TRABLUSGARP, BATI TRAKYA VE IRAK TOPRAKLARINDA TEŞKİLAT-I MAHSUSA VE SÜLEYMAN ASKERÎ BEY

27 Temmuz 2016 12:05 Selim YILDIZ
Okunma
5050
TRABLUSGARP, BATI TRAKYA VE IRAK TOPRAKLARINDA TEŞKİLAT-I MAHSUSA VE SÜLEYMAN ASKERÎ BEY

 

 
İslamiyet öncesinde tek Tanrı’ya inanmış olan Türkler, gökteki düzeni yeryüzü modelinde tasarlayarak kutlu devletler kurmuşlardır. Tanrı’nın askerleri olarak milletiyle beraber bu kutlu devletleri tasarlayan Türk kağanlarının her biri şerefli birer subay olarak tarihteki yerini korumaktadır. Mete Han’dan sonra torunu Hun Başbuğu Çi-çi, kuzey göç yolu üzerinde Balamir, Yıldız ve Tanrı’nın kılıcı olarak Attila, Türk adlı devletin başbuğları Bumin, İstemi, Türk Şad, Kürşad, İlteriş, Kapgan, Bilge ve Kültigin kardeşler şeref levhasının başında bulunanlardır.
 Aynı özel yapının ve mayanın 20. yy.deki temsilcileri ise Türkiye Cumhuriyeti’nin öncüleri olmuşlardır. Birçoğu Teşkilat-ı Mahsusa üyesi olan veya teşkilatla bir şekilde bağı olan bu öncüler içinde Süleyman Askerî Bey çok ayrı bir öneme sahiptir. Nitekim o, Türk milletinin varlığı adına sorumluluk sahibi bir görev insanı ve tarihi sürükleyen bir kahramandı. İntihar etmişti ancak Türkiye Cumhuriyeti; Süleyman Askerî Bey ve onun gibi adanmışlardan aldığı ruh, iman ve heyecanla kurulmuştur. 
1913 yılında kurulan Teşkilatı Mahsusanın temelinin 1911’de Fedai Zabitan grubu ile atıldığı bilinmektedir. Fedai Zabıtan grubunun verdiği  ilk savaş Trablusgarp Savaşı olmuştur. Fedai Zabıtan ismi savaştan 1 yıl sonra 1913’te Teşkilat-ı Mahsusa olarak tarihteki yerini almış ve 5 Ağustos 1914’te de resmen kurulmuştur. Teşkilat-ı Mahsusanın görevi kurtarılabilecek vatan topraklarını kurtarmak, kurtarılamayanlarda ise bağımsız devletler ilan etmekti. İşte bunlardan biri Batı Trakya Türk Devleti olmuştur. Bu çerçevede Teşkilat-ı Mahsusanın iki önemli ismi Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askerî Bey, Batı Trakya Türk Devleti’nin kurulmasında önemli görevler üstlenmişlerdir.
Diğer yandan Fedai Zabıtan ve Teşkilat-ı Mahsusada Enver, Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askerî Bey dışında görev yapmış kişilerden bazıları şunlardır: 
Binbaşı Mustafa Kemal Bey (Atatürk): 1881-1938. Hareket Ordusu Kurmay Başkanı. Sonradan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı.
Nuri Bey (Killigil): Enver’in kardeşi.
Kurmay Binbaşı Halil: Enver’in amcası.
Kuşçubaşızade Selim Sami: 1887-1927. Eşref Bey’in kardeşi. Türkistan’da Teşkilat-ı Mahsusa harekâtlarının lideri.
Yakup Cemil: Teşkilatın silahşoru olarak bilinen Yakup Cemil Babıali Baskını’nda Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı vurarak öldürmüştür. 1916’da ihanetten idam edilmiştir.
Yüzbaşı Manastırlı Nuri Bey (Conker): Süleyman Askerî’nin kayınbiraderi. Ömer Naci:  1880-1916. Paris’te İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucularından.
Dr. Bahattin Şakir: İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucularından. Sonradan Teşkilat-ı Mahsusa siyasi büro müdürü.
İsmail Canbulat: Balkan Savaşlarında Teşkilat-ı Mahsusa üyelerinden. Sonradan Dâhiliye Nazırı. 1926’da İstiklal Mahkemelerinde yargılanıp idam edildi.
Filibeli Hilmi Bey: İttihat ve Terakki Cemiyeti müfettişi. Sonradan TBMM üyesi. 1926’da İstiklal Mahkemesinde yargılanıp idam edildi.
Binbaşı Fuat Bey (Bulca): Daha sonra Türk Hava Kurumu Başkanı Binbaşı Ali Fethi Bey (Okyar): 1880-1943. Paris askerî ataşesi. Sonradan Türk parlamentosunda mebus. Eski başvekil. Paris ve Londra büyükelçisi.
Dr. Refik (Saydam): 1881-1942. Sonradan mebus. Sıhhiye vekili. Başvekil (1939-1941). Mithat Şükrü (Bleda): Teşkilat-ı Mahsusa siyasi büro müdürü. İttihat ve Terakki Cemiyetinin Merkez-i Umumi üyesi. Cevat Abbas ve Rusuhi Beyler: Sonradan Mustafa Kemal’in yaverleri.
Teşkilat-ı Mahsusa kadrosu içerisinde Arap İhtilal Cemiyeti üyelerinden Çerkez Tahir’den 1914’te Mısır’a İslam Birliği bildirilerini götüren Teğmen Nuri’ye; Sapancalı Hakkı’dan Çerkez Ethem’in ağabeyi Çerkez Reşit’e kadar onlarca isim[1] daha bulunmaktadır. I. Dünya Savaşı sırasında kendi askerî birliklerini oluşturarak psikolojik ve gayrinizami savaş yürütmüş olan Teşkilat-ı Mahsusanın o süreçte 30 bin üyeye ulaştığı tahmin edilmektedir.
Erik Jan Zürcher’in İttihat ve Terakki Cemiyetinin altında gayriresmî bağlantılar ve ilişkiler diye değerlendirdiği yapı, Teşkilat-ı Mahsusa yapısıdır. Bu yapı içinde Mustafa Kemal’in eski arkadaşlarından ikisi, Selanik’te ilkokuldan tanıdığı Nuri Conker ve Manastır’da idadiden tanıdığı Ali Fethi Okyar’dır. Nuri, Teşkilat-ı Mahsusanın ilk yöneticisi olan Süleyman Askerî’nin kayınbiraderiydi. Süleyman Askerî, Teşkilat-ı Mahsusanın önemli bir uzmanı olan Kuşçubaşı Eşref’in ve 1918-1919 yıllarında İttihatçı yeraltı örgütü Karakol Cemiyetinde çok önemli rol oynamış olan Yenibahçeli Şükrü’nün Edirne’deki okul günlerinden beri arkadaşıydı. Ali Fethi, Karakol Cemiyetinin başı Kara Vasıf’ın Harp Akademisinden sınıf arkadaşı idi.  1919’da Anadolu’da ulusal direniş hareketine öncülük etmiş olan Ali Fuat Cebesoy ile Kâzım Karabekir akrabaydılar. Kâzım Karabekir, Kâzım Özalp ve Süleyman Askerî’nin de sınıf arkadaşıydı.[2]
