TÜRK DEVLET GELENEĞİ, MİLLİYETÇİ HAREKET VE ALPARSLAN TÜRKEŞ

24 Mart 2018 11:56 Abdullah Cüneyt KÜSMEZ
Okunma
1118
TÜRK DEVLET GELENEĞİ, MİLLİYETÇİ HAREKET VE ALPARSLAN TÜRKEŞ

TÜRKDEVLET GELENEĞİ, MİLLİYETÇİ HAREKET VE ALPARSLAN TÜRKEŞ

Dr.Abdullah Cüneyt KÜSMEZ

1.     Türk Devlet Geleneğinde Milliyetçi Hareket:

         Türklerde devlet, millet kavramı ile bütünleşik ve onun ayrılmaz bir parçası olmuş ve millet, devletin esas kurucusu ve sahibi olarak görülmüştür. Milletin yönetimi ise Tanrıdan alınan devlet kurma gücü ile birleşmiş ve eğer doğru kullanılmazsa Tanrı tarafından bu gücün geri alınacağına inanılmıştır. Bir bakıma tanrıdan alınan ilahi güç ile devlete son şekli verilmiştir. Bunun en güzel örneği,İl-Teriş Kağan’ın Göktürk Devleti’nin kuruluşundaki diğer Türk boylarını hâkimiyeti altına almasında dikkate değer bir durumdur.[1] Hakanın şahsında beliren devleti kurma gücü, kutsal bir inancın bir temsili olan “kut” ile ifade edilmiştir. Kut’un sahibi devletin de sahibidir. Bu, Kül Tigin ve Bilge Kagan yazıtlarında “Tanrının irade ettiği vekendi devleti var olduğu için” hakanların tahta çıktığı vurgusunda görülür.Aynı zamanda kut kelimesi devlet, ikbal ve saadet anlamlarına gelir.[2]

 

         Hükümdarlık yetkisinin Tanrı tarafından bağışlandığı, Türk kağanlarının ünvanlarında da görülür. Böylelikle Tanrının manevi gücünü şahsında bulan kagan, devletine karşı da kutsal bir sorumluluk taşımış olur. Türk devleti somut bir varlık olmasına rağmen Tanrıdan alınan bu yetkilerin gökten yere doğru indiğine inanılır ve sağa-sola, öne-arkaya mevkiler dağıtılmak suretiyle devlette hiyerarşik bir yapılanma sağlanmış olurdu. Kaganda vücut bulmuş yetkilerin verdiği bu karizmatik hâkimiyetin başka bir özelliği de liyakatın esas olmasıdır.[3]

 

         Eski Türkçede İl siyasi bakımdan müstakil, düzenli teşkilatlı devlet demektir. Ordu sistemi ve merkezden idare edilen teşkilat sayesinde Türk birliği sağlanmaktadır. Türk devlet varlığı bağımsızlık, toprak, millet-halk ve kanununsurları[4] ile Türk tarih felsefesinde yer alan ve devlet olmanın üç olgusunu ifade eden “dayanışma, düzen ve mücadele” olgusunda taşıdığı görülür. Yani dayanışmayı millet-halk, düzeni kanun ve toprak,mücadeleyi ise bağımsızlık temsil eder.

 

         Bağımsızlık,sadece devleti yönetenin isteği değil aynı zamanda halkın da ortak bir arzusudur. Türk gruplarının her gittiği yerde beylik, hanlık gibi hür ve müstakil siyasi teşekküller kurması bunun göstermektedir. Her zaman yerdeğiştirme imkânına sahip olması, gruplar halinde bozkıra yayılması ve savaş için kolay seferber olabilmesi onun mücadeleci yönünü de izah eder.Mücadelesini verdiği toprak ise ülkesi olmuştur. Toprak hakanın mülkü olmayıp devlet arazisi ve halkın ortak mülküdür. Halk ise her konuda devlette eşittir ve kölelik bulunmaz. Dolayısıyla halk da hak ve hürriyetini başında bulunanlardan isteyecektir. Böylece kurulan düzen “Töre” olarak belirlenmiş ve Türk toplum hayatının ilk biçimleri ortaya çıkmıştır.[5]

