baltalamak isteyenlerin ne gibi oyunlar çevirdiğini” ifade ederek Türk ruhuna uygun Anayasa çağrısı yapmıştır. Anayasa’nın canlı bir ruha sahip olması için de Gençliğe Hitabe ile İstiklal Marşı’nın Anayasa metninde zikredip ek olarak sonuna konmasını tavsiyede bulunmuştur. Ayrıca Balkantürk, yeni anayasa konusundaki hassasiyetini Peyami Safa’nın milliyetçilik için dediği “Vatan ve millet meselelerine Mecnun’un göz bebeğiyle bakmaktır.” ifadesiyle ortaya koymuştur.
Danışma Meclisi Üyesi Fuat Azgur’a göre de başkanlık sisteminde bakanlar, parlamento dışından atandıklarından ve parlamentonun hükûmetleri denetlemek ve düşürmek gibi yetkisi olmadığından yüz kızartıcı, itibar kırıcı durumların ortaya çıkması söz konusu değildir. Ayrıca, hükûmetlerin sık sık değişmesi, aynı hükûmet içinde değişik siyasi parti mensuplarının görev almış olması, hükûmetlerde bulunması gereken disiplin ve birliği temelinden yıkmakta istikrar diye bir şey bırakmamaktadır.
Dergideki yazılarıyla Mustafa Kafalı ve Necmettin Hacıeminoğlu gibi aydınların da kuvvetli icra prensibine destek verdikleri görülmektedir.
Sonuç olarak Hüseyin Nihal Atsız’ın da düşüncelerini hesaba katıp Orkun dergisi yazılarına kadar inersek başkanlık sistemi 80 yıldır Türk milliyetçiliğinin ve Türk milliyetçilerinin gündeminde olmuştur. Bu yazıda ifade edildiği üzere başkanlık sisteminin Türk milliyetçileri tarafından Anayasa temelinde devlet sistemi olarak ele alınması ise yaklaşık 40 yıllık bir geçmişe sahiptir. Bu geçmiş ve birikim  “Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi” veya “başkanlık sistemi”nin Türk milletinin geleceği doğrultusunda yol alabilmesinin Türk milliyetçileri ile mümkün olabileceğini göstermektedir. Yerinde ve sağlam işleyen bir adalet sistemi ile demokratik kültür ve bilincin üst düzeylere taşınmasıyla hâlihazırda uygulanan sistem Büyük Türkiye ülküsü yolunda faydalar sağlayacaktır. Bu noktada sistemin sağlıklı yürümesi açısından atanmışların devlete, iktidar ve muhalefet cephesinden seçilmişlerin millete olan sorumluluklarının farkında olmaları büyük önem taşımakta, iktidar ve muhalefetin ise daha kapsayıcı ve kucaklayıcı şekilde kendini yenilemesi zaruri görülmektedir. Bahse konu olan hükûmet sisteminin var oluş nedeni Türk milleti ve Türk devleti üzerindeki her türlü vesayete (kişi, parti, mahkeme, belirli bir zümre, dernek, vakıf, ordu, iç ve dış vesayet odakları) son vermek, çağın gerisinde kalmamak için güçlü devlet, kuvvetli icra ve hız düşüncesi ile Türk’e has millî bir sistemin inşası hiçbir vakit akıldan çıkarılmamalıdır.  Sistem, Türkiye Cumhuriyeti ve MHP açısından “Lider Ülke Türkiye Vizyonu”nun bir parçası ve devamı olarak tarihteki yerini almış, geleceğe yürümektedir.