Görüldüğü üzere Süleyman Askerî Bey, İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki bağlar, ilişkiler ağı ve bu bağların Millî Mücadele kadrolarına yansıması bakımından kilit isimlerden biridir.
Prizren’de (Bugün Kosova sınırları içinde) 1884’te dünyaya gelen Süleyman Askerî’nin babası Vehip Paşa’dır. Zürcher, hürriyetçi genç bir asker olan Süleyman Askerî’nin, 1908’den önce İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olduğunu ve 1909-1911 arasında Bağdat’ta jandarma komutanı olarak görev yaptığını yazmaktadır.[3] Diğer yandan Harp Mecmuası’nda merhum Süleyman Askerî Bey’in resmî tercümeihâli şu şekildedir: “23 Teşrin-i sani 1318 senesi mülazım-ı sanilikle Mekteb-i Harbiyeyi ikmal edip erkân-ı harbiye sınıfına tefrik olunmuş ve 23 Teşrin-i evvel 1321’de mümtaz yüzbaşı olarak üçüncü orduya tefrik ve 9 Şubat 1323 senesi Manastır Merkez Taburu Talim Muallimi Muavinliğine ve 14 Mart 1324 tarihinde işbu taburun muallimliğine tayin edilmiştir. 22 Ağustos 1325 senesinde rütbesi kolağalığa terfi buyrularak Bağdat jandarma tensikatına, 19 Ağustos 1328 tarihinde Bingazi ve havalisi kumandanlığı erkân-ı harbiyesine ve aynı senenin Kânun-ı evvelinde muvakkaten mürettep Onuncu Kolordu erkân-ı harbiyesine memur edilmiştir. 14 Teşrin-i evvel 1329’da Bağdat Jandarma Efrad-ı Cedide Mektebi Muallimi iken terfian binbaşı olmuştur. 17 Temmuz 330 tarihinde icra-yı tekaüdine irade-i seniyye şerefsudur buyrulmuştur. 30 Teşrin-i sani 330 tarihinde rütbe-i askeriyesinin kaymakamlığa terfiiyle Basra valiliğine ve Otuz Sekizinci Basra Fırkası Kumandanlığına Meclis-i Vükela kararıyla bi’l-istizan irade-i seniyye-i hazret-i padişahi şerefsadır olmuştur.”[4]
1911’de İttihatçı lider kadronun bazı önemli üyelerinin yönettiği subaylar, İtalyan işgalcilerine karşı direnen Arap kabilelerini yönetmek üzere Libya’ya gitmiştir. Bu subaylar arasında Süleyman Askerî de bulunuyordu.  Süleyman Askerî Bey’in Trablusgarp’a gittiğini, Fuat Bulca da hatırlarında yazmaktadır. Fuat Bey şöyle anlatmaktadır:
“Ben, Enver[5], Ali Fethi, Mustafa Kemal ve Eşref Beylerin Harbiye Nazırı ile olan konuşmalarının neticesini ertesi günü Mustafa Kemal Bey’den dinledim. Bana dedi ki:
‘Hükûmet acz içinde. Bunu Harbiye Nazırı elem ve meraretle itiraf etti. İstanbul’dan hiçbir yardım göreceğimizi zannetmiyorum. Enver de aynı kanaatte. Evvela o gitmek istiyor. Eşref Bey’in Mısır’daki muhitinden ve dostlarından istifade edeceğiz. Sevkiyatın tehlikesiz oraya varması için Mısır’ın muhtelif yerlerinde teşkilat yapacak. Takma adlarımızla bu unvanlara uygun mesleklerimizin listesi hazırlanıyor.”
Bunları söylerken gülüyordu. Hiçbirimizde en ufak bir korku ve endişe hissi olmadığını rahatça söyleyebilirim. Gençlik çağımızın ayaklandığı ve vatana hizmet duygumuzun bütün benliğimize hâkim olduğu devirdi.
O akşam, Mustafa Kemal ile beraber Eşref Bey’in Beşiktaş’ta zannederim pederine ait büyük bir konak olan evine gittik. Orada bizimle beraber Trablusgarp’a gidecek bazı arkadaşlar gördük. Rüsuhi, Kısıklı Cemil, daha sonra Teşkilat-ı Mahsusada Eşref Bey’e yardımcı olan Süleyman Askerî, daha sonra Enver Paşa’nın başyaveri olan Mümtaz Beyler orada idiler. Yemek sırasında görüşmelerimiz hep yapacağımız sefere aitti. Sefer diyorum çünkü gerçekten bir harbe, Avrupa’nın en büyük deniz kuvvetlerine, milyonluk ordular çıkarabilme kudretine sahip bir devletine karşı, kendi devletimizin yardımlarından mahrum olarak savaşmaya gidiyorduk…”
Trablusgarp’a giden bir avuç kahraman Türk subayından biri olan Süleyman Askerî Bey’in de fotoğraf karesinde olduğu bazı fotoğraflar bulunmaktadır. Bunlardan biri Ayn-ı Mansur Karargâhındaki geçit resmi ile ilgili fotoğraftır. Fotoğrafı Eşref Bey’in çektiği bilinmektedir. Bu fotoğrafta Enver, Mustafa Kemal, Nuri Bey (Conker), Süleyman Askerî ve Mümtaz bulunuyordu. Tobruk’ta Halepli Ethem Paşa’nın kumandasındaki kuvvetlerle İtalyanlara karşı yaptıkları taarruzlarla başarılar elde edip binbaşı rütbesini alan Mustafa Kemal için Ayn-ı Mansur Karargâhı; sadece bir askerî karargâh değil, duygularının da karargâhı idi. Nitekim 8-9 Mayıs 1912 tarihli bir mektubunda şöyle diyordu:
