KURTULUŞ YOLUNUN AYDINLATILDIĞI KONGRENİN EV SAHİBİ: ERZURUM

29 Ocak 2020 10:57 Prof. Dr.Temel ÇALIK
Okunma
291
KURTULUŞ YOLUNUN AYDINLATILDIĞI KONGRENİN EV SAHİBİ:   ERZURUM

KURTULUŞ YOLUNUN AYDINLATILDIĞI KONGRENİN EV SAHİBİ:   ERZURUM

Prof. Dr. Temel ÇALIK
G. Türkan GÜRER

Giriş
Her şehrin farklı hikâyesi olduğu gibi, her yaşanmışlığın da ardında bıraktığı farklı izler vardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni tam olarak anlayabilmek için özellikle bazı Anadolu şehirlerinin hikâyelerini daha bir dikkatli dinlemek gerekir; çünkü şehrin tutumu, davranışı bir devletin kaderini yazmaya, varlığına yön vermeye yeterli olabilmektedir. Sadece bu nedenle bile Erzurum, başlı başına incelenmesi gereken; omzunda cihan harbini, istiklal mücadelesini taşımış kadim bir Anadolu şehridir. Anadolu topraklarının karış karış paylaşıldığı dönemde, bağımsızlığa giden o zorlu yolda Erzurum’da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temelleri atılmıştır. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Atatürk, bir milletin tarihini değiştirecek adımların kararlılığını, 23 Temmuz 1919 - 7 Ağustos 1919 tarihlerinde gerçekleşen Erzurum Kongresi ile tescillemiş ve Millî Mücadele’nin o gür sesinin tüm Anadolu’da yankılanması için bir başlangıç yaratılmıştır. Millî Mücadele ruhunun kararlılığı “Millî sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür, parçalanamaz!" ilkesiyle Erzurum’da somutlaştırılmıştır. Erzurum Kongresi’nin kapanış konuşmasında Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı “Tarih, bu kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir.” sözleri ile Mustafa Kemal tarafından tarihe not düşülmüştür.
Karakterinin zenginliği, tarihî ile sınırlandırılamayan bu şehre, “Erzurum” isminin verilişi bile ziyaret edenleri bir başka tarih yolculuğuna sürüklemektedir. Şimdiki Erzurum’un kurulduğu yerde önceleri küçük bir köy varmış;  Roma İmparatoru Theodosius, buraya yaptırmış olduğu kale ile köy yerleşimini şehirleştirmeye yöneltmiş ve kaleye de kendi ismini vermiştir. Buradaki eski yerleşim yerine "Karin, Karna, Garin, Karnoi Kalhak, Karintis” gibi isimler verilmiştir. Araplar kendi dillerine göre buraya “Kâlîkalâ” derlerken; Türkler aynı yere “Karun-ili” demişlerdir. Öyle ki, Kitab-ı Dede Korkut hikâyelerinde de Türklerin Karun-ili söylemi Erzurum’u ifade etmektedir. Erzurum’un günümüzdeki ismine kavuşmasının kolay olmadığı ise aşikârdır. 1048 yılında Anadolu’ya yerleşmek için Selçuklular, bugünkü adıyla Erzincan, Gümüşhane ve Trabzon’a kadar akınlar gerçekleştirmişler ve Theodosiopolis şehrinin kuzeybatısında yer alan Erzen şehrini de ele geçirmişlerdir. Ahlat ile Siirt arasında bulunan ve Erzen adı verilen yerleşim yeri ile bu şehri ayırt edebilmek için Erzen’in sonuna “Rum” kelimesini de ekleyerek “Erzenü’r-Rum” isminin ortaya çıktığı ve seyyahların defterlerinde bu adıyla yer aldığı bilinmektedir. Zaman içinde değişikliğe uğrayan bu isim son şeklini almış ve “Erzurum” olarak günümüze ulaşmıştır.
