ÖZ: SÖZDE DİN ADAMLARI YERİNE ALANINDA UZMAN KİŞİLERDEN YARARLANILMALI

03 Ağustos 2019 14:35 Evin GÖKTAŞ
Okunma
133
ÖZ: SÖZDE DİN ADAMLARI YERİNE ALANINDA UZMAN KİŞİLERDEN YARARLANILMALI

Türk Ocakları Genel Merkezi'nden "Tarikat ve Cemaat Yapılanmaları" Paneli

ÖZ: SÖZDE DİN ADAMLARI YERİNE ALANINDA UZMAN KİŞİLERDEN YARARLANILMALI


Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz, son dönemlerde topluma din adamı olarak lanse edilmiş insanların fetva verdiğini  belirterek, bu insanların yerine istişare kurulları oluşturularak alanında uzman kişilerden yararlanılmasını istedi.
Türk Ocakları Genel Merkezi'nde her hafta düzenlenen "Ocakbaşı Sohbetleri"nde "Türkiye'de Tarikat ve Cemaat Yapılanmaları" tartışıldı. Açık oturum şeklinde yapılan etkinlikte konuşan Ankara Üniversitesi Öğretim Üyeleri Prof. Dr. Hasan Onat ile Prof. Dr. Sönmez Kutlu, Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ali Kirman ve Hacı Bayram Veli Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kadir Arıcı, Türkiye'deki tarikat ve cemaat yapılanması ile ilgili çarpıcı değerlendirmelerde bulundular.
Açık oturum öncesi kısa bir konuşma yapan Genel Başkan Prof. Dr. Mehmet Öz, konunun önemine ve katılımcıların bu alandaki yetkinliğine dikkat çekti.
Öz, " Çeşitli çevrelerce son birkaç yılda dillendirilmeye başlanan ancak bizim uzun zamandır söylediğimiz anlattığımız bir şey var. Bu da Türkiye'nin beka meselesi. Türkiye'nin sözde çözüm süreci ile büyük Orta Doğu Projesi ile sokulduğu yolun aslında sıkıntılı bir süreç olduğuna işaret etmiştik." dedi.
"Son dönemlerde topluma din adamı olarak lanse edilmiş insanlar fetvalar veriyor, kaynaşmalara neden oluyor." ifadesine yer veren Öz, istişare kurulları oluşturarak alanında uzman kişilerden en iyi şekilde yararlanarak bunun önüne geçilebileceğini belirtti.

