“BİLGE”LERDEN MİLLÎ ÜLKÜYE: TANRI TÜRK’Ü KORUYOR

08 Nisan 2017 14:21 Selim YILDIZ
Okunma
2106
“BİLGE”LERDEN MİLLÎ ÜLKÜYE: TANRI TÜRKÜ KORUYOR

“BİLGE”LERDEN MİLLÎ ÜLKÜYE: TANRITÜRK’Ü KORUYOR

Selim YILDIZ*

Bir millete yön veren, onu hareketli tutan, hayatını anlamlı kılan yüce duyguya ve itici kuvvete ülkü denir. Hüseyin Nihal Atsız’a göre ülkü, ilk önce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, şuuraltında, hayallerinde doğar vekendini önce destanlarda gösterir. Sonra şuura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük kahramanlar, onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet, kahramanlar ardından gönül isteği ile koşar. Bütün bu uğraşmalar arasında da millet yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlaşır, erginleşir. Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavuşmaktır.

Türk destanlarında en yoğun şekilde gördüğümüz ülküler arasında kötülüğü temsileden güçlerle mücadele, düşmanlar tarafından kaçırılan anne babayı kurtarma, bir eşe sahip olma, soyu devam ettirme, yok edilmek istenen milleti kurtarma, devlet ve toplum düzenini sağlama başı çekmektedir. Bütün bunları gerçekleştirme yolunda çoğu kez ülküyü başına taç etmiş bilge kişilikler karşımıza çıkmaktadır. Bu bilge kişilikler bir tarafta Oğuz Kağan Destanı’nda Uluğ Türk olup karşımıza çıkarken diğer tarafta Oğuzların batıya yürüyüşü içindeki hayatlarını, boy düzenlerini, töresini, ailesini, ad almalarını, tabiatla iç içe duyuş ve düşünüşlerini, kavga etmelerini, barışmalarını, su olup çağlamalarını, dağ olup yürümelerini, yağmur olup yağmalarını ve fâni dünyadan Gökçe Tanrı’ya ulaşmalarını anlatan destanlarda Dede Korkut olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu ülkü yolunda zaman zaman Deli Dumrul olup Azrail’e kafa tutma da söz konusu olmuştur. Ancak umumiyetle Türk’ün var olması nasıl Tanrı’nın bir lütfu ve isteği ise o ölçüde Türk’ün ülküsü de Tanrı’nın dileğidir. Bu yüzden Tanrı dileği olan ülkü de kutlu olmuştur.

Kutlu ülkü, Orhun Abideleri’ndeki  “Titre,kendine dön!” çağrısında görüldüğü üzere kişinin kendi olabilmesi yani kendini gerçekleştirmesi ile başlamaktadır. Kendine dönmek damarlarındaki asil kanın gereğini yapmaktır. Türk, bunu yapmak üzere erken yaşlarda ata binmek, ok atmak, fare ve sincap avlamakla işe ve güne başlardı. Atalar töresi öğrenilir,uygulanırdı. Olgunlaşan Türk dünyada bir olgunluk çağı açmak üzere diğer bir ifadeyle acuna buyruk olmak ülküsüne koşardı. Bu ülküde ona bir bilge kişi yahut bir bozkurt yardım eder, yol açar, gölge gibi yakınında olurdu.

Bilgekişi, iyi kalpli, tecrübeli, vezir veya danışman özelliğine sahip kişilerdi.Çoğu kez de ülkenin yönetimi hakkında hakana öğütler verirlerdi. Uğurlu rüyalar görerek ülkenin geleceği hakkında yorumlar yaparlardı. Bu rüyalar geleceği bildirir niteliktedir. Bilineceği üzere Oğuz Kağan Destanı’nda İdil Irmağı geçilemiyordu. Uluğ Türk ağaçtan bir sal yapmalarını sağlayarak bu sorunu ortadan kaldırmıştı. Keza Ergenekon Destanı’nda da bir demir ustası demir dağın eritilmesinde bilgeliğini ve hünerini ortaya koyuyordu.[1]

Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Kağan’ın kişiliği, Türk toplum geleneğindeki alp kişiyi canlandırdığı gibi, yine Oğuz’un etrafında yer alan Uluğ Ordu Bey, Temurci Kağul Parmaglıg Coşun Bilig, Oğuz’un atını karlı dağda dokuz gün arayan ve Karluk adını alan er Türk toplum geleneğinde yaşatılan değerleri ifade eden kişilerdi. Oğuz’un veziri Uluğ Türk, Türk toplum düzeninde mevcut bilgelerin destana girmiş kişilikleridir. Oğuz’un etrafında yer alan bu alp kişilerdestanın kuruluşunda Türk tarihini şekillendirmektedir. Destanda Uluğ Türk’ün gördüğü rüyada “Taa doğudan batıya altun yay uzanmıştı/Üç gümüş ok sanki kuzeye kanatlanmıştı.”[2]Uluğ Türk düşünü Kağan’a anlatırken, “Düşümde ne gördüysem Gök Tanrı’nın gözüyle; Seni de öyle yapsın, Tanrı kutsal özüyle. Uluğ Türk’ün öğütleri üzerine Oğuz ulularını toplar. Doğuya ve batıya gönderdiği oğulları, Uluğ Türk’ün düşünde gördüğü altun yayı ve gümüş okları bularak geri dönerler. Uluğ Türk’ün öğüdüyle, Oğuz Kağan, kendinden sonra, Oğuz budununun devlet töresini ortaya koymaktadır. Altun yayı üç büyük oğluna vererek bir yay gibi kullanmalarını, oklarını göğe ulaştırmalarını diler ki, bir üstünlüğün devam ettirilmesini istemek anlamındadır. “Yay atmıştı onları, olun siz de birer ok.”öğüdü ile küçük oğlun, büyük oğullara bağlı kalmalarını buyruk verir. Böylece Oğuzlar arasında Üç Ok ve Boz Ok töresinin ilk esası atılmış olur.[3]

Diğertaraftan Oğuz’un, Uygurca metinde yer alan “Ey Oğullarım:! Ne vuruşmalargördüm! Ne çok sınırlar aştım! Ben ne kargılar ile ne okları fırlattım! Ne çokatla yürüdüm! Ne çok düşmanlar ağlattım! Nice dostlar güldürdüm! Ben ödedim çokşükür! Borcumu Gök Tanrı’ya! Veriyorum artık ben, sizin olsun bu yurdum!”[4]şeklindeki son seslenişi, vasiyeti Ali Öztürk’e gore geleceğe yönelik birtelkin, Oğuz’un kurduğu ve yaşattığı büyük kağanlık ve acuna buyruk olmaülküsünün devam ettirilmesidir.

Bununla beraber, İslami dönemde Osman Gazi’nin rüyasındaki bir ağaç da Türk hâkimiyetini Anadolu ve Balkanlar’a dallarını yayarak haber veriyordu.[5]Osman, Şeyh Edebali’nin kızını ister; Şeyh iki sene buna muvafakat etmez. Osman bir gece Şeyh’in evinde uyurken bir rüya görür; Edebali’nin koynundan bir ayçıkarak Osman’ın göğsüne girer. Bunun üzerine Osman’ın göbeğinden bir ağaç çıkar. Fuat Köprülü’nün aktarımlarına gore, rüyada, Osman’ın göbeğinden bir ağaç çıkarak gölgesinin bütün dünyaya yayılması menkıbesine benzer bir rivayeti, 13.asır müverrihi Cüzcani’nin Tabakat-ı Nasırı’sında görüyoruz. Hindistan fatihi Mahmud Gaznevi’nin babası Sevük Tigin, oğlu doğmazdan bir saat evvel rüyasında kendi evindeki bir ateşlikten bir ağaç çıkarak bütün dünyaya gölge saldığını görmüş ve bir tabirci bunu, onun fatih bir oğlu olacağı tarzında tefsiretmişti. İlhanlı sarayında iki ciltlik bir cihan tarihi yazan Reşidüddin, ağaçmen kıbelerinin diğer bir şeklini anlatmıştı.[6]

Millîülkünün devamı millet için rüya görenler sayesinde gelişir ve geleceğe taşınır.Bu doğrultuda mitoloji, bir milletin bilinçaltı ve ruh dünyasıdır. Destanlarise Türk mitolojisinin çok değerli kaynaklarıdır. Türk destanlarına bakıldığında Türk’ün hayat felsefesinde yılgınlık ve tükenmenin olmadığını görürüz. Bunun merkezinde tek ve sonsuz olan sağlam ve saf Tanrı inancı yatmaktadır. Tanrı, Türk’ün yaşamasını istemekte ve Türk’ü korumaktadır. Kâşgarlı Mahmud’un ifade ettiği gibi “Tanrı devlet güneşini Türklerin burcunda doğurmuştur.” Gök, başlı başına ümidin ve varlığın kaynağıdır. Zamanı Tanrı’ya bağlayan ve Tanrı’ya yaşatan Türk, zamana ve dünyaya değil Tanrı’ya bel bağlamış, Tanrı’ya el açmıştır. Tanrı’ya ok göndermiştir. Tanrı Türk’ü cevapsız bırakmamış bilge kişi ve kişilikler dışında zaman zaman bir “Gök Kurt” ve“Geyik” de göndermiş, Türk’ün yolunu açmış, ülküsünü devam ettirmiştir.