Erzurum’un Tarihi
Anadolu’nun ön sözü olarak nitelendirilen bu şehrin kuruluş yılı bizleri Paleolitik Çağ’a uzandırır ve Karaz Höyüğü’nde yer alan Taş Devri insanlarının yerleşim izlerinin olduğunu öğrendiğimizde zamanın bir an için durduğunu hissederiz. MÖ 1700’lü yıllarda ilk olarak Hititler ile Asurilerin ve aynı tarihlerde Aras ile Fırat’ın yukarı kesimlerindeki geniş arazide Orarto namı altında Türk olduğuna dair tarihî kanıtlara sahip olan bir milletin de bu bölgede hüküm sürdüğü kayıtlara geçmiştir. Sonrasında İskitlerin eline geçen bu coğrafya sırasıyla İraniler, Büyük İskender, Silifkuuslar, Partlar ve Pontus Devleti, Roma İmparatorluğu, Saltuklular, Selçuklular ve Osmanlılara da ev sahipliği yapmıştır. Kısacası Urartular, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Sasaniler, Araplar, Selçuklular, Moğollar, İlhanlılar, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Osmanlılar gibi birçok medeniyetin bu coğrafyada geride bıraktıkları izler, Erzurum’u adeta bir açık hava müzesi hâline getirmiştir.
Şehir, Bizanslar için “giriş kapısı” niteliğindedir. İpek Yolu ticaretinin geçtiği yol üzerinde bulunması sebebiyle zenginleşen şehir, Bizanslıların Sasanilerle verdiği mücadeleler sırasında tahrip olmuştur. Yaşanan birçok mücadeleyi varlığını sürdürebilmek gayesiyle tecrübe eden Erzurum, 949 yılına kadar da Bizanslılar ile Araplar arasında da sık sık el değiştirmiştir. 11. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde ise Bizans-Selçuklu mücadelesine tanık olmuştur. Erzurum’un, Selçuklu kuşatması sonrasında bir daha eski hâlini alamadığı tarih sayfalarında yer etmiştir; ancak bu durum Erzurum için ilk olmayacaktır. Şehir o eski neşesini Millî Mücadele Dönemi’nde uğradığı işgallerle ile kaybetmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu satırları durumu kanıtlar niteliktedir: “…Erzurum, bir başka Erzurum’du. (…) dört Cihan Harbi yılının ve İstiklal Savaşı’nın üstünden aşarak gelmiştim. Eskiden olduğu gibi muhteşem bir tabiatın arkasından geçmiştik; fakat ona eskiden olduğu gibi, her şeyini yeni ve harikulade bulan bir ruhla değil, sihrini bir yığın ıstırap tecrübesinin soldurduğu bir gözle bakıyordum…”. İşte bu yaşanmışlıktı belki de Erzurum’u Erzurum yapan…
Tarih sayfalarında yerini alan bir başka olay ise Türklerin sadece Erzurum’a değil tüm ana yurda yerleşmesinin mührünün vurulduğu Malazgirt Zaferi’dir. Erzurum’un alınmasının ardından Sultan Alparslan, emrindeki Türkmen beylerine “Bundan böyle aslan yavruları olunuz; yeryüzünden gece gündüz kartal gibi uçunuz…” diyerek, Anadolu’nun fethine başlamalarını emretmiş ve bundan sonra başka bir tarih yolcuğu başlamıştır. Bu emir sonrası Saltuk Bey tarafından fethedilen şehir, Saltuklu Beyliği’ne son veren Anadolu Selçuklularının eline geçmiştir. Bu süreçte doğudan batıya doğru yayılan Moğol tehlikesi Erzurum üzerinde de etkisini göstermiştir. Moğolların öncelikli hedefi Harzemşahlar, ardından Selçuklu Beyliği’ne son vermekti. Böyle bir ortamda Harzemşahlar, Selçukluları tehdit etmekle varlıklarını sürdürürlerken Selçukluların önemli kurucularından olan Tuğrulşah’ın ölümüyle yerine geçen Erzurum Selçuklularının meliki Rüknettin Cihanşah, Anadolu Selçuklulardan ayrılarak bağımsız bir devlet oluşturmak istemiş ve amcasının oğlu olan Alaattin Keykubat ile Erzincan yakınlarında karşı karşıya gelmiştir. Yassıçemen Savaşı olarak bilinecek olan bu savaşın galibi Alaattin Keykubat olmuş ve Cihanşah’ın iktidarına son vermiştir. Erzurum’u ele geçiren Alaattin Keykubat, yaklaşmakta olan Moğol istilasını öngörebilmiş