 

 

 

 

a.  Milliyetçi Hareketin Kaynağı Olarak Kültür ve Medeniyet;

                Türk toplum hayatının fertler arasında aynı zamanda devlet ile olan ilişkisinde yukarıda belirtilen bu üçlü olgu kaynağını sürekli olarak kendi kültür ve medeniyetinden alır.  Daima canlı ve üretkendir. Günümüzde bunun son şekli Milliyetçi Harekettir. Bu çerçevede Milliyetçi Hareketin günümüz toplum hayatına yansımasının tarihi gelişimi ve mevcut durumu incelenecektir.

                Her iki kavramın tanımında, hersosyal bilim alanının kendi bilgi çerçevesine sadık kalması ve anlatılmak istenilenin o bilim dalı ile bağlantılı olması nedeniyle çoğunlukla ortak bir ifadeye ulaşmak güç olur. İfadedeki güçlük, bu iki kavramı en çok kullanan disiplinler olarak, tarihçilerin anlatımı ile eskiden nasıldı şekliyle geçmişte; siyaset bilimcilerinin anlatımı ile hâlen nasıldır şekliyle bugünde;toplum bilimcilerinin anlatımı ile de daha iyi bir toplum için gelecekte kalır.Bir de buna ideolojik yaklaşımlarla yapılan anlatımlar dâhil olduğunda tanım bütünlüğü olmadığı gibi anlam bütünlüğü de sağlanamaz.

                İkincibir güçlük alanı ise her iki kavramın birbirinden bağımsız incelenmesi ve ifade edilmesidir. Hâlbuki insanın varlığı ve varlığının söz ve davranışları ile anlam bulması gibi aralarında sıkı bir bağ vardır.

                Kültürkelime anlamı olarak; “Tarihi, toplumsal gelişimi içerisinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü.”[6]dür.

                İnsanın ilk ve temel ihtiyaçlarının kültürün oluşmasındaki katkısı düşünüldüğünde biraradaki fertlerin veya grupların bir kalabalık olarak değil karşılıklı ilişkileri olan, dayanışma zorunluluğu bulunan, bu ilişkilerden etkilenen,ilişkiler sonucunda yeni âdetler, gelenek ve töreler yaratan ve bunları geliştirerek ahenkli bir biçimde tutan ve sonucunda fikir, duygu, düşünce ve tutumları ile farklılık yaratan bir özelliğin ortaya çıkma durumudur. Böylece şekil almış davranışlar olarak özetlenebilir.[7] Kendine has ve ilk olması,başka kültürler ile ilişki içerisinde olsa bile bağımsızlığını koruması onun entemel özellikleridir. Kısacası bir milletin sahip olduğu maddi ve manevi değerlerinin genel tutum ve davranış haline dönüşmüş hali ile diğer milletlerden ayırt eden bir yaşam biçimidir.

                Medeniyet ise kelime olarak anlamı; ”Bir ülkenin,bir toplumun, maddi ve manevi varlıklarının fikir, sanat çalışmaları ile ilgili niteliklerinin tümü”[8]dür.

Daha geniş bir anlam taşır ve kültürün aksine etkileşime açık olması nedeniyle milletlerarasıdır. Ancak medeniyet de kendine has özellikler taşır. En önemlisi kültürdür ve medeniyetin asli unsurudur. Bir başka ifade ile her ne kadar etkileşime açık olsa da medeniyeti çizgisinde tutan ve ona biçim veren kültürdür. Aynı gelişmişlik düzeyinde birçok milletin toplumsal hayatının ortak bir bütünü ve aynı zamanda yöntemler ve kişisel iradelerle oluşan toplumsal olayların bütünüdür.[9]

 

Kültür,medeniyetin asli unsuru olarak görüldüğünde temsil ettikleri toplumla birlikte zaman ve mekânın gereklerine uygun olarak sosyal değerler yaratır ve gelişirler. Fakat öz değerini kaybetmeden “Ana-kültür kalıbı” olarak belirli bir karakter halinde devam eder.[10] Bu ise kök kültürdür.