Bu çerçevede Kök Türklerin kökenine dair efsanelere bakıldığında düşmanların saldırısıyla yok edilmek istenen Türk soyundan geriye kol ve bacakları kesilen bir çocuk kalır. Düşmanlar çocuğu bir bataklıkta bırakarak gitmişlerdi. Çocuğun etrafında dişi bir kurt ortaya çıkmış, onu besleyip büyütmüştü. Çocuk, kurtla karıkoca hayatı yaşamaya başlamış ve kurt çocuktan gebe kalmıştı. Düşmanlar,kurdu bulup öldürmeye çalışmışlar ancak kurt, bir mağaranın içine saklanarak ontane çocuk doğurmuştur. Bu on çocuğun dışarıdan evlenmeleri suretiyle soylar türemiş ve bunlardan biri Aşina ailesi olmuştur.[7]Çin kaynaklarından yola çıkarak Kök Türk hanedan soyunun Aşina ailesinden geldiğini biliyoruz. Ayrıca Orkun havzasında yer alan ve tepelerinde kurttan süt emen bir çocuk motifi işlenmiş olan Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtları da bunu tasdikliyor. [8]

Kurt etrafında oluşan birçok halk inancı da millî ülkünün taşıyıcısı olarak bugünlere kadar gelmiştir. Bu konuda Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Mustafa Kemal Atatürk, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Hüseyin NihalAtsız  bu millî ülküyü 20. yy.e taşımışlardır. Diyarbakırlı Ziya Gökalp yazmış olduğu Ergenekon ve Alageyik şiirlerinde bu eşsiz duyguyu en iyi yansıtan kişi olmuştur.

 

ERGENEKON

“…

Kurt’tan hali iken bu yurt,

Bir gün peyda oldu bir kurt,

Bir geyiğe attı avurt,

Gördü çoban yamağımız! 


Kurt bir delik buldu, gitti,

Birdemirci takip etti,

Ocakyaktı taş eritti,

Açıldıyol kapağımız!

 

Büyüksevinç, büyük müjde,

Bayramyaptık kentte, köyde,

Torun,oğul, baba, dede,

Büyüğümüz,ufağımız!

 

Demircye Bozkurt dendi

Hantanıldı,taç giyildi,

Yoldanönce kendi indi,

Sağelinde bayrağımız!

 

Börteçine kurdun adı,

Ergenekon yurdun adı,

Dörtyüzsene durdun hadi,

Çık ey, yüzbin mızrağımız! 

 

Ergenekon adının “Dağ Beli Geçidi” anlamına geldiği yaygın olarak ifade edilmektedir. Ali Öztürk, Koyunlu adının Hunlardan kalmış olduğu tarihi gerçeğine işaret ederek Ergenekon kelimesini “Sarp Dağ Kun”ları yani “Sarp Dağ Hun”ları olarak ifadeetmektedir. İradenin tabiatla olan mücadelesinin kuvvet kazandığı Ergenekon Destanı’n da bulundukları yerden çıkmalarının imkânları aranmıştır. Türk destanlarında kıymet ölçüsü olarak görülen maharet, hüner, kabiliyetin temsilcisi olarakdemirci çıkış yolunu gösterir. Demir dağın eritilerek yol açılmasını tavsiye eden demirciye, destanda böyle bir kişilik verilmesi demircilik mesleğinin ve demircilerin kutsiyete sahip olduklarına inanıldığı içindir. Toplum arasında Ergenekon’dan çıkışın başarısı da ilahî güce sahip demirciye verilmiştir. Demirdağın eritilmesinde maddi güçle irade gücünün ve hünerin birleştiği görülür.Destanda Börteçine “Tanrı’nın varlığı ile Ergenekon’dan çıktıklarını söylemektedir.”[9]

Millî Mücadele Dönemi’ni romanlarında işleyen Yakup Kadri Karaosmanoğlu da 1919-1922arasındaki Millî Mücadele Dönemini Ergenekon’dan çıkışa benzetmiştir. Yine bu dönemedair yazdığı yazılardan oluşan kitabının adı “Ergenekon Yazıları” adını taşımaktadır. Halide Edip Adıvar’ın da Mütareke Dönemi’nde Türkiye’nin işgal yıllarını anlattığı nesir yazılarından oluşan eserinin adı “Dağa Çıkan Kurt”tur.  Türk’ü 20. yy.de Ergenekon’dan çıkaran bozkurt ise Mustafa Kemal olmuştur.