ve bunun üstesinden gelme yollarını aramıştır. O dönemde kendi akrabaları tarafından yönetilen küçük beyliklerin tek elde toplanmasının kuvvetli bir çözüm olabileceğini düşünmüştür. Bölgede Harzemşahların varlığının sona ermesiyle bir uç bölgesi hâline gelen Erzurum, Moğol istilasına açık hâle gelmiştir. Şehir, 1242 yılında Moğol kuşatmasına uğramış ve tarihinin en büyük tahribatı sayılabilecek bir yıkıma maruz kalmıştır. Bir yıl sonra, 1243’te, Kösedağ Savaşı’nda yenilgiye uğrayan Moğollar, Erzurum’da Türkiye Selçuklu Devleti’nin varlığını tanımış ve ardından bölgenin hâkimiyeti 1308 yılı itibarıyla İlhanlı yönetimine bırakılmıştır. İlhanlılardan sonra Akkoyunlular ile Karakoyunlularının mücadele alanı hâline dönen şehir, Osmanlı idaresi altında yaralarını sarmaya çalışmıştır. Askerî ve ticari yolların bulunduğu yerde kurulması sebebiyle Erzurum, Osmanlı Devleti için ayrı bir öneme sahipti. Öyle ki, Tanzimat Dönemi’nde uygulanan 1864 Vilayet Nizamnamesi’nde belirtilen idari düzenlemeler sonucunda Erzurum, Anadolu’da kurulan ilk vilayetti. Kim bilir, belki de halk arasındaki Anadolu’nun ön sözü betimlemesinin kaynağının dayanağı bu yıllardır.
Çok geniş bir bölgeyi içine alan Erzurum, vilayet olarak tanındığı o yıllarda Rus tehditleriyle de karşı karşıya kalmıştır. Erzurum ilk kez 1828-1829 yıllarında Rusların eline düşmüşse de Edirne Antlaşması ile 1829’da Osmanlılar tarafından geri alınmıştır. Ama Ruslar, Erzurum’un peşini bırakmamış ve Kırım Savaşı ile bölgede yeniden tehdit unsuru hâline gelmiştir. Bu tehdit unsurunu yok etmek isteyen halkın da desteği ile şehrin çevresinde savunma hatları inşa edilmiştir. Aziziye Tabyaları da bunlardan biridir. İşgal edilen tüm Anadolu şehirlerinde olduğu gibi Erzurum topraklarında da çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek demeden topyekûn tırnaklarla kazınarak oluşturulan bu tabyalar, cesur Türk kadının, Anadolu’ya nefes aldırma çabasını tecrübe etmiş ve tüm benliğiyle mücadele eden Türk kadınlarının yazdıkları destanı sinelerinde saklayarak bu günlere ulaştırmışlardır. İki evladını ardında bırakarak hiç düşünmeksizin Aziziye Tabyalarında Rus askerleriyle göğüs göğüse kahramanca mücadele veren Türk kadının asil ruhunu ebediyetle tüm dünyaya gösteren Nene Hatun ile 93 Rus Harbi’nden galibiyetle çıkılmıştı.  Erzurumlu Yusuf Ağa’nın kızı Fatma Seher gibi oğluyla birlikte Millî Mücadele’de vatanı için canını siper eden nice Nene Hatunlarımız, Kara Fatmalarımız olmuştur. Millî Mücadele’de kurduğu müfreze ile düşmana kafa tutan Kara Fatma, İznik Cephesi’nde göğsüne saplanan mermiyi hiçe sayarak çarpışmaya devam etmiştir. İşte bu zorlu şartlar altında gösterdikleri kahramanlıklarla Nene Hatunlar, Kara Fatmalar, Anadolu kadınının asaletiyle bürüdüğü cesaretinin timsali olmuşlardır.
Sarıkamış mağlubiyeti ile Erzurum, 16 Şubat 1916 tarihinde tekrar Rus hâkimiyetine girmiştir. Bu hâkimiyet I. Dünya Savaşı’nın gidişatını da etkilemiştir. Çünkü Çanakkale Cephesi’nde Türkler karşısında ağır yenilgiye uğrayan İtilaf Devletleri için Erzurum’un ele geçirilmesi alınan rahat bir nefes olmuştur. 17 Aralık 1917 tarihinde ise Ruslar, Bolşevik İhtilali sebebiyle Osmanlı Devleti ile Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzalayıp Doğu Anadolu'yu boşaltmak zorunda kalmışlardır. Ruslardan sonra şehirde kalan Ermeniler, bölgedeki halkı imha derecesine ulaşacak şekilde katliama maruz bırakmıştır. Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa kumandasındaki Türk askeri 12 Mart 1918'de Erzurum'a gelerek, şehri Ermeni zulmünden kurtarmıştır.
Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918 tarihinde bir esaret ve teslimiyet belgesi niteliğindeki Mondros Mütarekesi’ni imzalayarak I. Dünya Savaşı’na son vermiş ve anlaşma hükümlerine uymaksızın tüm yurtta İtilaf Devletleri’nin işgalleri başlamıştır. İşgallere karşı direnen halk Anadolu’nun farklı bölgelerinde çeşitli isimlerle cemiyetler oluşturmuşlardır. Bu cemiyetler, Osmanlı Devleti'nin hak ve hukukunun savunulması ile bulunulan bölgelerin etnik ve tarihî kökenleriyle haksız işgallerin gerçekleştiğini; Anadolu’nun kendilerine ait olduğunu çeşitli vasıtalarla ve incelemeleriyle kanıtlanmaya çalışılsa da tüm bu çabalar görmezden gelinmiş ve sonuçsuz kalmıştır. “Altı Vilayet”in Ermenilere bırakılmasına karşı mücadele veren “Doğu Vilayetleri Müdafaa-ı Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin Erzurum Şubesi” düşüncelerini “Erzurum’da yayımlanan “Albayrak” gazetesi ile halka aktarmaya çalışmış ve Doğu Anadolu halkının Millî Mücadele’ye teşviki sağlanmıştır.

Erzurum’un Coğrafi Özellikleri
Erzurum, dünyanın 2.000 rakımda bulunan sayılı kentlerinden birindir. Topraklarında attığınız her adımın bereketine şükrederken, yaşanmışlıkları incitmekten ürktüğünüz Erzurum, eşsiz doğal güzellikleri ve zengin tarihiyle sadece medeniyetleri değil, birçok seyyahı da o mağrur edasıyla selamlayıp, misafir etmiştir. Heybetiyle göz dolduran yüce dağlar, kilometrelerce uzunluktaki kayak pistleriyle günümüzde üniversite ve gençlik olimpiyatlarına da ev sahipliği yapmaktadır.
Özellikle Orta Çağ’da Uzak Doğu’dan batıya gelen ticaret kervanlarının buluşma noktası olan bu kavşağın Anadolu’da kurulan medeniyetlerin doğu sınırlarından ve çevreden gelebilecek saldırıların da durdurulduğu önemli bir askerî merkez olması, varlığının tarihsel ve stratejik önemini kanıtlar niteliktedir.  Erzurum ili 2016 yılı itibarıyla büyükşehir olmuştur. Alfabetik şekilde sıralandığında; Aşkale, Aziziye, Çat, Hınıs, Horasan, İspir, Karaçoban, Karayazı, Köprüköy, Narman, Oltu, Olur, Palandöken, Pasinler, Pazaryolu, Şenkaya, Tekman, Tortum, Uzundere, Yakutiye ilçelerine sahiptir.
Denizden metrelerce yükseklikte, uçsuz bucaksız bir yaylanın güneybatısında, tarihin kavşağı olmuş ve birçok medeniyeti misafir etmiş Erzurum, heybetli dağlarının arasında sahip olduğu Pasinler Ovası gibi verimli alüvyal toprakları ile eskiden beri bir başka kıymetlidir. 1929 yılından beri Erzurum meteorolojisinin yaptığı gözlemler, ilde en düşük sıcaklığın -35 dereceleri gördüğünü belirlemiştir. Coğrafyanın yüksek kesimlerinde varlığını şiddetle hissettiren karasal iklimin beraberinde getirdiği bu soğuğun namına Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde de rastlamak mümkündür. Seyahatname’nin ikinci cildinde Erzurum’un soğuk bir diyar olduğunu söyleyen Evliya Çelebi, sözlerine şunları da ekler “Vallahi on bir ay yigirmi tokuz gün sâkin oldum, cümle halkı yaz gelir derler, ammâ görmedim.”.