  “…Vicdanımızdan gelen bir ses, bize, vatanın yıkılmaz ve içtenlik dolu ufuklarını bütünüyle temizlemedikçe, gemilerimizin Tobruk, Derne, Bingazi ve Trablusgarp limanlarında yeniden demir attığını görmedikçe görevimizi yapmış sayılmayacağımızı söylüyor… Ah Salih, Allah bilir, hayatımın bugüne kadar orduya faydalı bir uzuv olabilmekten başka vicdani bir emel edinmedim… Bu gece Derne kuvvetlerimizin bütün kumandanları ve zabitleriyle bir müsamere yapmıştık. Bu satırları çadırıma dönüşümümde yazıyorum. Bu güzel kalpli, kahraman bakışlı arkadaşlarımın, bu küçük rütbeli fakat düşmanı titreten büyük kumandanların samimi nazarlarında vatan için ölmek iştiyakını okuyordum…  Arkadaşlarıma dedim ki ‘Vatan mutlaka selamet bulacak, millet mutlaka mesut olacaktır.’ Çünkü kendi selametini, kendi saadetini memleketin ve milletin saadet ve selameti için feda edebilen vatan evlatları çoktur.[6]
Mustafa Kemal ve Enver Paşa’nın yanı sıra, Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa (Killigil), Halil Paşa, Fuat Bulca, Nuri Conker, Ali Fethi Okyar, Nazmi Bey, Ömer Fevzi Mardin, Kara Kemal, Rauf Orbay, Kuşçubaşı Eşref, Yakup Cemil, Hacı Selim Sami, Abdurreşit İbrahim, Ali Çetinkaya, Sadık Bey, Çerkez Reşit Bey, Mim Kemal Öke’nin de aralarında bulunduğu Osmanlı subayları Libya’yı yani Afrika'daki son vatan toprağını müdafaa etmek için gelmişlerdir.
Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın ifadesiyle vefakâr ve devlete sadık Sunusilerin[7] de desteği ile Trablusgarp’ta başarılı mücadeleler verilmişti. Bu mücadeleler içinde çok da iyi bilinmeyen ve tarih kitaplarımızda yazmayan Mustafa Kemal’in Kasr-ı Harun Taarruzu dikkat çekicidir. Mustafa Kemal, Kasr-ı Harun Taarruzu’nu gerçekleştirmiş ve harabeler içinde sağ gözüne kireçli bir taş isabet etmişti. Mustafa Kemal, Eşref Bey’in yardımıyla çadırında dinlenmeye çekilmiştir. [8]
Trablusgarp Savaşı, Teşkilata mensup genç subayların yerli halkla birlikte Kuva-yı Milliye ruhu ile verdikleri önemli mücadelelerin tarihi ve devlete rağmen Trablusgarp’ı kurtarmaya giden ve çöl topraklarını ülküler beldesi hâline getirmeyi başarmış bu vatanseverlerin destanı olmuştur. Bu savaşın harp tarihinde anılacak bir tarafı da ilk Türk hava şehitlerinin verilmiş olmasıdır.  Tayyareci Sadık bunlardan biriydi.
Eşref Bey’in ifadeleriyle “…Eğer Balkan Harbi çıkmamış ve biz, Enver’in güzel tabiriyle gözümüzü ve kalbimizi kurtarmak için İstanbul’un ve Edirne’nin imdadına koşmaya mecbur bırakılmamış olsaydık, İtalyanların Libya kıtasını ellerine geçirebilmeleri asla mümkün değildi. Çünkü bizim kuvvetlerimiz de elde ettiğimiz başarılarla itimat duygusu teşekkül eden İstanbul’daki mütereddit arkadaşların aramıza katılmalarıyla ve Sunusilerin artan şevki ile mütemadiyen artıyordu.”[9]
Cemal Kutay’ın anlatımlarına göre mücadeleyi bırakmak onların mizacı değildi ve vatanseverlik telakkilerinin dışında kalan bir hadise idi. En güç anlarda, kahramanlıkla tevekkülü bir araya getirdiler ve ikisini aslında birbiriyle bağdaşmayan ikisini öylesine güzel kucaklaştırdılar ki bu intibak kıyafetlerinde bile belli oldu. Yukarıda resimde gördüğünüz Hoca Efendi, sarığı, cübbesi, elindeki koskoca tespihi, boynundaki Lahur taklidi şalıyla latasının içinden Mısır Talebe-i Ulumunun entarisi gözüken genç hoca, Teşkilat-ı Mahsusadaki faaliyeti ile Eşref Bey’e  en değerli yardımları yapmış olan Süleyman Askerî Bey’dir. Süleyman Askerî Trablusgarp mücadelesine koşarken birçok arkadaşları gibi hoca kıyafetine girmişti. Mısır hududunu aşabilmek için en elverişli kılık buydu. Başta Camiü’l-Ezher olmak üzere Mısır’ın dinî öğretim kurumlarında okuyanların kıyafetleri anonim idi. O günlerde, Mısır’ın en aydın ve vatanperver, dolayısıyla da hürriyetçi grubunu teşkil eden bu topluluk; Trablusgarp mücadelesinde zaferin Türklerde kalması için elinden geleni yapıyordu. Bu sebeple Eşref Bey, onların en yakın yardım ve alakasını gördü. Daha sonra da Teşkilat-ı Mahsusa en kuvvetli ihtilal kurum ve hareketlerini yine bu genç ilmiye mensupları arasında kurdu. Bu kadro, Saad Zaglul’a ve ihtilalci Vafd Partisine en değerli elemanlarını verdi.[10]
Ufukta başka bir tehlike belirmiş, Balkan Savaşı çıkmıştır. Hükûmet İtalyanlarla Uşi Antlaşması’nı imzalayarak bugünkü Libya topraklarını hukuken İtalyanlara terk etmiştir. (15-18 Ekim 1912)
Balkan Savaşı on günde sonuçlanır. Koca bir imparatorluğun orduları asker, silah ve cephane azlığından değil fakat kötü idareden, talimsizlikten, disiplinsizlikten dolayı tarihinin en yüz kızartıcı yenilgisine, daha doğrusu bozgununa uğrar. Selanik tek kurşun atılmadan Yunanlıya teslim edilmiştir. Bulgarlar da Çatalca önlerinde ancak durdurulabilmiştir.