Mustafa Kemal için Kök Türkler, Ergenekon ve Orhun Abideleri ayrı bir ilham kaynağı olmuştur. Bu dönemde Türkiyat Enstitüsünün logosu bir meşale tutan bozkurt olduğu gibi, Abdülkadir İnan da Türkiyat Mecmuası’nda Türk Rivayetlerinde Bozkurt isimli bir makale yayımlamıştır. 30 Haziran 1926 tarihinde devlet arması olarak birinci seçilen Namık İsmail Bey’in eseri de millî ülkünün devamı bağlamında önemlidir. Bu arma bir kalkan içinde olup merkezinde ay yıldız,altında kurt simgesi bulunmaktadır. Buradaki kurt millî iradeyi temsil etmektedir. Kurdun ayakları altında ise en eski Türk savaş silahını temsil eden kargı vardır. Kalkanın en altında ise İstiklal Madalyası konulmuştur. İstiklal Madalyası’nın içindeki T.C. harfleri ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kısaltmasıdır.Kalkanın etrafındaki başak ve meşe yaprakları ise feyiz ve kudreti temsil etmektedir.Armanın en üstündeki meşale Türk milletinin aydınlık yarınları ve geleceğine dair ülkülerini temsil etmektedir. Cumhuriyet’in 4. yılında Resimli Gazete’nin kapağına Türk bayrağı, yaprak ve bozkurt amblemi ortasında, Atatürk’ün fotğrafı konulmuştur. 1938 yılına kadar da Ankara Üniversitesi diplomlarının alt köşelerine bozkurt logosu konulmuş, sonradan nedense kaldırılmıştır.[10]

“Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur.” dizeleriyle Mustafa Kemal’in gönlüne ve ruhuna dokunan yurda kul olmuş şair Mehmet Emin Yurdakul son yüzyılımızda millî ülkülerimizin gür sesi olmuş diğer bir isimdir. Onun Türk Sazı kitabında yeralan Irkımın Türküsü adlı şiiri millî tarihimizin ve ülkülerimizin bir özeti gibidir. Irkımın Türküsü, Türk Ocağına ithaf edilmiştir. 

“Zafer ülkü kaynağının çeşmesidir/Zafer gönüllerin birleşmesidir.” dizeleriyle Hüseyin Nihal Atsız Bey bir ülkü devi olarak Türkiye Cumhuriyeti’nde yerini almıştır. Türk’ün gören gözü, işiten kulağı ve uyanık vicdanı olarak Hüseyin Nihal Atsız, hiçbir zaman bugünün ve her devrin adam tipi olmamış; millî şuur, ahlak ve terbiyeden örülü yüksek karakteri ile 20. yüzyıl Türk dünyası için model bir kişilik olmuştur. Bin 300 yıl öncesinden Kürşad’ın ruhunu 20. yüzyıl Türk gençliğine taşıyan Atsız, tek lisanı Türklük olan bir Türk büyüğüdür. Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın avukatı Galip Erdem’e göre Nihal Atsız Bey; Türk milliyetçiliğini belli bir dönemin, özellikle 1938 sonrasının ezilmişliğinden kurtaran, yeniden doğuşun öncülüğünü yapan yiğit bir Ülkücüydü. Büyük heyecanların, çetin yolların, Türk tarihini parçalanmaz bir bütün olarak görmeyi öğretmenin temsilcisi ve Türk birliğinin dev inançlı bekleyicisiydi.Yaşayan Türk milliyetçilerinin hemen hepsinde emeği ve yetişmelerinde unutulmaz payı vardı.  