Yağan kar bölgedeki varlığını sürdürmek istercesine uzun süre yerde kalsa da akarsular bu durumdan duydukları memnuniyeti ilkbahar aylarında bölgenin ovalarını besleyerek göstermektedir. Bölgede bulunan zengin su kaynaklarının verimli ovalar ile birleşmesi, yüzyıllar boyunca pek çok devlet ve medeniyete nasıl ev sahipliği yaptığını kanıtlar niteliktedir. İkliminin sertliğine rağmen verimli topraklarından sayısız bereket sunmaktadır. Şehrin en önemli geçim kaynağı olan hayvancılık da kaynağını bu yüksek ve geniş ovalardan almaktadır. Sahip olduğu çayır ve mera alanları ile bölge adeta hayvancılık şehri özelliğindedir. Alt sınırı 1900-200 metrelerde başlayan, üst sınırı ise 2400 metrelerde son bulan orman örtüsü ise sarıçam ve meşe ağaçları ile bu yüksek rakımlı dağlardaki yerini almaktadır. Kuzeyindeki dağların güneye bakan yamaçlarında toplanan ağaçların yeşilliğine Tortum Gölü’nün maviliği su serpmektedir. Tortum Gölü, Şehrin merkezinden 120 kilometre uzakta ve yaklaştıkça büyüyen, derinleşen; kendisini Erzurum’un kollarına saklamış bir cennettir..
 
Tortum Gölü
Erzurum’un Kültürel Değerleri
Şehrin insanlarla tanışması çok eski zamanlara, ilk insanların yaşadığı çağ olarak bilinen Paleolitik Çağ’a dayanmaktadır. İnsanların ardında bıraktıklarını takip ederek çıkılan tarihî yolculukta Hamamderesi mevkiinde ve Dumlu bölgesindeki Şıpşıp Mağarası’nda ilk insanların varlığı kendisini göstermektedir. Bölgenin mimarisi, birçok medeniyetin zenginliğiyle benzemiş ve bugüne mirastan kalan izleri sergilemekten çekinmemiştir. Erzurum ili sınırlarındaki ilk yerleşmelerin izleri buradaki mağara ve höyüklerde görülmektedir.
Tarihin mimari zenginliklerinin bir diğer yansıması da günümüzde de varlığını koruyan Erzurum evlerindedir. Bu evler, Anadolu’daki diğer evlerde olduğu gibi bölgenin iklim özellikleri dikkate alınarak yapılmıştır. Soğuk geçen uzun kış döneminden korunmak için küçük pencereler, kalın duvarlı, pek de büyük olmayan odaların soğuk havayı olabildiğince yumuşatmaktadır. Bunun yanında, Erzurum evlerini farklı kılan başka noktalar da vardır. Orta Asya çadırlarını andıran kırlangıç çatı ve bir buzdolabının işlevini üstlenen taştan oyma kurunlarla Erzurum evleri benzersizliğini korumaktadır.
 
Kırlangıç Çatı
Şehrin merkezinde farklı yıllarda inşa edilmiş, günümüz itibarıyla 45 tarihî cami bulunmaktadır. İbrahim Paşa Camii, Murat Paşa Camii, Pervizoğlu Camii, Şeyhler Camii, Ayaz Paşa Camii, Esat Paşa Camii, Kasım Paşa Camii, Kasım Paşa Camii bu camilerden bazılarıdır. Erzurum en eski camilerinden olan, 1179 yılında Saltuklu Emiri olan Nasreddin Aslan Mehmet tarafından yaptırılan ve Atabey Camii adıyla da bilinen Ulu Camii, Selçuklu mimarisinin en kıymetli örneklerinden biridir. 6.000 kişilik kapasitesiyle şehrin en büyük ibadethanesi özelliğine sahip camii, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarılarak günümüze ulaşmıştır. İnce taş işçiliği ile inşa edilen Kurşunlu Camii ise Osmanlı camii mimarisinin geleneksel özelliklerinden tek kubbeli bir camii olmasının yanı sıra, yanında bulunan medrese ile bir külliye niteliği kazanmaktadır. Bu özelliği ile Erzurum, dönemin bilim merkezlerinden biri olmuştur.
Külliyeler şehrin önemlî merkezî mevkilerine yapılandırılmışlardır. Lala Mustafa Paşa Külliyesi de bunlardan biridir. Cami, saray, mektep, hamam, muvakkithane ve şadırvandan oluşan ve Osmanlı Devleti zamanında yapılan bu külliye bugün büyük ölçüde yıkılmıştır. Ayaz Paşa, Caferiye, Kurşunlu, Murat Paşa, Şeyhler ve Ayaz Paşa camilerine ait külliyeler de yine Osmanlı Devleti döneminde faaliyetlerini sürdürmüş külliyelerdir.