Böyle bir ortamda Libya’daki direnişi düzene sokup 25 Kasım’dan birkaç gün sonra İstanbul’a dönen Yarbay Enver Bey, 19 Aralık 1328’de (1 Ocak 1913) Çatalca’daki 10. Orduya kurmay başkanı olarak tayin edilir. Savaş esnasında Enver Bey başta olmak üzere bir kısım seçkin Türk subaylarının Trablusgarp’ta bulunuşu, Balkan hezimetinde muhakkak ki menfi rol oynamıştır. Enver Bey, Edirne’yi kurtarmak için çılgınca bir karar alarak Ali Süavi’nin Çırağan Sarayı Baskını’na benzer bir planla Babıali Baskını’na karar vermiştir. Nuruosmaniye’den beyaz bir atın üstünde hareket eden Yarbay Enver ve arkadaşları Talat Bey, Ömer Naci, kendisinden küçük amcası Halil Bey, silahşorlar Yakup Cemil[11], Sapancalı Hakkı, Mustafa Necip, İzmitli Mümtaz şimdiki İstanbul Valiliğinin bulunduğu binaya dalmışlardır. Sadrazam Kâmil Paşa istifa ettirildikten sonra alınan istifa Enver Bey tarafından Dolmabahçe Sarayı’na götürülmüştür. Padişah sadrazamlığa Mahmut Şevket Paşa’yı tayin etmeye mecbur kalmıştır. (23 Ocak 1913) Edirne’yi vermeme adına darbe yapan İttihat ve Terakki, 26 Mart 1913’te Edirne Kalesi’nin düşüşünü engelleyememiştir. Olaylar hızla gelişmiş ve Sadrazam Mahmut Şevket Paşa 12 Haziran 1913’te öldürülmüştür. Diğer yandan, Balkan devletleri kendi aralarında savaşa tutuşmuştur.[12]
Enver Edirne’yi geri almayı kafasına koymuştur. Bu sebeple milis kuvvetlerinin kuruluşu işini Eşref Bey’e ve Süleyman Askerî Bey’e bırakmıştır.  Eşref Bey, Trablusgarp’taki mücadelenin başından yine kılık ve ad değiştirerek İstanbul’a erişmiştir. Trablusgarp ve İkinci Meşrutiyet’e vücut veren ilk mücadele kadrosundan seçmeler yapmış ve gönüllü kuvvetleri kurmuştur. Bulgarların taarruza hazırlandıkları haber alınması üzerine Yıldız’da, Taksim Kışlası’nda ve Metris’te yetiştirdiği bu gerilla savaşlarında tecrübeli ve cesur savaşçıları Bakırköy-Yeşilköy-Kalikaratya üzerinden cepheye sürmüştür. Gönüllü kuvvetler içinde padişahın şahsi salahiyetini kullanarak affetmiş olduğu mahkûmlar da vardır.
Bu mücadelede Umum Çeteler Kumandanı Eşref Bey, kıtaların başında Selim Sami ve Cihangiroğlu İbrahim, Akıncı kuvvetlerin başında da Antepli Binbaşı Sabit Bey bulunuyordu.  Erzurum, Kars, Uşak Taburları ve Aşiret Alayları da bu kurtuluşta imzası olan kuvvetlerdi. Marmara Ereğlisi, Tekfurdağ (Tekirdağ), Seyyitler ve Lüleburgaz kurtarılmıştır. Habipçe, Yenice, Harmanlık ve Papasköy’e giren Türk çeteler; buralarda Bulgar Domuzciyef çetesinin zulümlerinin izlerine rastlamışlar ve sağ kalan birkaç Türk’ten katliamları dinlemişlerdir. Domuzciyef ve çetesi Selim Sami tarafından imha edilerek intikam alınacaktı. Domuzciyef’in ipini mağdurlardan birinin oğlu çekecek, idam kararı da Domuzciyef’in boynuna Bulgarca ve Türkçe asılacaktı. Eşref Bey hatırlarında, kardeşi Selim Sami’nin şu şekilde feveran ettiğini yazmaktadır:
“Elli bin vatandaşını böyle kucak ve bıçak altına verip seyirci kalan miskin bir hükûmete başkaldırmak, vatanperverlikten evvel insanlık vazifesidir. Bak ağabey, eğer siz dahi bana geri dön derseniz dönemem. Beşeriyet namına öyle kabuğuna çekilmiş olup bitenlere kalbini ve gözünü kapamış hükûmetlere başkaldırmak, insanın insan olmak haysiyetidir. Artık bizi aramasınlar. Biz zaten onların başına yük olmadık. Nemiz varsa kendi emeğimize medyunuz. Bari gölge etmesinler.”
Bu ruhla Edirne de 22 Temmuz 1913’te kurtarılmış; Enver, Edirne Fatihi unvanını almıştır.
Cemal Kutay’ın ifadelerine göre, Edirne’yi kurtararak Bulgaristan içlerine dalan kuvvetlerin örgüsü bütün imparatorluktan kopup gelen bir âlemdi. Çünkü bu kurtuluşta Eşref Bey’in Sudanlı Mehmet Çavuşu ve Musa’sı da vardı. [13] Zenci Musa, tarihin uzun yürüyüşünü sürdürdüğü, ülküsünden, yüreğinden ve adanmışlığından başka hiçbir şeyi olmayan biri olarak tarihteki yerini almıştır. Musa, Libya’da Osmanlı ordusu ve Şeyh Sunusi’nin İtalyanlara karşı verdikleri mücadeleye katılmış ve Libya’da Kuşçubaşı Eşref’le tanışmıştır. Libya’daki mücadeleden sonra Batı Trakya Cumhuriyeti’nin kurulduğu ve Edirne’nin tekrar alındığı savaşın en öndeki kahramanlarındandır. Baş döndürücü bir hızla her yerde görünen, savaşan bir akıncı gibidir. Mehmet Akif, Zenci Musa’yı “Eşref Bey'in emir eri Zenci Musa/ İsa Peygamber’e omuzlarını ödünç verir./ Ve Peygamber bu sayede göğe tırmanabilir.” diyerek anlatmaktadır. Musa, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle Millî Mücadele’ye destek için İstanbul’a gelmiştir.  Parası pulu, kalacak yeri olmamasından dolayı devlet erkânından paşalar ona emeklilik teklif etmişlerdir. O, “Ben bu yoksul, garip milletten emekli maaşı alamam.” diyerek teklifi reddetmiştir. Daha sonra Karaköy Gümrüğünde kâhyalık teklif edilmiş, bu defa da “Ben kâhyalık yapmam. Onu yaşlı bir Müslüman yapsın. Ben hamallık yapsam da olur.” cevabını vermiştir.  Musa, Karaköy Gümrüğünde hem hamallık yapmış hem de geceleri Anadolu’ya silah kaçırılmasını sağlamıştır. Sudanlı Zenci Musa Trablusgarp’ta, Balkan Cephesinde, Çanakkale’de, Kudüs’te, Yemen’de ve Anadolu’da İstiklal Harbi’nde canhıraş bir gayret ve emekle mücadele etmiştir. Kuşçubaşı Eşref, onun ölümünü duyduğunda şunu söylemiştir:
