AVRASYA JEOPOLİTİĞİ VE TÜRK DÜNYASI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

17 Ekim 2018 13:49 Selim YILDIZ
Okunma
1182
AVRASYA JEOPOLİTİĞİ VE TÜRK DÜNYASI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

AVRASYA JEOPOLİTİĞİ VE TÜRK DÜNYASI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
       Selim YILDIZ
    “Anadolu kalesi dünyanın kalbidir. Kalenin Asya’ya açılan burcu Malazgirt, Avrupa'ya açılan burcu ise İstanbul'dur.” Ramazan Özey 
Tarih boyunca dünya hâkimiyeti ülküsü ile hareket etmiş olan Türkler, tarihte jeopolitiği en iyi kullanan bir millet olmuşlardır. Bozkırda teşekkül eden Türk devletleri için coğrafyaya dayalı politikalar, taktikler ve stratejiler her zaman önemli olmuştur. Hunlar çağında Türk akınlarından korunmak için yapılan Çin Seddi bunun somut kalıntıları olmakla birlikte Göktürkler çağında  doğu-batı yönünde devlet yapılanması da coğrafyanın iyi kullanıldığının göstergesidir. Diğer yandan Göktürk şehzadesi Türk Şad’ın Bizans elçisine Meriç Nehri eksenli verdiği mesaj ve elçiye söylediği “On diliniz var ama hileniz birdir.” sözü tarihe düşülmüş bir nottur. Oğuzların Selçuklular zamanında Anadolu’ya uzanan bir devlet kurmaları ve nihayetinde Osmanlı Devleti’nin coğrafya ve tarih ayakları üzerinde yükselmesi coğrafyayı kontrolü sonucu mümkün olmuştur. Bütün bunlara rağmen jeopolitik bilimin kurucuları Türkler olmamıştır. 18 yy.nin sonlarından itibaren dünya coğrafyasını yönlendirmeyi, kontrol etmeyi ve hâkimiyetlerine almayı amaç edinen emperyalist güçler sonraki yüzyılda büyük ölçüde Türk’ün ayak bastığı ve devlet kurduğu yerlere yönelik stratejiler belirlemeye başladılar. 
Jeopolitik terimini ilk önce İsveçli Siyasi Coğrafyacı Rudolf Kjellen (1863-1922) kullanmıştır. Jeopolitiğin doğuşunu ve gelişmesini hazırlayan diğer bazı bilim adamı ve düşünürler: Alman Frederik Ratzel (1844-1904), İngiliz Sir Halford Mackinder (1861-1947), Fransız Vidal de la Blanehe (1845-1918), ABD’nden Alfred Thayo Mahon (1840-1914), Nicholas J. Spykmon (1893-1943).
 Abdullah Gündoğdu’ya göre, bir ülkenin coğrafi durumu ve ona bağlı gelişen tarihî gelenekleri, o ülkenin sonsuza kadar uygulamak zorunda olduğu doğal bir program gibidir. O ülkeyi yönetenler bu siyaseti izlemeye âdeta mecburdurlar. Jeopolitik, devletlerin ulusal güçlerini ve dış politika davranışlarını ülkenin coğrafi konumu ve fiziki çevreyle açıklamaya çalışan bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Başka bir ifadeyle jeopolitik coğrafi unsurların siyasi unsurlarla olan ilişkisini ortaya koyar. O hâlde jeopolitiği “coğrafyaya dayanan politika” ya da “coğrafyanın yönlendirdiği politika” şeklinde de anlamamız mümkündür. Jeopolitikle coğrafyanın arasındaki bağı ise siyasi coğrafya sağlamaktadır.