Genel bir insanlık medeniyetinin kabulü ile bu medeniyetin içerisinde her devletin tarihinden getirdiği ve bugünle yaşattığı kendine has kültürü ve o kültürün kök benzerleri ile meydana getirdiği kendi medeniyeti olur. Medeniyetine hayat veren kendi kök kültürüdür. Dolayısıyla kültürüne zarar vermeden, kök kültürünü bozmadan etkileşimi sadece medeniyet ölçüsünde ve maddi unsurlara dayalı olarak yapmasında bozucu bir durum olmayacaktır. Örneğin;

A

 

KÖK KÜLTÜR

MEDENİYET

(A) Medeniyeti kendi kök kültürü ile beslenir. Dinamik bir yapıya sahiptir ve köklerinden aldığı özellikleri geliştirerek kendi medeniyetine şekil verir. Kök kültürün muhafazası esastır.Diğer medeniyetlerin temelini oluşturan kültürlerine kapalıdır. (Şekil-1’de gösterilmiştir.)

 

A

D

C

B

E

 

MEDENİYET

KÖK KÜLTÜR

 

KÜLTÜR

MEDENİYET

 

MEDENİYET

 KÜLTÜR

 

KÜLTÜR

MEDENİYET

 

 KÜLTÜR

MEDENİYET

ŞEKİL-1

 

 

 

 

 

 

 

 

 


  

(A)     Medeniyeti kendi kök kültürünü koruyarak diğer medeniyetlerle etkileşime girebilir.Etkileşimin sınırını, kültürüne zarar vermeye ve bozmaya fırsat vermeyecek ölçüde tutar. Bu nedenle doğrudan kültür etkileşimi olmaz. Eğer medeniyet etkileşimi yerine kültür etkileşimi başlarsa toplumda yapısal bozukluk,çok kültürlülük, küresellik gibi kök kültürü aşındırma başlar ve yok oluş hızlanır. Etkileşim sadece medeniyet ölçüsündedir. (Şekil-2’de gösterilmiştir.)

ŞEKİL-2

 

 

 

 

 


c.   Milliyetçi Hareketin Batının Tahakkümcü Medeniyet Anlayışına Karşı Gerçekçiliği;

Dünya medeniyetinde üstünlük sağlamak, yöntemleri ve anlayış bakımından farklılık gösterir. IX ve X. yüzyıllar boyunca Türk kültür ve medeniyetinin de katkısıyla gelişmesinin en geniş boyutlarına ulaşan İslam medeniyeti[11] ile 14. yüzyıl ve 19.yüzyılda onun temsilcisi olan Türk medeniyeti Dünya medeniyetinin üç kıtada maddi ve manevi unsurları ile düzen sağlayıcısı olmuştur. Ancak Batı,aydınlanma olarak adlandırdığı bir düşünce tarzıyla aklı ve bilimi ön planda tuttuğunu ifade ederek 13.yüz yıl sonlarından itibaren başladığı maddi kaynakların ele geçirilmesi maksatlı kolonileştirme ve sömürgeleştirme gayretleri 19. yüzyıla kadar sürmüş[12] ve sonrasında ise elegeçirme ile birlikte değiştirme, kullanma ve aynileştirme gayretleri ile emperyalizme dönüşmüştür. Karşılıklı ilişki ve hoşgörünün olmadığı emperyalizm,maddi kaynakların sağladığı güç ve baskı ile kendi dışında nitelendirdiği medeniyetlere hâkim olma veya kontrol etme amacındadır.

Aslında Batı, aydınlanmanın bir doğal sonucu olarak gördüğü ve kendince tanımladığı aklın sonucu olan medeniyet ölçülerini, kendi dışındakiler için baskı ve zor olarak kullanmıştır.[13] Hatta bunu, üzerinde yaşadığı toprakların asıl sahiplerini ötekileştirerek[14] gerçekleştirmiştir.