“Ben Malta’dan kurtulup Millî Mücadele’nin bayrağını açanlardan biri olmak şerefine mazhar olduğum günlerde; Musa o benim Arap’ım, veremden ölmüş.”
Özbekler Tekkesi’nde vefat ettiğinde bavulundan bir Kur’an-ı Kerim, Osmanlı haritası, Eşref Bey’in fotoğrafı ve kefen bezi çıkmıştır.[14] 
Edirne’nin geri alınmasından sonra 22 Ağustos’ta Batı Trakya Harekâtı’na karar verilmiştir. Bu harekâta Trabzon Redif Tümeni Kurmay Başkanı Binbaşı Süleyman Askerî Bey (Süleyman Zeynelabidin gizli ismi altında) bölüğü ve Yüzbaşı Kısıklı Cemil, Manastırlı Halim (Bu iki arkadaşı daha sonra Irak’ta şehit düşmüştür.), Fuat Balkan, Hüsrev Sami, Çerkez Reşit de katılmışlardı. İlk zamanda Süleyman Askerî Bey’in Erkân-ı Harbiye Umumiye Reisi unvanını taşıdığı anlaşılmaktadır. Kırcaali’de Dimitriyef kuvvetleriyle kısa çarpışmadan sonra, Batı Trakya’nın merkezi Gümülcine ve İskeçe işgal olunmuştur.
Gümülcine’nin işgalinden sonra Garbi Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi kurulmuş ve reisliğine Müderris Salih Hoca seçilmişti. Dedeağaç hükûmet reisleri de idare bakımından muvakkat hükûmete bağlı idi. Bu hükûmetin üstünde Garbi Trakya Hükûmet-i İcraiyesi vardı ki başında Süleyman Askerî Bey bulunmakta idi. Emniyeti sağlamakta olan cephe kumandanları da İcra Reisine bağlı idi.
Osmanlı hükûmetinin Batı Trakya’yı boşaltma emrine karşı hazırlanmış olan Batı Trakya’nın bağımsızlık işi Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe olmak üzere ay yıldızlı ve yeşil, beyaz, siyah renkli özel bayrağın resmî binalara çekilmesiyle ilan edilmiş, posta pulları ve mahkeme mühürleri de hazırlanmıştı.[15] Süleyman Askerî Bey, Yüzbaşı Cemil’in emrinde bir ordu ile savunma sistemi de kurmuş, bütçe tasarısı bile düşünmüştü. Sesini dışarıya duyurabilmek için Samuel Karaso isimli bir Musevi’ye Batı Trakya Ajansını kurdurduğu gibi Türkçe ve Fransızca bir gazete çıkarmaya da teşebbüs etmişti. [16]
Batı Trakya’daki kısa ömürlü Türk devletinin en dikkate değer tarafı, millî ruhun ve mücadele azminin tamamen söndüğü sanılan kara günlerde, temsil ettiği yaşama ve yaratma azmi ile kendisinden sonraki benzer hadiselere şahane örnek olmasıdır. Bu örneklerin başında, 1919-1922 Türk Millî Mücadele’si gelir. Dikkat edilirse görülür ki, Selim Sami’ye Reşid Bey’in Gümülcine’den çektiği telgrafta “Edirne’de Kuva-yı Milliye Müfettişi Sami Bey’e” hitabı vardır. [17]
Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin üç ay süren kısa hâkimiyetinden sonra Enver Paşa’nın görevlendirdiği Özel Kuvvetler de Bulgaristan’la yapılan antlaşma neticesinde Batı Trakya’yı boşaltmışlardır. Fakat Enver Paşa burayla ilgisini kesmeyerek bu işi takip etmek üzere en yakın arkadaşlarından Kurmay Yüzbaşı Süleyman Askerî Bey’i getirmiştir. Süleyman Askerî Bey, İstanbul’da Muhacirin Müdürü adı altında Batı Trakya ve Makedonya işlerini I. Dünya Savaşı’na kadar idare etmiştir. Batı Trakya boşaltıldıktan sonra burada kalan Fuat Bey (Balkan) ve arkadaşları Muhacirin Müdürü sıfatıyla İstanbul’da bulunan Süleyman Askerî Bey’in talimatına göre hareket ederek Batı Trakya milis kuvvetlerinin silahlarını saklamış ve burada bulunan İslam cemaati de güçlendirilerek Bulgar Sobranya Meclisine Türklerin milletvekili seçtirilmeleri de teşkilatça sağlanmıştı. [18]
Bilindiği üzere Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’nda 9 cephede aynı anda savaşmış ve Türk subayları yeniden dirilme ümidiyle büyük fedakârlıklar içinde büyük mücadeleler vermişlerdir. Bu mücadelelerden biri de Irak Cephesinde olmuştur. Şüphesiz burada kelimenin tam manasıyla tarihe şerh olup düşen Türk subayı Süleyman Askerî Bey olmuştur. 
İngilizlerin daha savaş başlamadan asker yığmaya başladığı cephe, Hint deniz yolunun güvenliğini sağlama ve petrol potansiyeli bakımından önemliydi. İngilizler buradan hareketle Rusya ile birleşme ümidi taşımışlardır. Bölgede daha ziyade Arap kabilelerine ve ilan edilen cihada güvenilerek az sayıda Türk askeri (8000 kişi) bulundurulmuştur. Ancak İngilizler de Araplarla anlaşmışlardır. 22 Kasım 1914’te Basra’yı aldıktan sonra ileri harekâta geçerek 9 Aralık’ta Kurna’yı ele geçiren İngilizlere karşı Türk kumandanlarda doğru dürüst bir bölge haritasının bile bulunmayışı çok düşündürücü bir konudur. Burada Yarbay Süleyman Askerî Bey’in ön plana çıkıp mahallî gönüllü kuvvetlerle bir şeyler yapmaya çabaladığı görülmektedir. İngilizlere karşı başlangıçta mevzii başarılar kazanan Osmanlı kuvvetleri 14 Nisan’dan başlamak üzere art arda yenilmeye başlamışlardır.[19]