Avrasya bir siyasi coğrafya olarak dünya hâkimiyetinin belirlendiği bir alandır. “Avrasya” deyimi Alman Von Humbolt tarafından literatüre sokulmuştur. “Humbolt’un geliştirip adlandırdığı bu kavram, Asya-Avrupa coğrafi bileşenini tanımlamaktadır. Bir Alman bilim adamının Avrasya’yı neden Asya-Avrupa bileşeni üzerine tesis ettiğini anlamak için, arka plandaki Kutsal Roma-Germen idealini görmek gerekir. Kutsal Roma İmparatorluğu 843’te Verdun Antlaşması’yla Almanya, İtalya ve Burgonya birlikteliğiyle kurulmuş ve 1806’da yıkılmış bir imparatorluktur. Bu imparatorluk eski kıtanın (coğrafi Avrasya’nın) Avrupa kanadını; bugünkü Orta, Batı ve Güney Avrupa’yı hükümranlığı altına alıp yönetmiştir. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun yöneticilerinin hepsi Alman, imparatorların da tamamı Katolik mezhebindendi. Gelişmiş üstün kültürün temsilcisi olarak kabul edilen Roma-Germen kültürü ve bu kültürün mirasçısı olan Almanya’nın, Avrasya’nın diğer kanadı olan Asya’ya yönelerek Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nu (Romanorum İmperium’u) bir Avrasya İmparatorluğu’na terfi ettirmesi gerekirdi. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler sadece petrol kaynaklarına hâkim olmak için değil, aynı zamanda Roma-Germen Avrasya İmparatorluğu’nu ihya etmek için Kafkaslar üzerinden Batum-Bakü-Buhara güzergâhına ve Rusya içlerine yüklenmiştir. Bugünkü AB, liderliğini Almanya’nın yaptığı bir Roma-Germen İmparatorluğu projesidir, denilebilir. Anglosakson İngiltere’nin, AB ile doku uyuşmazlığı içinde olmasının sebebi budur. Yine bu yüzdendir ki İngiltere, AB üyesi olmasına rağmen stratejik faaliyetlerinde Anglosakson bloku içinde Amerika ile hareket etmektedir.
Avrasya jeopolitiği bir İngiliz coğrafyacı olan Sir Halford Mackinder’in (1861-1947) A. Mahan’a cevap niteliğinde bir iddiası ile ortaya çıkmıştır. Avrupa tarihini Asya tarihinin bir sonucu olarak gören “kara hâkimiyet teorisi”nin kurucusu İngiliz Mackinder’in görüşü; “Kim Doğu Avrupa’ya hükmederse kalpgâha hâkim olur; kim kalpgâha hâkim olursa dünya adasına hükmeder; Kim dünya adasına hükmederse dünyaya hâkim olur.” şeklinde özetlenebilir. Mackinder’e göre, “Dünya siyasetinin mihver bölgesi gemilerle ulaşılamayan fakat eski tarihte atlı kavimlere açık bulunan Avrasya bölgesidir. Eskiden olduğu gibi şimdi de burada çok geniş, sayısız bir askerî, iktisadi gücün seferber olması için uygun şartlar mevcuttur.”