 Şehrin merkezinde olup günümüze ulaşan altı medresen üç tanesi İlhanlı Dönemi’ne aittir. Bunlar; Çifte Minareli, Yakutiye ve Ahmediye medreseleridir. Diğer üç medrese ise Osmanlı Dönemi’ne ait olan Kurşunlu, Pervizoğlu ve Şeyhler medreseleridir. Erzurum’un simgesi kabul edilen eserlerden biri olan Hatuniye Medresesi, Çifte Minareli Medrese olarak da bilinmektedir. Hatuniye Medresesi, kuzey cephesine hâkim muhteşem taç kapısıyla, yaklaşık 35 x 46 metre boyutlarında iki katlı, dört eyvanlı ve açık avlulu medreseler grubunun en önemli örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Erzurum’un simgesi hâline gelen yapılardan biridir. Taç kapının sağında ve solunda olmak üzere toplamda dört kabartma mevcuttur. Sağ tarafta yer alan çift başlı kartal ise dikkat çekici ayrı bir detay. Bu medresesinin Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubat’ın kızı Hüdavend Hatun için 13. yüzyılda yaptırıldığı düşünülse de 1285-1290 yılları arasında İlhanlılar tarafından yaptırıldığını söyleyen araştırmacılar da mevcuttur. Osmanlı sultanlarından olan IV. Murat’ın emriyle bir süre tophane, sonrasında ise kışla olarak kullanılan medrese, 1942-1967 yılları arasında müze olarak, günümüzde ise hem müze hem de resim sergi salonu olarak hizmet vermektedir. Yakutiye Medresesi ise İlhanlıların Anadolu’da bıraktığı miraslardan bir diğeridir. 1994 yılından itibaren Türk-İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılan medresenin taç kapısında yapılan kitabede İlhanlı Hükümdarı Sultan Olcayto zamanında Gazalhan ve Bulgan Hatun için 1310 yılında bu medresenin yapıldığı belirtilmiştir. Selçuklu Dönemi’nin geleneksel mimari tarzının görüldüğü, dört eyvanlı kapalı avlulu medreselerin en güzel örneklerindendir.
 
Çifte Minareli Medrese
Şehrin ardında bıraktığı kültürel miraslardan bir diğeri de anıt mezarları olmuştur. Anadolu Selçuklu anıt mezar yapılarının en güzel örnekleri Üç Kümbetler’de saklanmıştır. Saltuklu Devleti’nin kurucusu Emir Saltuk’a ait olduğu ve 12. yüzyılda yapıldığı düşünülen ilk kümbet, sekiz köşeli bir plan üzerine oturtulmuştur. Diğer kümbetlerin ise kimlere ait oldukları ile bilinmese de 14. yüzyılda inşa edildikleri düşünülmektedir. Çifte Minareli Medrese’nin güneyinde yer alan medrese, kesme taşlardan yapılan kümbetlerinin yanı sıra benzer diğer Türk-İslam yapılarından, kullanılan malzemelerin niteliği ve süslemeleriyle farklılığını belli etmektedir. Kümbetlerin birinin üzerinde Çin takvim hayvanları desenleri yer almaktadır.
 
Üç Kümbetler
Doğunun zenginliklerinin batıya taşındığı kavşak noktasında bulunan şehir, misafirlerini hanlarda, kervansaraylarda dinlendirmiştir. 16, 18 ve 19. yüzyıllarda yapılan hanların girişleri sadeliğiyle öne çıkmaktadır. Rüstem Paşa ve Kamburoğlu Hanlarında girişler dışa taşırılmış eyvan türündedir. Hanların avlu, koridor, dükkân revak, odalarında kubbe, kırlangıç kubbe, tonoz ve düz dam örtü biçimleri uygulanmıştır. Hanların avlu etrafında sıralanan odaları iklim sertliğinin somut kanıtlarından bir diğeridir. İşlevselliğin ön planda tutulduğu, süslemelere pek yer verilmeyen bu hanlarda dükkânların caddeye açılmaması da dikkat çeken bir başka ayrıntıdır. Gümrük Han, Hacılar Hanı, Kamburoğlu Hanı, Rüstem Paşa Kervansarayı (Taş Han) bölgenin öne çıkan hanlarındandır. Erzurum Kalesi’nin kuzeybatı eteğinde bulunan Rüstem Paşa Kervansarayı, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Vezir Rüstem Paşa tarafından 1544-1560 yılları arasında inşa ettirilmiştir. Cumhuriyet Dönemi’nde bakım ve onarımı yapılan, iki katlı ve açık avlulu hanın tamamen kesme taşlarla, eğimli bir arazi üzerine inşa ettirilmiş olması ve geçmişteki kuruluş amacını günümüze taşırcasına yerli ve yabancı misafirlerini aynı hoşgörüyle kucaklıyor olması kültürel mirasın en güzel örneğidir..