Harp Mecmuası’nda Süleyman Nazif[20], Süleyman Askerî Bey’in buradaki fedakârlıkları ve Basra’nın düşüşü hakkında şunları yazmaktadır:
“Basra’nın sükutu müellim olduğu kadar vahim idi. Çünkü mesafenin uzaklığı ve tarik-i bahrinin düşman yedinde bulunması tevessü-i istilayı fevkalade teshil edecek mahiyetleri haiz bulunuyordu. İşte böyle bir zamanda Erkân-ı Harbiye Kaymakamı Süleyman Askerî Bey, Irak kumandanlığını deruhte ederek düşmanın pîş savletine dikildi. Bazen tek bir âdem, koca bir orduya ruh olmak itibarıyla başlı başına bir ordu olabilir. Bu nadir, fakat vakidir. İşte Süleyman Askerî Bey o nedretlerden birini ika ve ibda etti. İngilizleri Kurna kasabası önünde aylarca tutan kuvvet, Süleyman Askerî Bey’in şahs-ı bipervasıyla yine kendisinin intihap etmiş olduğu bir avuç kahraman idi. Süleyman Askerî, Kurna önünde ve gayet vahim surette iki bacağından yaralandı. Cerihalarının iltiyam-ı napezir olduğu veya hiç olmazsa kendisini birkaç ay meşy ve hareketten mahrum edeceğini koca asker, etibba-yı müdaviyesi kadar bilirdi. Fakat edvar-ı esatirin kahramanlarına yakışacak bir metanetle istihfaf-ı evca ve mehalik eden bu azimkâr kumandan, cerihalarının ıstırabat-ı biemanını, çehresinin lakayt tebessümleriyle iskat ede ede âdeta Basra’ya kadar gitti. Ve şehrin on beş kilometre kurbundaki Şuaybe mevki-i müstahkemine taarruz etti. Süleyman Askerî Bey’ce maksat hâsıl olmuş, tevakkuf-ı napezir bir seyl-i huruşan zannolunan düşmanın tevkif, tehdit ve hatta mağlup edilebileceği imkânı fiilen gösterilmiş idi. Süleyman Askerî, Şuaybe önünde ihtiyarıyla müebbeden kaldı. Onun oradaki mezarı, bizim müebbeden yıkılamayacak olan istihkâmlarımızdan biridir. Bir memleketin şühedası da evlad-ı zihayatı gibi müdafaasını deruhte ve ifa eder. Bu zamanın ve bu vakaların tarihini yazacak olanlar -teferruatta ne kadar ihtilaf olursa olsun- bir noktada huşu ve tazim ile ittifak edecekler ve diyecekler ki: Süleyman Askerî, vatanı için vatanından başka her şeyini isteyerek ve gülerek feda etmiş bir Osmanlı idi!”[21]
Şerefli Türk subayı Süleyman Askerî Bey, iki bacağından yaralanmış olmasına rağmen Şuaybe mevkiine kadar gitmiş ve taarruz etmiştir.
Uceymi Sadun Paşa[22]ve aşireti de burada düşmana karşı Osmanlı kuvvetlerini destekliyordu. Çarpışmaların ilk günlerinde başarılar elde edilse de düşmanın elindeki modern silahlar Türk kuvvetlerini çaresiz bırakıyor, iş piyade askerlerinin İngiliz askerleriyle göğüs göğüse çarpışmasına kalıyordu. Bu çetin mücadele devam ederken İngilizlerin yardımına ihtiyat kuvvetleri yetişti ve durum birden Osmanlı ordusunun aleyhine döndü. Üç gün boyunca devam eden çarpışmaların sonunda İngilizler karşı taarruza geçti. Bize yardım edecek Arap aşiretlerin Şammar, Necd ve İbnü’r-Reşid haricinde hiçbirinden maalesef ses seda çıkmıyordu. Bu durum Süleyman Askerî Bey’i umutsuzluğa sürükledi lakin o, asla mücadeleden vazgeçmedi. Harekâtı sedyede yaralı bir şekilde yöneten Süleyman Bey, aleyhimize dönen durumu gördükçe ayağa kalkmaya çalışmış ancak bacağındaki kurşun yaraları kemiğine kadar işlediğinden tekrar sedyesine oturmak zorunda kalmıştı. Düşman mermileri Türk komuta merkezinin iyice yakınlarına isabet etmeye başlayınca Süleyman Askerî Bey bir arabaya bindirildi. Kendisine Binbaşı Adil, Yaver Rüsuhi, Kâtip Manastırlı Seyfi, Emir subayı Sadık, Topçu Yüzbaşı Şevki, Üsteğmen Fikri Bey ve Teğmen Hadi Beyler eşlik etti. Maiyetine yeniden savaş hattına dönmelerini emreden bu fedakâr komutanın arabasından birkaç dakika sonra bir el silah sesi duyuldu. Süleyman Bey elinde tabancası ile cansız bir hâlde arabada yatıyordu. Naaşı Nuhayle’deki karargâha götürüldü ve aynı gece kaldığı çadırının içinde kazılan mezara defnedildi.[23]
Gertrude Bell[24] ile birlikte Irak topraklarında Türk hâkimiyetini baltalayan Lawrence[25], Süleyman Askerî’nin intiharı ile ilgili olarak yıllar sonra “Bilgeliğin Yedi Sütunu” adlı kitabında şu satırları kaleme almıştır:
“Osmanlı Türkleri içinde devletlerinin hayat ve varlığının kritik bir safhaya girdiğini hissedenler yok değildi. Ben çölde görev yaptığım sırada ve hiç ümit edilmeyen yer ve şartlarda bunlara rastladım. Onlar, devletlerinin mevcudiyetini devam ettirebilmek için fevkalade fedakârlıklara ihtiyaç olduğunu hissetmenin bilinciyle her şeyi yapmışlardır. İmparatorluğu oluşturan unsurlar ise her ne pahasına olursa olsun ayrılık davasındaydılar. İntihar ettiği haberi bize geldiği zaman Mekke’de Şerif Hüseyin’in sarayındaydım. Hüseyin Paşa bana ‘Bunlar böyle ölmesini de bilirler.’ dedi.”
 