Mackinder 1904 yılındaki görüşlerinde, Asya'da Obi ile Lena Nehirleri arasında kalan Sibirya bölgesini "Dünya Kalesi" veya "Heartland" (dünyanın kalbi) olarak nitelendirmektedir. Ancak bu görüşünü üç kez değiştirmiş ve 1943'te "Heartland" bölgesini, Sibirya'nın batısına yanı Doğu Avrupa düzlüklerine kaydırmıştır. Spykman ise görüşlerini aynı bölgesel ayrım üzerine kurmuş, ancak dünya hâkimiyetinin, Mackinder'in ileri sürdüğü gibi içten dışa doğru değil, dıştan içe doğru gerçekleşebileceğini savunmuştur. Mahan hâkimiyetin denizden, havacılar ise havadan olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler doğrultusunda, dünya fatihliğine ilk Almanya göz dikmiş. Ancak her iki dünya savaşında yenilerek, hayalleri suya düşmüş. Daha sonra kara hâkimiyetine Sovyet Rusya sahip çıkmış. Ne var ki, 70 yıl geçmeden dağılmaya yüz tutmuş. Diğer üç teoriye ABD sahip çıkmakta. Ancak bu ülke, şimdilik başarılı gibi görünse de içten içe çökmektedir. Çünkü dünya hâkimiyeti, babalığı, kendisine gerçekten çok pahalıya mal olmaktadır. Oysa bu görüşler temelde tutarsızdır. Çünkü, Doğu Avrupa'ya da Sibirya Heartland (dünyanın kalbi) olamaz. Her şeyden evvel kalp, merkezde ve çevresi bütün tehlikelere karşı korunmuş bir konumda olmalıdır. Hâlbuki bu bölge, Kuzey Kutb’a oldukça yakın, iklim şartları bakımından insan yaşamasına müsait olmayan bir bölgedir. İnsansız bir kale, elbette hiçbir anlam ifade etmez. Bugün, ABD, Batı dünyası ve Sovyet Rusya bu görüşlere göre hareket etmekte gibi görünseler de adı konulmayan, ancak milattan önce II. yüzyılın ortalarından bugüne kadar mevcut olan bir gücün ve teorinin, tekrar uygulamaya konmaması için var güçleriyle çalışmaktadırlar. Nedir bu adı konulmayan jeopolitik teori? Ramazan Özey’e göre, Anadolu bir kale ve dünyanın kalbidir. Kalenin Asya’ya açılan burcu Malazgirt, Avrupa'ya açılan burcu ise İstanbul'dur. Anadolu Kalesi’ni-Yarımadası'nı çevreleyen Balkan Yarımadası Kafkaslar, İran, Arabistan ve Kuzeydoğu Afrika, kısacası Balkanlar ve Orta Doğu, Dünya Kalesi’ni çevreleyen iç çemberi meydana getirir. Bunun dışındaki kara parçaları ise, dış çemberi ya da dünya adasını oluşturmaktadır. Dünya Kalesi'ni (Anadolu'yu) elinde bulunduran bir millet, iç çembere hükmeder. İç çembere hükmeden bir millet ise, dış çembere yani dünyaya hâkim olur.
Mackinder’in “kara hâkimiyet teorisi” olarak bilinen görüşte, Müslüman Türk dünyasının yeri “iç veya kenar hilal” kuşağı içindedir. Haushofer ve Mackinder’in görüşleri, özellikle Hitler tarafından kabul görmüş ve II. Dünya Savaşı ile uygulama aşamasına geçirilmiştir. Daha sonra, Sovyet Rusya, bu görüşü gerçekleştirmek için, 70 yıl boyunca, Avrasya’yı kan gölüne çevirmiştir. Mackinder’in bu görüşüne karşıt görüşler geliştirilmiş ve bu konuda Amerika Birleşik Devletleri (ABD), özellikle; “kenar kuşak teorisi”ni, “deniz hâkimiyet teorisi”ni ve “hava hâkimiyet teorisi”ni ortaya atmıştır. ABD Yale Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler Profesörü Nicholas J. Spykman (1893 - 1943), Mackinder’in görüşlerine karşı bir başka görüş geliştirmiş ve “kenar kuşak teorisi”ni ileri sürmüştür. Bu görüşle, hâkim güç Heartland değil, dış-kenar hilal üzerindeki ülkelerdir. Bunların başında ABD gelir. Ancak Heartland’a ulaşmak için, iç-kenar hilal’n yani Müslüman Türk dünyasının ele geçirilmesi şarttır.