Erzurum-Kars yolunu birbirine bağlayan ve Aras Nehri üzerine yapılandırılmış, 1297 yılından beri varlığıyla zamana meydan okuyan bir İlhanlı eseri olan Çobandede Köprüsü, kırmızı, siyah ve gri kesme taşlardan yapılan köprü zaman içinde onarımdan geçmiştir. İlhanlıların yanı sıra Selçuklu mimarisinin de izlerinin görüldüğü köprünün aslının 7 gözlü ve 200 metre uzunluğunda olduğu; ancak günümüzde 6 kemer gözü ve 130 metresinin ayakta olduğu bilinmektedir.
 
Çobandede Köprüsü
Erzurum Kalesi, tarihi kesinliği olmasa da MS 5. yüzyıldan bugünlere ulaştığı düşünülmektedir. Kalenin ilk hâlini, 415 yılında Bizans İmparatoru Theodonius’un yaptırdığı; onların öncesinde ise bölgenin hâkimi olan Urartular tarafından inşa edildiği bilinmektedir. 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman ve 19. yüzyılda II. Mahmut tarafından da onarılan, iç ve dış kaleden oluşan Erzurum Kalesi’nin dış kale surlarından çoğu yıkılmıştır. Bu kalenin yanı sıra bugünlere taşınan bir başka değerli kale de İspar Kalesi’dir. İspar Kalesi’nin de 14 ayrı devlete ev sahipliği yaptığı, Urartulardan tutun da Perslere ve Selçuklulara kadar birçok medeniyeti ağırladığı bilinmektedir.
Tarihî yelpazesi geniş olan Erzurum, yakın tarihimize tanıklık etmiş, Rauf Orbay’ın “Biz Erzurum’a gittiğimiz zaman ne istikametimiz ve ne de millî bir kanaatimiz yoktu. Erzurum bize istikamet gösterdi, vatanperverlik telkin etti.” sözlerinde de vurguladığı gibi bir millete yolunu göstermiş ve kurtuluş mücadelesinin ilk adımlarının atılmış olduğu şehirlerden biri olması sebebiyle Erzurum’daki Atatürk Müzesi ve Kongre binası şehrin en kıymetli hazinelerinden biridir. 1984 yılında Kültür Bakanlığına devredilen ve günümüzde Atatürk Müzesi olarak varlığını sürdüren konak, 19. yüzyıl sonlarında Erzurumlu bir ileri gelen tarafından yaptırılmıştır. 1915-1916 yıllarında kısa bir süreliğine Alman Konsolosluğu olarak; Erzurum’un kurtuluşu sonrasında ise Erzurum Valiliğinin ikametgâh adresi olan konak, Erzurum Kongresi için gelen Hüseyin Rauf Bey ve arkadaşlarını misafir etmiş ve 29 Ağustos 1919 tarihine kadar 52 gün boyunca kongrenin çalışmalarına ev sahipliği yaparak tarihe tanıklık etmiştir. Cumhuriyet'in ilanından sonra 13 Eylül 1924 günü Erzurum'a gelen Mustafa Kemal Atatürk’e bu konak, Belediye Başkanı Nazif Bey tarafından armağan edilmiştir. 1930 ve 1934 yıllarında Erzurum kolordu kumandanlarının ikametine verilen konak, Atatürk’ün vefatı üzerine kız kardeşi Makbule Boysan Hanım’a intikal etmiş; ancak onun da vefatının ardından isteği doğrultusunda hareket edilerek Çocuk Esirgeme Kurumu’na devredilmiştir. Günümüzde Kültür Bakanlığı bünyesinde varlığını devam ettirmektedir.