 
 


[1] Philip H. Stoddard, Teşkilat-ı Mahsusa, çev. Tansel Demirel, İstanbul, 1994, s. 143-147.

[2] Erik Jan Zürcher, Milli Mücadelede İttihatçılık, İstanbul, 2010, s. 81-82; İttihat ve Terakki, Teşkilat-ı Mahsusa ve Yeni Türk Devleti arasındaki bağları daha iyi görmek için bk. İsmail Küçükkılınç, Jön Türklük ve Kemalizm Kıskacında İttihatçılık, İstanbul, 2016, Ötüken Yay.

[3] Erik Jan Zürcher, age., s. 81 (dipnot: 15).

[4]Harp Mecmuası, Yıl: 1, Mayıs 1332 (Recep 1334), Sayı: 9, s. 131.

[5] Enver Paşanın 1918 yılında basılarak cephedeki subaylara propaganda amaçlı dağıtılmış olan Trablusgarp günlükleri için bk. Enver Paşa, Trablusgarp Günlüğü, çev. Nurten Kutsal, İstanbul, 2015, Tarih-Kuram Yay.

[6] Mektup için bk. Ünsal Yavuz, İmparatorluk’tan Milli Devlete,  Ankara, 1999, s. 28-30.

[7] Sünusilerin lideri Şeyh Ahmet Sünusi; Millî Mücadele Dönemi’nde Anadolu’da bulunmuş, Millî Mücadele’ye de desteklerini sürdürmüştür. Hatta çeşitli vaazlarda şeyhin gördüğü rüya anlatılmıştır. Rüyasında Hz. Muhammed’i gören şeyh, rüyasında Hz. Muhammed’e niçin kendisine sağ elini uzatmadığını sormuştur. Hz. Muhammed, sağ elini Ankara’da Mustafa Kemal’e uzattığını söylemiştir. bk. İbrahim Candan, Seni Anlasaydık Bu Hale Gelmezdik, Ankara, 2007,  s. 125.

[8] Bkz. Cemal Kutay, Trablusgarp’ta Bir Avuç Kahraman, İstanbul, 1963, s. 102-130.

[9] Cemal Kutay, age., s. 219.

[10] Cemal Kutay, age., s.269-270.

[11] Yakup Cemil’in biyografisi için bk. İlyas Kara, Teşkilat’ın Silahşoru Yakup Cemil, İstanbul, 2005, Kum Saati Yay.

[12]  Yusuf Gedikli, Enver Paşa Hayatı ve Makaleleri, İstanbul, 2007, s. 25-30,

[13] Cemal Kutay, 1913’te Garbi Trakya’da İlk Türk Cumhuriyeti, İstanbul, 1962, s. 108-145,

[14]bk. http://www.dunyabizim.com/portre/12349/osmanli-nerde-savastiysa-zenci-musa-orada(Erişim: 24.5.2016)

[15] Bazı resmî vesikalar için bk. http://www.batitrakya.org/bati-trakya/bati-trakya-turk-cumhuriyeti/resmi-vesikalar.html(Erişim: 24.5.2016)

[16] Cemal Kutay, age., s. 250-262

[17] Cemal Kutay, age.,,  s. 182

[18] H. Yıldırım Ağanoğlu, Osmanlı’dan Cumhuriyete Balkanların Makus Talihi, İstanbul, 2001, s. 155.

[19]Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I,  Ankara 2009, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, s.  86-87.

[20] Diyarbakırlı Süleyman Nazif; Mondros Mütarekesi’nden (30 Ekim 1918)  sonra İstanbul’un işgali hakkında “Kara Bir Gün” başlıklı bir yazı kaleme almış, Fransız Generali Franchet d’Espèrey tarafından kurşuna dizilme emri verilmişti. Tarık Mümtaz’ın aktardığına göre Türklerle evli Fransız kadınların araya girmesi ile öldürülmekten kurtulmuştur. bk. Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya I, İstanbul, 1991, s. 59-60.

[21]Harp Mecmuası, Yıl: 1, Mayıs 1332 (Recep 1334), Sayı: 9, s. 131.