Başta Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Dirliyor olmak üzere, Türk Ülküsü, Ruh Adam vb. eserleri ile onu duymayan, okumayan Ülkücü yok gibidir. Kutlu kent Ötüken, Oğuz Han, Tanrı kutu Mete, İşbara Han, İl Bilge Katun, İlteriş Kutluk Kağan, Kürşad ve Kül Tigin’i tarihte kutlu yerlere taşıyan Hüseyin Nihal Atsız olmuştur. 1040 tezi ile Selçuklu Devleti’nin,Âşık Paşaoğlu Tarihi yoluyla da Osmanlı Devleti’ne bakışın Türklük temellerine oturtulmasında Atsız’ın emeği vardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeyse sinsi tehlikelere karşı Atsız’ın yaşattığı ve âdeta bayraklaştırdığı Türk milliyetçiliği her zaman etkisini hissettiren müstesna bir yere sahiptir.Gaflet, ihmal, ihlal ve ihanet içindeki kimi beyinlerin parçalanmış tarih ve parçalanmış coğrafya projeleri bu müstesna yeri bugün daha anlamlı kılmakta ve yüzyıllar ötesinden gelen sesleri dinlemeye çağırmaktadır. 

Türk tarihini romanlaştıran Atsız; millî tiplerin şahsında,Türk milletinin hasletlerini işlemiştir. Milletin ölümsüzlüğünü, devletin ebediyen yaşamasını; doğrunun, iyinin, güzelin ve yiğitliğin ölçü olmasını işleyen bu romanlar, Türkçenin haysiyet kavgası verdiği eserler olmak özelliğinide taşımaktadır.[11]

İlk defa 1939 yılında Ateş Çocuklar dergisinde tefrika edilmeye başlanan Bozkurtların Ölümü romanı[12] Cenap Şahabettin’in oğlu ve bazı davalarda avukat olarak milliyetçileri savunmuş olan İsmet Tümtürk tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Çi şi-şuay, Kürşad adıyla âdeta yeniden diriltilmiş, Çin sarayını basan Kürşad ve arkadaşlarının adları Cumhuriyet Türkiye’sin de yüzlerce Türk çocuğuna ad olarak verilmiştir. Bozkurtların Ölümü, Köktürklerin mensur destanı olmuştur. Türk destan şairi Niyazi Yıldırım Genç osmanoğlu,romanı Bozkurtların Destanı adıyla nazma çekmiştir. 639'daki baskın, Kürşad İhtilâli adıyla 1300 yıl sonra büyük bir ün kazanmıştır. Azerbaycan şair ve yazarı Bahtiyar Vahabzade, Bozkurtların Ölümü’nü tiyatro eseri hâline getirmiştir. Eser;Türkiye, Azerbaycan ve Ahmet Yesevi Üniversitesi tiyatrolarında sahneye konmuştur. Nihal Atsız'ın romanı 1990'dan sonra Azerbaycan, Özbek, Kırgız ve Türkmen Türkçelerine aktarılarak bütün Türk dünyasına mal olmuştur. Kürşad ve arkadaşları Türk kültür bütünlüğü içinde ölümsüzleşmiştir.[13]

Millî ülkü ve bu ülkünün bütünlük içinde korunmasını 1300 yıl once Bilge Kağan çok anlamlı şekilde ortaya koymaktadır. Bilge ve alp lider Bilge Kağan Türk’ün millî hasletlerini, haysiyetini, töresini ve ülküsünü bugüne millî bir vasiyet olarak bırakmıştır.

Ali Öztürk’e göre, Bilge Kağan’da büyük bir Türk milletinin varlığının şuuru teşekkül etmişti. Bütün boyları kendi milletinden, Türk milletinden sayar fakat Türk milletinden olduklarını bilmediklerini ve böylece yanılarak hata işlediklerini hâliyle bu hatalar yüzünden millî bütünlüğün,ülkünün zayıfladığını üzülerek ifade eder:  

“Türgiş Kağanı, Türklerimden milletimden idi. Bilmediği içinbize karşı yanıldı. Kabahat ettiği için kağanı öldü. Buyruklu beyleri yine öldü.”

“On Ok Kağanı zahmet etti. Ecdadımızın hüküm sürdüğü bu yer sahipsiz kalmasın diye, az halkı tanzim ederek teşkilatlandırdık. Bars beyi kıldık. Kağan adını burada biz verdik.” 

Görüldüğü üzere Bilge Kağan, hep yapıcı konuşmaktadır. Sahipsiz kalan boyların başına onlara sahip olacak bir kağan bir sahip dikiyor. Onları da dağılmaktan, yok olmaktan koruyor. Kendini Türk milletinin içinde, onunla birlikte düşünüyor. Bu şekilde düşünmesine ve bu şekilde hepkurucu, teşkilatlandırıcı olarak hareket etmesine sebep yine millî bütünlüğü,Ülkücü gücü teşekkül ettirmek ve geliştirmek anlayışının eseridir.