ABD’de, 21.yüzyılın ilk çeyrek yılı için dünyanın yeniden yatay ve dikey paylaşımının haritası ve bu harita üzerinde yeniden paylaşımına âdeta cephe savaşı hazırlıkları yapılmıştır.Yerküremizin egemenliği üzerine kızışan bu kavgada, tek kutuplu dünya liderliğine itiraz eden diğer emperyalist güçlere rağmen, ABD egemenliğini nerelerde ve nasıl gerçekleştireceğinin planını ve tarihini bile açıklamaktan çekinmemiştir. Böylece ABD, Avrasya stratejisinin ön adımları olarak Kafkasya ve Orta Asya’daki enerji kaynaklarını Batı’ya taşıyacak olan Doğu- Batı enerji koridorunun vanaları üzerinde Rus egemenliğini kırmaya veya zayıflatmaya çalışmaktadır. Diğer bir olgu Orta Asya ve Kafkaslar’ı Batı’ya bağlamayı amaçlayan, tarihî İpek Yolu’nun yeniden açılması projesidir. Bu proje de etkinliğini artırmaya çalışan ABD, Hazar Havzası, Kafkasya ve Orta Asya ile Avrupa arasında ekonomik ve ticari ilişkilerin denetlenmesini istemektedir. .Bu nedenle ABD, Azerbaycan– Ermeni ihtilafından dolayı da devreye girerek, Rusya’nın Güney Kafkasya’da devre dışı kalabilmesini hedeflemiştir. Rusya’ya karşı gerilim yaratma politikaı gütmüş olan ve güden ABD Türkiyeli Fethullah Gülen hareketi  ile de Orta Asya Türk Cumhuriyetleri üzerinde siyasal İslam’ı inşa etmek amacıyla faaliyet yürütmüştür. Bu kapsamda ABD’nin Kırgızistan Büyükelçiliği bünyesinde oluşturulan ve Dışişleri Bakanlığına bağlı “Soros Vakıfları” Orta Asya’da çeşitli isimler altında faaliyet sürdürmektedir. USAID ile iş birliği içerisinde çalışan Eurasia, Ulusal Demokratik Enstitü, Ulusal Cumhuriyetçi Enstitü, Özgürlük Evi ve Ulusal Haber Ağı vb. sivil kurum ve kuruluşlarla bölgede aktif çalışmalar yürütmektedirler. Bölgede “Turuncu Devrim” diye adlandırdıkları gelişmeler yukarıdaki sivil kurumların başarısı olarak görülmüştür. ABD'nin “Soğuk Savaş” döneminin Avrasya stratejisinin mimarlarından olan Z. Brezzinski, bölgeye yönelik Bush hükûmetine yaptığı tavsiyelerde, Rus ve Çin öncülüğündeki Şanghay örgütüne karşı tutumunu zamana yayılması, doğrudan askerî işgallere girişmeyi orta vadede durdurması, kısacası stratejinin Orta Asya üzerinde zamana yayılmasını önermiştir. Daha doğrusu sivil itaatsizliklerin devam edip gelişmesi için desteklenmesini öneriyor. ABD bölgeye yönelik geliştirdiği, otuz yıllık bir zaman dilimine yayılmış stratejisini ısrarla sürdürmeye çalışacaktır. ABD'nin Avrasya'ya dönük kapsamlı bir stratejisi olduğunu bilen Rusya kuşatılıyorum kaygısıyla hareket etmektedir. ABD'nin kendisini kuşatmasına, kendi “tarihî çıkar alanına izinsiz girdiği” düşüncesiyle şiddetle tepki vermeye çalışmaktadır. Rusya kendi içerisinde Doğu-Batı eksenli bir yön arayışı bulunmaktadır. Bu arayışlar kapsamında Rusya'nın içerisinde iki akım kalın çizgilerle belirgin olarak kendini gösteriyor. Biri, Avrasyacı akım, diğeri ise Atlantikçi (Batıcı) akım. Atlantikçi akım; Rusya'nın geleceğini ve güvenliğini Batı’da, özel olarak da Avrupa merkezli arıyor. Avrupa'nın bir parçası olarak G 7'lere üye olarak girerken, Atiantik İttifakı’nın iki güçlü ülkesi olan ABD ve Almanya ile uyumlu ilişkiler arayışında. Boris Yelsin döneminin Rusya'sı, bu Batıcı akımın iktidara gelip, belirli bir yol aldığı dönemdir. Diğer akım ise; Avrasyacı olarak bilinen, Rus dış politikasına “Primakov doktrini” olarak geçen Avrupa ve ABD'ye karşı sol güçleıin de desteklediği doğulu akım. W. Putin, Başbakan ve Devlet Başkanlığı döneminde Primakov doktrinin belli başlı hatlarını korudu, ama ABD ile iş birliğinin kapısı da hep açık bırakıldı. Vladimir Putin yönetimindeki Rusya, Asya ile Batı ilişkilerinin paralel gelişimini sağlayacak bir denge politikası izliyor. Kuşatılıyorum kaygısıyla hareket eden Rusya, "Primakov doktrini" adı verilen ve Rusya-Çin-Hindistan'ı kapsayan Avrasya stratejisine yöneldi ve bunlann blok oluşturmalarını hedefledi. Sonuçta, Avrasya'nın asıl sahipleri olan, Rusya, Çin ve diğerleriyle (Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan) Şanghay İşbirliği Örgütünü (ŞİÖ) 26 Nisan 1996'da oluşturdular. Bu ittifak, ABD ve NATO merkezli tek kutuplu dünya düzenine karşı olduklarını her zirvede dile getirmektedir.