                Çağımızda sömürgecilik büyük ölçüde sona erse de emperyalizm olarak belirli siyasal,ideolojik, ekonomik ve toplumsal uygulamalarla varlığını sürdürmektedir. Bazı ülke ve halkların tahakküm altına alınması ve tahakkümle bağlantılı bilgi biçimlerinin gerektirdiği hatta istediği düşünceyi de içeren etkileyici ideolojik oluşumlar tarafından desteklenmesi ve harekete geçirilmesi devam etmektedir.[15]Bu etkileyici ideolojik oluşumların faaliyet sahası kültür alanları olmakta ve bozulması ve ele geçirilmesi ile kendini göstermektedir. Kontrol edilemeyen,ele geçirilemeyen medeniyetlerin ve devletlerin doğal olarak gösterdikleri direnç ve mücadeleyi de bazen karşılıklı ilişkiler düzeyinde olsa bile bir medeniyetler çatışması[16] olarak sunan baskıcı batı düşünce tarzı bu görüşünden henüz vazgeçmiş değildir. Sadece maddi yönde gelişmiş batı medeniyeti aslında beraberinde zihni bir gerilemeyi de getirmiştir. Böylece doğu medeniyetlerini kavrayamadıkları gibi Avrupa OrtaÇağı’nı da anlamaktan giderek uzaklaşmaktadır. Böylelikle kendileri ve medeniyetleri hakkındaki yüksek kanaatlerine rağmen dünyanın geri kalanındaki hâkimiyetlerinin kesin bir şekilde sağlanmış olmaktan uzak bulunduğunu, bununön görülmesi ve haliyle de önlenmesi imkânsız bazı olaylara bağlı olduğunu iyi görememektedirler.[17]

 

 

Aslında genel ve soyut bir tanımla İslam ve Batı medeniyetini bir çatışma olarak görmek meydana gelen terör olaylarını da buna bir kanıt olarak göstermek Batının maddi gücünün yanısıra manevi gücünün yetersizliğini ortaya koymaktadır.[18] Medeniyetleri bir çatışma alanı olarak görmektense bir mukayese alanı olarak görmek daha anlamlı olacaktır.[19]

                Batının kendi dışındaki toplumlarla kurduğu ilişki egemenlik ilişkisine dayanmakta ve yayılmacılığı bunun doğal sonucuymuş gibi görülerek medeniyetin ve evrensel gerçeği taşıma yükümlülüğünün yerine getirilmiş olduğu düşünülmektedir. Ayrıca bunu bir de hıristiyan misyonerliği ile birleştirince medeniyet ilişkileri tek yönlü ve çıkmaz bir duruma girmektedir.[20] Bu anlayışın karşısında tarihten aldığı yüksek değerleri ve kök özellikleri ile Türk kültür ve medeniyeti varlığı ile karşı durmakta ve bunu “Milliyetçi Hareket” ile sağlamaktadır.

 

ç.   Milliyetçi Hareketin Türk Cihan Hakimiyeti Anlayışı İle Ülkücülüğü

                Türkkültür ve medeniyeti kendi içerisinde birbirini tamamlar.[21] Özünü teşkil eden kök kültür, Orta Asya’da oluşmuştur. Orta Asya’nın tarih öncesi Yontma Taş Devrine kadar gitmektedir. M.Ö. 5000 yılları olarak tarihlendirilen bu devirde genellikle ormanlık alanlardaki yaşam, M.Ö. 4000 yılları sonlarına doğru bozkıra kayarak Maden Devrine ulaşmıştır. Özellikle Türklerin ilk atalarına (Proto–Türk) ait bulgular, iki çağa ait Orta Asya’da yaşam örnekleridir.[22] MÖ.3000’den itibaren ise Altay dağlarında Oğuz tipinde bir ırkın varlığının tespiti[23] ile şekillenmiştir.Yapılan arkeolojik araştırmalar neticesinde meydana çıkarılan buluntu ve kalıntılar, bölgenin adı ile anılan kültür çevreleri şeklinde ifade edilmiştir.Bu kültür çevrelerinde (Anav-M.Ö.4000-1000,Kelteminar-M.Ö.3000, Afenesyova-M.Ö.3000-1700, Andronovo-M.Ö. 1700-1200,Karasuk-M.Ö.1200-700, Tagar-Taştık-M.Ö.700-100) bulunan arkeolojik kalıntılar Türklerin ataları ile doğrudan ilgilidir.[24]