[22] Uceymi Sadun Paşa, Millî Mücadele döneminde de Kuva-yı Milliye ile ilişkilerini sürdürmüştür.  Millî Mücadele Dönemi’nde Türk kuvvetlerinin bütün dünyada ve Orta Doğu bölgesindeki Müslümanları kurtarmaya yönlendirilemeyeceği vurgulanarak bütün İslam ülkelerinin bağımsızlık hareketine girişmeleri teşvik edilmiştir . Atatürk, Türk ve Arap milletlerinin bağımsızlığını savunmuştur. Onun için de düşman işgallerinin protesto edilerek düşmanın yurttan çıkarılması için silah kullanmaya karar vermiştir. Atatürk bu sırada Arap ileri gelenlerine yazdığı mektuplarda ümmet-i Muhammed’inin bağımsızlığı için ortak düşmana karşı iş birliği yapmanın farz olduğunu vurgulamıştır. Atatürk bu konuda 15 Haziran 1335(1919) tarihinde Irak Şeyhü’l-Meşayihi Uceymi Sadun Paşa’ya yazdığı mektupta durumu şöyle ifade etmiştir: “…Bütün cihan-ı İslam’ın iki göz bebeği olan Türk ve Arap milletlerinin iftirak yüzünden ayrı ayrı duçar-ı zaaf olması ümmet-i Muhammed için şanlı bir hâlde buna karşı el ele vererek ümmet-i Muhammed’in hürriyet ve istiklâliyeti uğrunda mücahede eylemek bizler için farz-ı ayındır. Unsurların saffet-i ananatını siyanet ile makam-ı mukaddes-i hilafet etrafında toplanarak küffar esaretinden tahlis-i giriban eylemeğe matuf mücahedatınızdan zat-ı necibaneleriyle beraber olduğumu arz ederim. Bu baptaki mütaalat-ı aliyelerinin 13. Kolordu vasıtasıyla işar suretiyle müdavele-i efkâr etmeyi rey-i necibanelerine terk ile takdim-i ihlas eylerim”bk. Ömer Osman Umar, “Millî Mücadele’de Atatürk’ün Orta Doğu Politikası”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi Fırat University Journal of Social Science Cilt: 20, Sayı: 1, Sayfa: 447-448: 5 Haziran 1920'de Mardin'e gelen Şeyh Uceymi, Ankara hükûmetine başvurarak Kurtuluş Savaşı'nda adamlarıyla birlikte Fransızlara karşı mücadele etti. Urfa'nın özgürlüğüne kavuşmasında aktif rol oynadı. İngilizler, bir süre sonra Irak'ta kendilerine ağır darbeler indiren Şeyh Uceymi'yi TBMM hükûmetinden istedi. Ancak Mustafa Kemal Paşa, teklifi hiç düşünmeden reddetti. Atatürk, bu koca Türk dostunu, Cumhuriyet kurulduktan sonra da unutmadı. 1927'de önce Mardin'e ardından Gaziantep'e yerleşen Uceymi ve çevresindeki adamları için TBMM'den Urfa'da 14 köyün bağışlanmasını istedi. Teklif kabul edildi. Ancak, çevresindeki adamlarının büyük kısmının Irak'a dönmesi nedeniyle sadece bir köyün yeterli olacağını söyleyen Uceymi Sadun Paşa, 9 bin dönümlük arazi üzerine kurulu Germü köyüne yerleşti. Dört yakın adamı ondan hiç ayrılmadı. Urfa'nın Arap ailelerinden birisinin kızıyla evlenen Uceymi'nin kızı Mübine'den sonra oğulları İsa ve Abbas dünyaya geldi. Kendi çocukları çiftçilikle uğraşırken kendisiyle kalan en yakın adamlarından Şüleyde Özdemir'in çocuklarının hepsini okuttu. 1960'da Ankara'da 73 yaşında hayata gözlerini yuman Şeyh Uceymi'nin kızı Mübine Sadun, bugün Ankara'da, erkek kardeşleri İsa ve Abbas ise Urfa'da babalarının bıraktığı topraklarda yaşıyor.bk.http://www.sabah.com.tr/ramazan/tarih/2011/08/01/yasamini-turklere-adayan-bir-col-mucahidi (Erişim: 24.5.2016)

[23]http://haber.star.com.tr/pazar/ortadogunun-isimsiz-kahramani-suleyman-askeri-bey/haber-960099(Erişim: 24.5.2016)

[24]Arkeolog, casus, Arap uzmanı, dil bilimci, yazar, şair, fotoğrafçı, dağcı ve ulus yaratıcı Gertrude Bell, 1868'de bolluk içindeki ayrıcalıklı bir dünyada doğmuş ancak bunlara Arap halkına olan tutkusu nedeniyle sırtını dönüp 1921'de ilk Irak kralı Faysal'ın tahta oturmasını görene dek Irak Krallığının mimarı olmuştur. Biyografisi için bk. Georgina Howell, Çölün Kızı, çev. Cengiz Yücel, İstanbul, 2016, Tarih-Kuram Yay.

[25]Haşimi Arap ayaklanmasının başrolünü “Arabistan'ın 'El Aurens'i” olarak bilinen Thomas Edward (Ned) Lawrence oynamıştır. Kimi yerel Araplarca "altınları taşıyan adam" olarak anımsanan Lawrence, ölümünün 50. yıl dönümünde, İngiltere'nin Dorset iline bağlı Moreton köyünde, 19 Mayıs 1985'te, kendi yandaşlarınca anılmıştır. Buna ilişkin olarak 20 Ma­yıs 1985 tarihli The Guardian adlı İngiliz gazetesinde yayımlanan bir habere göre, Lawrence'in mezarı üzerinde, “ihanete uğramış milyonlarca Arap adı­na” ve SM simgesini taşıyan bir yazı bulunmuştur. Bu yazıda şunlar da belir­tilmiştir: “Biz Araplar için büyük düşleriniz vardı ve biz de sizin ve yönetiminizin yardımlarıyla, yalnız Osmanlıdan özgürlük kazanmak­la kalmayıp aynı zamanda, 500 yıllık işgalden sonra, bir ulus olarak kendi hüviyet ve gururumuzu yeniden sağlayacağımızı umut etmiş­tik. Heyhat, Aurens, ölümünüzden 50 yıl sonra, bugün Arap dünya­sı, savaşlarla, komplolarla ve bölünmelerle kaynıyor ve geleceğimiz karanlık görünüyor...” Ölümünden 51 yıl ve Arabistan'da Osmanlı halifeliğine karşı patlayan Haşimi Ayaklanması’nın ilk kıvılcımından 70 yıl sonra yansız araştırmacılar, Lawrence'ın bu ayaklanmadaki rolü veya buna yaptığı katkıların karışıklığını hâlâ çözmeye çalışıyorlar. Lawrence'ın yandaşları onu Arap halkının "kurta­rıcısı" olarak tanrılaştırmaya yeltenirken muhalifleri onu, geçmişi belirsiz ve Arap savına bağlılığı kuşkulu “İrlandalı bir haylaz” olarak aşağılamaktadır­lar. Ayrıca muhasımları, örneğin Richard Aldington adlı İngiliz yazarı; onu bir homoseksüel olarak da nitelendirmektedir ama bunu kanıtlayacak pek delil yoktur. http://www.ttk.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=739(Erişim: 24.5.2016)(Salahi R. Sonyel, “Albay T. E. Lawrence Haşimi Araplarını Osmanlı İmparatorluğu’na Karşı Ayaklanmaları İçin Nasıl Aldattı?Belleten,  Cilt: LI - Sayı: 199, Yıl: 1987 Nisan.)