Rusya’nın 2004 yılında ürettiği bir silaha Peçenek adını vermiş olması, 2009’da da kurulan Avrasya Araştırma Merkezine Gumilev Merkezi adının verilmiş olması aslında Avrasya’nın geleceğine yönelik ipuçlarıdır. SSCB Dönemi’nde sisteme karşıt ve aykırı görülen görüşlerinden dolayı haksızlıklara uğrayan Lev Nikolayeviç Gumilev, devletin çökmesi ile de  Rusya’da büyük bir üne kavuşmuştur. Bugün Rusya’da Gumilev, Herder, Spengler ve Toynbee’ye muadil en önemli tarih feldefecilerinden biri olarak görülmektedir. Gumilev’in sık sık tekrarladığı ve Rus bilim adamı İvan Boltin’e ait olan “coğrafya bilmeyen tarihçi tökezler” yorumu aslında Gumilev’i anlamanın önemli ipuçlarını vermektedir.
Lev Nikolayeviç Gumilev (1912-1992), Sovyet ve Rus bilim adamı, tarihçi-etnolog, tarih ve coğrafya bilimleri doktoru, şair, Farsça tercümanıdır. Tutkulu etnogenez teorisinin kurucusudur. Lev Gumilev’in önemli eserleri: Hunların Tarihi (1960), Hazarya Keşfi (1966), Eski Türkler(1967), Hayalli Bir Krallık Arama (1970), Çin’deki Hunlar (1974), Etnogenez ve Yer Biyosleri (1979), Eski Rusya ve Büyük Bozkır (1989), Eski Ruslardan Rusya’ya (1992), Avrasya’dan Makaleler. Gumilev "Tek bir şey biliyorum ve bu sırrı sizinle paylaşacağım. Rusya’nın kurtulması sadece Avrasyalı bir ülke olarak ve Avrasyacılık sayesinde olacaktır." diyerek Avrasya’nın önemine işaret etmektedir.
    Lev Gumilev Merkezi’nin şubeleri St. Petersburg (2009), Azerbaycan (2012), Kırgızistan (2012), Tacikistan (2014) ve Afganistan’da (2015) bulunmaktadır. Lev Gumilev Merkezi, 1.000’den fazla bilimsel ve etnopolitik konferans ve kulüp toplantıları düzenleyip etnografya, halkların dostluğu, bölge bilimi, etnik müzik, etnik moda ve film antropolojisi konulu yüzlerce gezi, festival, konser ve seminerleri organize etmiştir.  Rusya bir Doğu ülkesidir ve Doğu’nun amiral gemisidir. Kazakistan, Avrasya’nın jeopolitik merkezidir ve Avrasya entegrasyonunun amiral gemisidir. Rusya, Kazakistan ve eski Sovyetler Birliği ülkelerinin halklarının ortak tarihsel kaderleri mevcuttur. Dikkatler millî bilincinin artmasına ve etnik kültürlerin korunması ile geliştirmesine yöneliktir. Avrasyacılık, Rusya ve Kazakistan’ın aydın elitlerinin “Sonra nasıl yaşayacağız?” sorusuna bir cevaptır, insanın ruhsal dünyasının ve değer sisteminin geliştirilmesidir.