 
Atatürk Evi Müzesi
19. yüzyıl sonlarında bir okul olarak inşa edilen; ancak bir milletin kaderini değiştirecek kararların alınacağına duvarlarında yankılanan tarihî seslere şahitlik edeceğinden habersiz, 23 Temmuz 1919 Erzurum Kongresi’nin yapıldığı kongre binası ise 1960 yılında Atatürk ve Erzurum Kongre Müzesi olarak düzenlenmiş ve ziyarete açılmıştır. Kongre toplantı salonunun içerisinde temsili olarak Erzurum Kongresi’ne katılan delegelerin oturduğu sıraların yanı sıra kongreyle ilgili fotoğraf ve belgeler bulunmaktadır.
 
Erzurum Kongre ve Millî Mücadele Müzesi

Sonuç
Geçmişten günümüze uzanan bu derin yolculukta Erzurum, topraklarında yaşamış her bir medeniyetin ayak izlerini taşımış olmanın gururuyla sahip olduğu değerleri bugün bizlerle paylaşmaktadır. Farklılıkların getirdiği zenginliği bu verimli topraklarında harmanlayan kahraman kadınlarıyla bir varoluş mücadelesini tarihe yazan; asil bir ruhla verilen mücadeleden arda kalanları ile birlikte Erzurum eşsiz bir şehirdir. Tarihî, arkeolojik, etnografik eser ve mimarileri, tarihî yerleşim yerleri, dinî eser ve yerler, sosyal ve kültürel faaliyetleri ile bir kültür şöleni olan Erzurum şehri, görülmeye değer doğal güzellikleri ile daha bir anlamlıdır. Beşerî eserlere ilave olarak; yöre halkının giyim kuşam tarzı, bölgeye özgü nefesli çalgılardan çıkan ezgiler eşliğinde oynanan halk oyunları, gençlerin başını çektikleri ata sporları ve yörenin kendine özgü eşsiz değerleridir. Bu şehri ve kültürü korumak, yaşatmak ve yaşamak her Türk vatandaşının görevi olmalıdır.
Atatürk, M. K. (2016). Nutuk. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Ayhan, O. (1961). Erzurum ve Çevresinde Kar Yağışlı ve Karla Örtülü Günler. Türk Coğrafya Dergisi, Sayı.21, 97-111.
Goloğlu, M. (2008). Erzurum Kongresi Millî Mücadele Tarihi. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Gök, Y., & Kayserili, A. (2014).Geleneksel Erzurum Evlerinin Kültürel Coğrafya Perspektifinden İncelenmesi, 18(20), 175-216.
Gündoğdu, H. (2010). Erzurum Kültür ve Medeniyet. Ankara: Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı.
Gündoğdu, H. (1997). Genel Özellikleriyle Erzurum Evleri. Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi, (3), 27- 37.
Karaca, S. & Bayram, H. (2019). Erzurum Havzası’nda Yerleşme ve Zemin İlişkisi. Al Farabi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 3(2), 80-98.
Kaya, A., & Çalmaşur, G. (Ed.). (2018). Erzurum İli Sosyo-Ekonomik Profili 2018. Erzurum: Zafer Medya.
Kurt, A. (2018). Erzurum Kronolojisi Yirminci Yüzyıl. İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayınları.
Küçükuğurlu, M. (2018). Erzurum Çarşı Pazar Eski Erzurum Çarşıları ve Üretim Mekânları. İstanbul: Çizgi Kitabevi.
Tanpınar, A. H. (2018). Beş şehir (43. Baskı). İstanbul: Dergâh Yayınları.
Zaman, M., Sevindi, C., & Birinci, S. (2018). Tarihî Yolların Buluştuğu Erzurum Şehrindeki Beşeri Turistik Eserler. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 22(Özel Sayı), 581-601.
Zeynal, A. (2019). Mahallelerin Öyküsü Erzurum Şehrengizi. İstanbul: Zafer Ofset.
https://erzurum.ktb.gov.tr adresinden erişilmiştir.
http://erzurumarsivi.com/belgeler/belgeler-2/ adresinden erişilmiştir.
https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/erzurum/gezilecekyer adresinden erişilmiştir.
http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/seyyahlarin-kaleminden-erzurum-ve-kara-kis-41115566 adresinden erişilmiştir.
https://www.trthaber.com/haber/kultur-sanat/millî-mucadelenin-kilit-tasi-erzurum-kongresi-376397.html adresinden erişilmiştir.