ONAT: LİYAKATSİZ SADAKAT İÇİNDE İHANETİ BARINDIRIR

Açık oturumu hem yöneten hem de konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. Hasan Onat, "Konunun üç temel boyutu var: Tarihî arka plan ile alakalı boyut, sosyolojik boyut, hukuki boyut.”diyerek, cemaat ve tarikatların dinde yerlerinin neresi olduğunu, mezhep ve tarikat oluşumları meşruiyetlerini nereden aldıklarını ve bu oluşumların önünün nasıl açıldığından bahsedeceğini söyledi. Mezhep, cemaat tarikat ve benzeri oluşumların dinin asli unsurları olmadığını, bunların dinin anlaşılma şekiller olduğunu ifade eden Onat, temel sorunun bu tür oluşumların kendilerini dinin yerine koyması olduğunu kaydetti.
Onat, "Osmanlı bir kayıt devletiydi. Osmanlı nerede, ne kadar ne tür cemaat var hepsini bilirdi ve bunlar daima kayıt edilirdi. Ancak bugün devletin elinde hiçbir cemaatin kaydı yok." görüşüne yer verdi.
"Türkiye'de hangi bu tür yapılanmanın hukuki zemini var?" diye soran Onat, FETÖ meselesinde bocalanma nedenini de hukuki zeminin olmamasına bağlayarak, "Devlet, bu tür oluşumları iki açıdan denetlemeli. Bir, bu oluşumlar kanunlara uygun bir şekilde yürüyorlar mı? İki, bu oluşumların kaynakları neler, nasıl harcamalar yapıyorlar? Devletin bu tür oluşumlara alan açmaması gerekir. FETÖ bu şekilde bir bela hâline geldi. Çünkü devlet alan açtı." diye konuştu.
Devletin belli gruplara aidiyetten dolayı liyakatsiz alımlar yaptığını, terfi verdiğini söyleyen Onat, "Liyakatsiz sadakat içinde ihaneti barındırır." ifadesine yer verdi.
"Çeşitli belediyelerin bir takım gruplara arsa verdiği, bina tahsis ettiği gibi haberler çıkıyor. Buradan anlıyoruz ki devlet bu tür oluşumlara alan açmaya devam ediyor." diyen Onat, "Bu tür oluşumlara yer açmak, devletin bekasının tehlikeye düşmesine neden olur." şeklinde konuştu.
Onat, çözümün ise Osmanlının vakıf tecrübesinden yararlanılması, Türkiye'nin dernek tecrübesini iyi kullanması ve Batı'nın sivil toplum tecrübesinden yararlanılması olarak üç başlık altında toplanabileceğini söyledi. Onat, "15 Temmuz'dan gerekli dersin alındığını düşünmüyorum. Daha önce bir televizyon programında da söylediğim gibi FETÖ meselesi anlaşılmak isteniyorsa işe Nurculuktan başlanmalıdır. Tarikat ve benzeri yapılanmaların arka planını iyi okumak gerekir. Tasavvuf ile tarikatın ayrımı iyi yapılmalı. Tasavvuf muazzam bir  birikimdir. Ama siz tutup da İbn-i Arabi'nin her söylediğini vahiy gibi algılarsanız sonuçta karşınıza FETÖ'ler çıkar." diyerek sözlerini tamamladı.

KUTLU: İSLAM; İMAN, AHLAK, İBADET VE MUAMELATTAN OLUŞUR

Prof. Dr. Sönmez Kutlu, İslam temelde dört şeyden yani "iman, ahlak, ibadet ve muamelat"tan oluştuğunu kaydederek, şunları belirtti:
"Geçmişte ortaya çıkan İslam düşünce ekolleri bu alanlarda fikir beyan ediyorlardı. Fakat hepsi kendi alanını biliyordu. Mesela Türk dünyasında ahlakı Yesevilik temsil eder. Türk tasavvuf tecrübesinde cinsiyet ayrımcılığı üzerinden bir dindarlık oluşturulmamıştır ve zaten bu hiç istenmemiştir. Türk düşünce hayatında tasavvuf asla bir kalıba sıkıştırılmak istenen bir şey olmamıştır. Mesela Pir-i Türkistan deniyordu. Bugünkü gibi belli bir kalına sıkıştırılmış,  belli bir grubun şeyhi değildi. Safiyyüddin'e Pir-i Türk denirdi. Bunlar bütün Türk toplumuna hitap ederdi ve tüm Türk toplumunun ortak değeriydiler. Geçmişte sufiliğin üç temel görevi vardı. Bunlardan birisi ahlakın yükseltilmesi. Yani bireysel ilişkilerde İslam'ın ahlak anlayışını ön plana çıkartarak dindarlıkta, amellerde, medeni ilişkilerde ahlakı öncelemek. İkincisi hakaiki diniyeyi intişal. Dinin gerçeklerini insanların anlayabileceği bir şekilde insanlara anlatmak. Üçüncüsü de İslam toplumlarının, Müslümanların birlik ve beraberliğini sağlamak."
Kutlu, Ahmet Yesevi'nin toplumun mağdur düşmüşlerini insanlık onuruna yaraşır bir şekilde yaşama hakkı tanımak için birtakım ilkeler koymaya çalıştığını ifade ederek, şunları söyledi:
"Türk tasavvuf anlayışında akıl asla reddedilmiyordu. İnsana saygı göstermek, akla ve ilme önem vermek son derece önemliydi. Ahmet Yesevi, Semerkand ve Buhara'da Maturidi-Hanefi medreselerde eğitim görmüş ve sonrada işin ahlaki boyutuyla dindarlık boyutunu konargöçer insanlara aktarmaya çalışmıştır. Divan-ı Hikmet'te de şöyle diyor: 'Ben burada ayet ve hadislerden anladığımı size aktarıyorum.' Burada akıl vardır. Bugünkü gibi ilham falan almamıştır. Ahmet Yesevi, doğrudan doğruya aklıyla Allah'ın vahiylerine muhatap olmuş ve oradan çıkarttığı gerçekleri ortaya koymuştur. Maturidi'nin eserlerinde de hikmet vurgusu öne çıkar. Hikmetin bir anlamı da bir şeyi olması gereken yere koymak, hak sahibine hakkını vermektir. Ve aslında bunun özeti adaleti gözetmektir. Gerek Ahmet Yesevi ve daha sonrasında Türk toplumlarında yaygınlaştığı dönemde Yesevilik, insanlara azabı anlatmıştır ama aynı zamanda daima insanları ümitvar kılmaya çalışmıştır. Çünkü insanları günahkârlık psikolojisine sokarsanız o insanlarda marazi durumlar ortaya
çıkar."