Nasıl yaşayacağız? Türk dünyasının geleceği ve jeopolitiği üzerine kafa yoran Prof. Dr. Ramazan Özey’e göre, Türk dünyasının geleceği hakkında bazı düşünceler ve dilekler vardır. Özey’e göre, Türk dünyası için söylenebilecek gelişmeler şunlar olmalıdır:
1. Bugün dünyada 250 milyonu aşkın Türk vardır. Bunlar, dünya coğrafyasına geniş bir boyutta yayılmıştır. Türk grupları kendi arasında dil bakımından biraz zor anlaşılabilmektedir. Lehçeler birbirinden farklılık arz eder. Ayrıca Türk dünyasının konuştuğu Türk diline oldukça fazla sayıda yabancı kelime girmiştir. Türkiye Türkçesine İngilizce, Fransızca, Almanca, Arapça, Sovyet Türk ülkeleri dillerine Rusça, Doğu Türkistan diline Çince kelimeler sokulmuştur. Eğer bugün Türk dünyası insanları birbirleriyle anlaşmakta güçlük çekiyorlarsa, geçmişte yaşanan bu dil yozlaşmasından kaynaklanmaktadır. Bu karışıklığı ortadan kaldırmak için, “Türk Dünyası Dil Kurumu” kurulmalı ve ortak bir dil sözlüğü ortaya çıkarılmalıdır.
2. Gerek doğrudan ve gerekse dolaylı olarak sömürülen Türk dünyası, kültür bakımından da sömürülmektedir. Bugün Türk insanının en muzdarip olduğu konu kültür yozlaşmasıdır. İngiliz, Amerikan, Rus ve Çin kültürlerinin etkileri altında inim inim inleyen Türk dünyası, bir türlü öz kültürüne kavuşamamıştır. Kültür yozlaşmasının önüne geçilmelidir. Bunun için de Türk ülkeleri, kendi arasında ortak kültür antlaşmaları imzalamalı ve kültür alışverişini sağlamalıdır.
3. Türk ülkelerinin tarımı, hayvancılığı, madenleri ve sanayisi farklı gelişme içindedirler. Ülkeler birbirlerine destek verdiği sürece, iktisadi bir bütünlük görülmektedir. Gerçi bu bütünlüğü bozmak için, bugün ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Sovyet Rusya ve Çin gibi sömürgeci ülkeler, var güçleriyle çalışmaktadırlar. Türk dünyasının ekonomik sömürüsüne karşı, tüm Türk dünyasının halkları el birliği yapmalıdır. Bu nedenle; en kısa sürede “Türk Ülkeleri Ekonomik İşbirliği Teşkilatı” (TÜRKET) kurulmalıdır.
4. Bugün A.B.D, İngiltere, Fransa, Almanya, Sovyet Rusya, Çin gibi kalkınmış ülkelerin kalkınmasında, Türk dünyası halklarının emeği büyüktür. Bu ülkelerin bilim ve teknik çalışmalarında Türk bilim adamlarının katkıları büyüktür. Ancak bu katkıların Türk dünyasına herhangi bir faydası görülmemektedir. Özlü bir ifadeyle, günümüz Türk dünyasında beyin sömürüsü had safhaya ulaşmıştır. Türk ülkeleri, bilim ve teknik yönünden birbirlerinin eksiklerini tamamlayabilirler. Bu amaçla “Türk Dünyası Bilim ve Teknik Kurultayı” oluşturmalıdır.