Bilge Kağan millî ülkü için milletten, buyruk beylerden, özet olarak şunları istemekte ve hatta bunlar yapılmadığı, bunlara bağlı kalınmadığı takdirde milletin eski felaketlere tekrar düşeceğini, tutsak olacağını, ölüp gideceğini çok samimi ve içten gelen bir dille anlatmaktadır.

1-                İdare edenler, buyruk beyler bilge ve alp olmalıdır.

2-                Töreye, Türk gelenek ve adetlerine yasalarına bağlı kalınmalıdır.

3-                Kutsal il, Ötüken terk edilmemelidir.

4-                Çin’in yalancı siyasetine, güzel kadınına, tatlı sözüne,parlak ipeğine aldanılmamalıdır.

Bütün bir millet bunlara sadık kaldığı takdirde aç, çıplak kalmayacak, kızı cariye,beylik oğlu kul, beyleri tutsak olmayacak, başka kağana hizmet etmeyecek. Kendi ilinde hür ve rahat yaşayacaktır. Böyle bir Türk milletini hiçbir kuvvetyerinden oynatamayacaktır. Bilge Kağan’ın haykırışıyla “Ey Türk Oğuz beyleri,millet işitin. Yukarıda Tanrı basmasa, aşağıda yer delinmese, Türk millet, ülkeni,töreni kim bozar? Ey Türk millet, titre, kendine dön!”[14]

Bilge”likve “alp”lık gibi iki ana prensip, Türk devletlerindeki idare düzeninin temelini meydana getiriyordu. Orhun Abideleri’nde “Azıcık Türk millet ilerliyormuş!Kağanları alp imiş! Vezirleri bilge imiş…” deniyordu.  Tanrı, Türk kağan ve vezirlerine Türk milletbir millet olsun diye kut, bilgi ve akıl verirdi. [15]

Sonuç olarak; destanlarımızda, siyasi, sosyal ve kültür tarihimizde karşımıza çıkan bilge kişilikler millî ülkünün taşıyıcıları, Türk’ü Tanrı’dan aldıkları güç ve iradeile yarınlara taşıyan yegâne değerlerimizdir. Bu kişilikler birer destan yapımcısı, kurucusu, kurgulayıcısı dolayısıyla muhteşem Türk tarihinin ve“Birleşmiş Türk Milleti”nin arkasındaki ana kuvvet ve ruhi bağlardır.

Bilgelerin diliyle “küçük kardeşlerin büyük kardeşlere, oğulların babalarına benzemesi”ümidiyle…

TanrıTürk’ü korusun!



*Ardahan Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Okutmanı.

[1]  Necati Gültepe, Türk Mitolojisi, İstanbul, 2015, s. 47

[2]  Türk Kültüründe ok ve yay ileilgili olarak Dokuz Eylül Üniversitesi, Tarih Bölümünde öğretim üyesi olan Doç.Dr. Erkan Göksu’nun Okla Yükselen Milletve Türk Kültüründe Silah adlıkitaplarında ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz.

[3] Ali Öztürk, Çağların İçinde TürkDestanları, İstanbul (Tarihsiz), s. 194 vd.

[4]  Bahaddin Ögel, Türk Mitolojisi I, Ankara, 1993, s. 127

[5] Sadettin Gömeç, Türk Kültürünün AnaHatları, Ankara, 2012, s. 235

[6] Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti’ninKuruluşu, Ankara, 1959, s. 6 vd.

[7] Bkz.Bahaddin Ögel, age., s. 18-29

[8]  Sadettin Gömeç, Kök Türkler, Ankara, 2011, s. 25

[9] Ali Öztürk, age., s. 321 vd.

[10] Bkz.İbrahim Candan, Seni Anlasaydık Bu HaleGelmezdik, Ankara, 2007, s. 219-273

[11] Bkz. Osman Fikri Sertkaya, HüseyinNihal Atsız Hayatı ve Eserleri, İstanbul, 2014, s. 52-75

[12] Altan Deliorman, AtsızHayatı Görüşleri Düşünceleri, Ankara, 2013, s. 77

[13] Ahmet Bican Ercilasun, Türk Dili Tarihi, Ankara, 2004, s. 94.

[14] Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri,Ankara, 2001, s. 133-136

[15] BahaddinÖgel, Türk Kültürünün Gelişme ÇağlarıII, İstanbul, 2001, s. 52