BUGÜNKÜ TASAVVUF ANLAYIŞINDA İNSANLAR KENDİLERİNİ BİRİNE BAĞLİYOR

Kutlu, Türk tasavvufunun insan-ı kâmil konusunu bir anda olup biten bir özellik olarak görmediğini belirterek, şunları kaydetti:
"Hz. Muhammed'in hayatına da baktığımızda, Hz. Muhammed bile 23 yıllık dönemde Allah tarafından terbiye edildi ve ahlakı geliştirilmek suretiyle büyük bir ahlaka sahip olmasına rağmen Allah onu zaman zaman uyardı. Kâmil, kemale erme süreci devam eden demektir. Ahlaklı olmak olup biten bir süreç değildir. Maalesef bugünkü tasavvuf anlayışında insanlar kendilerini birine bağlamakla, birkaç tesbihata hasrederek ahlaklılığı olup bitmiş bir hadise olarak görüyorlar. Bugün yaşanan marjinalleşmiş tarikat dindarlığında kadın bir cinsel nesne gibi kabul edilmektedir. Erol Güngör'ün de dediği gibi 'Akıllı olmak ahlaklılığı doğurabilir.  Aklını kullanmayanlar ahlaklı olamaz.' Yesevi geleneğinde ve Türk toplumlarında genelde ahlak kısmı, ibadet ve inanç konularıyla ilişkisi açısından değerlendirildiğinde hiçbir zaman bir sufi itikat kitabı yazmaz. Sufinin işi insanların itikadını ölçmek değildir. Aslında sufilerin meşrebi geniştir. Bu sözden sufilerin, günahkâr insana, yetime, yoksula, kimsesize gel diyecek kadar geniş bir felsefeye sahip olduğunu anlamamız gerekir. Ancak günümüze gelindiğinde, sufilik itikadı, fıkhı kontrol etmeye başladı. Durum böyle olunca ahlak zabıtası  gibi davranmaya başladılar. Yesevi geleneğinde, insana kâfir bile olsa çok büyük bir önem verilirdi. İnsanın kalbini incitmek, Allah'ı incitmek olarak görülüyordu. Yunus'ta da Kâbe'yi yıkmak gibi görülüyordu. Bugünkü gibi, ekranlarda birilerinin adını zikrederek, onun hakkında en neciz en rezalet kelimeler kullanarak insanları tekfir etmek sufilik tarihimizde asla yok."
Kutlu, konuşmasını Mehmet Âkif Ersoy'un "Sürdüler Türk'e tasavvuf diye olgun şırayı." sözleriyle tamamladı.