5. Bugün Birleşmiş Milletler Teşkilatınca, Türkçe resmî dil hüviyetini kazanamamıştır. Oysa çok az nüfusu olan ülkelerin dilleri resmî dil olarak kabul edilmiştir. 250 milyon kişinin konuştuğu Türkçe, resmîleştirilmelidir.
6. Birleşmiş Milletlere üye olan ülkelerden beş daimî üyesi (ABD, İngiltere, Fransa, SSCB ve Çin), “veto hakkı”na sahiptir. Bu ülkelerden SSCB dağılmış, yerine bağımsız devletler oluşmuştur. Çin’de ise, Doğu Türkistan Özerk Cumhuriyeti vardır ve bu ülkenin sorunları, BM’de veto edilmektedir. Artık 250 milyon bir insan kitlesini oluşturan, Türk dünyasına Birleşmiş Milletler tarafından “veto hakkı” tanınmalı ya da beş ülkenin “veto hakkı”, eşitlik ilkesine aykırı düştüğünden kaldırılmalıdır.
7. Dünya savaşlarında görülmüştür ki, savaşların sonuçlarını ittifaklar belirlemiştir. Ayrıca savaş esnasında tesis edilen ittifaklar, ülkelerin savunma gücünü önemli ölçüde artırmıştır. Ancak dil ve kültür birliği olmayınca, ittifaklar uzun süreli ve kalıcı olmamıştır. Varşova Paktı’nın dağılmasında dil ve kültür farklılığı önemli rol oynamıştır. Öte yandan NATO’daki etnik, dil ve kültür farklılıkları, bu ittifakın yaptırım gücünü iyice zayıflatmıştır. NATO ve VARŞOVA PAKTI gibi yapay oluşumlar değil, kalıcı ve uzun ömürlü TÜRK DÜNYASI SAVUNMA PAKTI kurulmalıdır.
8. Türklerin tarihte, diğer devletlere olan yenilgileri, hep kardeş kavgaları yüzünden olmuştur. 20. yüzyılda bile, gerek Sovyet Rusya ve gerekse Çin Halk Cumhuriyeti esaretinde kalan Türk ülkelerinde, sürekli olarak kardeş kavgası tezi işlenmiştir. Her ülkede ya da bölgede, Türkler çeşitli adlar altında (Tatar, Kazak, Özbek, Uygur, Karakalpak, Kırgız, Azeri, Yörük, Türkmen gibi .., ) tasnif edilmeye başlanmış ve Türk adı unutturularak, bu Türk boyları birbirine hasım durumuna getirilmiştir. Böylece sömürgecilerin ekmeğine yağ sürülmüştür. Eğer Türk insanı, dünya da acı çekmek istemiyorsa, artık boy ayrımına son vermeli ve kardeşlik ülküsünü perçinlemelidir. Çünkü; “Birlikten kuvvet doğar.”
9. Eski Sovyetler Birliği içinde yer alan Türk Cumhuriyetlerinin bugünkü sınırları, 1924 ve 1936 yıllarında yapılan düzenlemelerle Ruslar tarafından çizilmiştir. Ruslar, Orta Asya’da çizmiş olduğu sınırlarda merkezî hükûmetin yani Moskova’nın menfaatini düşünmüş ve sürekli bağlılığı esas almıştır. Bunun sonucu olarak 1986-1990 yılları arasında, Orta Asya Türk ülkelerinde çeşitli çatışmalar yaşanmıştır. Almatı’da Ruslarla Kazaklar, Duşanbe’de Özbeklerle Tacikler, Fergana’da Özbeklerle Ahıska Türkleri, Oş’ta Kırgızlarla Özbekler karşı karşıya gelmişlerdir. Bu karmaşıklığı Sovyet rejimi hazırlamıştır. Mesela Fergana Vadisi, testere ile parçalara ayrılmış gibi bir bulmaca ve labirent şeklinde Özbek, Türkmen, Tacik ve Kırgız bölümlerine ayrılmıştır. Böylece Tacik ve Kırgız pastalarının içine bir miktar kuş üzümü; Özbekistan kekinin içine biraz Tacik kuru üzümü konulmuştur. Vadi içine yer alan sulama kanallarının bir kısmı bir ülkede, diğer kısmı başka ülkede bırakılmıştır. Tüm bunlar, gelecekte olabilecek bir bağımsızlığı imkânsız kılmak ve merkezî hükûmete bağlılığı sağlamak için yapılmıştır.
Yine Özey’e göre, sınırların çizilmesinde tarihî, coğrafi ve sosyal özellikler göz önünde tutulmadığı için sorunlar mevcuttur. Bu sorunlar zaman zaman iç karışıklıklara yol açmaktadır. Sorunların çözümü de oldukça zordur. Çünkü etnocoğrafik karmaşıklık hâkimdir. Bu karmaşıklık zaman zaman depreşmektedir. Örneğin 1990 yılında, Oş ve çevresinde, Kırgızlarla Özbekler arasında çıkan çatışmalarda, çok sayıda Özbek ve Kırgız ölmüştür. Bunun sebebi olarak, Oş ve çevresinin 1936'da Stalin tarafından bu bölgenin Kırgızistan’a verildiği gösterilmektedir. Buna benzer sürtüşmeler diğer Türk Cumhuriyetlerinde de yaşanmaktadır. Eğer bu tür anlaşmazlıkların boyutları genişlerse, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri arasında, sınır çatışmaları ve savaşlar çıkabilir. Böyle bir savaş da sömürgeci ülkelerin ekmeğine yağ sürer. Savaşın kötü sonuçlarını, yine bölge halkı yaşar. Bu nedenle, bugün için, Türk Cumhuriyetlerindeki mevcut sınırlar korunmalıdır. Bundan sonra çıkabilecek sorunlar ise, oluşturulacak Türk Ülkeleri Üst Kurultayında çözümlenmeye çalışılmalıdır.
Sonuç olarak bugüne kadar tamamen insanlığın bilhassa Asya kıtası ve Orta Doğu’nun yok oluşuna yönelik politikalarla hareket eden NATO ve Birleşmiş Milletler Örgütü yok hükmündedir. Diğer yandan İsrail eksenli Yahudi nüfuzunu Hazar’a kadar genişletme emelini en kanlı şekilde yürüten güçler Asya’da bir kıta ruhunun olmayışından güç almaktadır. Her şeyden önce temelde bir Asyalılık ruhuna ihtiyaç bulunduğunu düşünmekteyiz. Bu noktada, Asya’nın ortak değerler ekseninde var oluşunda Türk dünyası daha aktif ve stratejik hareket etmek durumunda, Avrasya’nın geleceği konusunda öncü olmalıdır. Kasım 2016’da MHP Genel Başkanı Sn. Devlet Bahçeli’nin MHP Grup Toplantısında “Anlaşılan at sırtında Viyana’ya kadar gidişimizin sarsıntı ve karın ağrısı hâlâ atlatılabilmiş değildir. Tüm bunlar olurken, AB’nin karşısına alternatif olarak Şanghay İşbirliği Örgütünü çıkarmak, bununla dengelemek klasik ve eski bir taktiktir. Biz AB’ye muhtaç olmadığımız gibi Şanghay meraklısı da değiliz. Türk’üz, Türkçüyüz, Turan’ın sevda ve hedefindeyiz. Ne Avrupa Birliğine Şanghay İşbirliği, biz diyoruz ki sonuna kadar Türk Birliği.” ifadeleri bütün bir kıtanın güvenliği ve geleceği açısında Türkiye ve Türk dünyasının yönünü gösteren ve umuda açılan kapılardır. Son dönemlerde başta Azerbaycan olmak üzere Kırgızistan ve Kazakistan ile de kurulan temaslar ata topraklarında Türkiye’nin stratejik hamle ve hâkimiyetine yorulmalı, kıta sorumluluğu olarak değerlendirilmelidir.