KİRMAN: DEVLET BU OLUŞUMLARA KARŞI REGÜLATÖR OLMALI

Prof. Dr. Mehmet Ali Kirman, "Bu oluşumlar dinî bilgi boşluğundan besleniyorlar. Çünkü, dinî bilgisi olmayan insanların dinî yönden maniple edilmeleri son derece normaldir. Eğer çocuğa ailede, okulda dinî bilgiler verilmezse çocuk bu bilgi boşluğunu başka yerlerde telafi etme yoluna gidiyor. Birde duygu boşluğu olayı var." diye konuştu.
Kirman, bu tür oluşumlara "yamalı bohça" tabirinin tam anlamıyla oturduğunu ifade ederek, şunları söyledi:
"Bu tür oluşumlar kendilerine bu kadar rahat taraftar toplayabiliyorsa burada ilk suçlu ailedir. Çünkü dinî bilgi boşluğunun ilk sorumlusu ailedir. Duygu boşluğunun oluşmasının nedeni de çocukların çok özgür bir ortamda yetişmesidir. Çocukların, gençlerin özgür bir ortam ihtiyacı kadar otorite ihtiyacı da vardır.  Başıboş özgürlük gençleri rahatsız ediyor ve bir otoriteye, karizmatik lidere ihtiyaç duymalarına sebep oluyor. Bu tür oluşumlarda bu ihtiyacı dolduruyor. Türkiye'de bir din piyasası oluştu. Dini, mistik fonksiyonlar üstlenerek bir şekilde  sosyalizasyon yapan bu oluşumlar zamanla hastaneler açtı, okullar açtı, zamanında yasak gördükleri futbol alanında transferlere sponsor oldu yani seküler fonksiyonlar geliştirdiler. Bu kaymayı saptayacak yöneticilerden yoksun olmamız yüzünden bugün bu durumdayız. Devlet böyle oluşumlara karşı regülatör görevi görmelidir."

ARICI: SOSYAL DEVLETİ HAYATA GEÇİRİP ETKİN DENETİM YAPILMALI 

Prof. Dr. Kadir Arıcı, "Cemaatler, şahıs topluluğu niteliğinde kuruluşlardır. Ancak hukuken yoklar. Bunlar hem kültürel hem sosyal hem de iktisadi dayanışma kuruluşları durumundalar. Bunlar toplumdaki tüm eksikliklerden faydalanarak hayat buluyorlar. Bu cemaatlerin, tarikatların günümüzde olduğu gibi tarihte de iktidara ortak olma mücadeleleri var. Bunlar bir güç oluştururlar ve bu gücü daima maksimize etmeye çalışırlar. Güçleri yeterse devleti etkileyip, devleti yönetmeye de kalkarlar. Hâlbuki demokratik sistemde devleti yönetmeye talip olmanın yeri siyasi partilerdir." dedi.
Bugünkü dinî kuruluşların artık dinî amaçlı kuruluşlar olmadığını ve bu kuruluşların dinî tandanslı baskı grupları hâline geldiğini kaydeden Arıcı, demokratik sistemde baskı gruplarının aynı zamanda menfaat grubu olduğunu hatırlattı.
Arıcı, şu değerlendirmelerde bulundu:"Bu baskı grupları ya iktidar olmasını istedikleri partiyi desteklerler ya iktidarı desteklerler ve kendi çıkarları doğrultusunda kararlar çıkmasını sağlarlar. Siyasi partiler bugünkü cemaatleri oy depoları olarak görmektedir ve bu oy depolarını ele geçirmeyi arzulamaktadır. İktidara gelindiğinde de bu oy depolarını kullanmanın bir faturası ödenmek durumundadır. Bu mekanizmanın suistimalini engellemek için birtakım tedbirler almak gerekir. İlk olarak kayıt dışılık ile mücadele edilmesi ve kayıt dışılığı engellemeye yönelik politikalar geliştirilmesi gerekir. Yani vatandaşlık kültürünün geliştirilmesi lazım. İkinci olarak kişiliği geliştirmemiz lazım. Unutulmamalıdır ki; FETÖ bir devşirme hareketidir."
Cemaatleri kapatmanın bir çözüm yolu olmadığını da vurgulayan Arıcı, "Cemaatlerin zararlı faaliyetlerini engellemenin yolu hukuk devleti ilkesinin doğru düzgün bir şekilde hayata geçirilmesinden geçer. Bunun yanında bürokrasi bir an önce kendine getirilmelidir. Sosyal devleti hayata geçirilmelidir. En önemlisi de bir an önce etkin bir denetim sistemi tesis edilmelidir." görüşüne yer verdi.