                Birçok Türk boyları ile Orta Asya’nın geniş bozkırlarında görülmeye başlayan bu medeniyetin M.Ö. 3000’de tespit edilen çizgili süslü seramikleri bütün Orta Asya’yı kaplamış ve M.Ö. 2000 başlarında Sibirya ile Çin’e yayılmış ve Ukrayna’da da görülmüştür. Yine M.Ö.1600-1500 yıllarında Asur-Babil etkisi taşıyan hayvan tasvirlerini gösterir altın ve gümüş heykelcikler oldukça eski bir sanatın varlığını ortaya koymaktadır.[25] Diğer taraftan tarımdaki ileri seviye Türkistan vadilerinde M.Ö. 6000’lerde buğday ve arpanın bilindiği ile anlaşılmıştır. Hâlbuki M.Ö. 2700 yılına ait bir kaynakta buğdayın Çin’de olduğu tespit edilebilmiştir. Hatta bir buğday cinsinin Çinliler tarafından Hunlardan alındığı Çin kaynaklarında geçmektedir.[26] Aynı şekilde bilinen en eski Türkçe kelime olan Abar (AvarTürkleri)kelimesi, M.Ö. 2600’deki Yunan kaynaklarında geçmektedir. [27] Bu kaynaklara ilave olarak, Türk Tarihinin diğer bir önemli kaynakları;

                (1)         Kitabeler, [Kök-Türk Yazıtları (Bilge Kagan Yazıtı, Köl Tigin Yazıtı,Tonyukuk Yazıtı, Ongin Yazıtı, Köl İç Çor Yazıtı, Bugut Yazıtı, Çoyr Yazıtı,Hoytu-Tamır Yazıtı, Uybat III Yazıtı); Uygur Yazıtları (Aru-Han Yazıtı, Sevrey Yazıtı, Şine Usu Yazıtı, Terhin Yazıtı, Tez IIYazıtı, Karabalgasun Yazıtı, Suci Yazıtı, A-Çor Yazıtı, Şivet Ulan Yazıtı,Altın Köl II Yazıtı); Türgiş Yazıtları (UybatI Yazıtı, Tuba III Yazıtı, Talas XI Yazıtı); Altı Bag Bodun Yazıtları (Bay Bulun II Yazıtı, Uyuk-Tarlak Yazıtı,Kemçik Kayabaşı Yazıtı); Oguz Yazıtları (Hangita-HatYazıtı, Barlık I Yazıtı); Kümül Yazıtları (Kejilig Hobu Yazıtı, Kızıl Çıra II Yazıtı); Az Yazıtları (Bayan Kol Yazıtı, Mugur-Sargul Yazıtı);Peçenek Yazıtları, Bulgar Yazıtları, Sek-El Yazıtlarıdır.]

 

                (2)         Seyahatnameler, [Çin ve Batı kaynakları ile seyyahların bilgi ve görgülerini yazdıkları (Hsüan Tsang Seyahatnamesi, WangYen-te Seyahatnamesi, Tamim İbn Bahr Seyahatnamesi, İbn Fadlan Seyahatnamesi, Plano Carpini Seyahatnamesi, WilliamRubruquis Seyahatnamesi, Marco Polo Seyahatnamesi, İbn Batuta Seyahatnamesi,Roy Gonzales de Claviyo Seyahatnamesi, Gıyaseddin Nakkaş Seyahatnamesi)önemli yer tutmaktadır.[28]]

                (3)         Destanlar, [Türk Tarih Felsefesine ve düşünce hayatının oluşmasına katkı sağlayan bir başka bölüm ise Destanlar, bir nevi halk tarihidir ve yaşantının duygu ve düşüncelerini kapsar. Bunlar, Oguz Kagan Destanı, Türklerin Türeyiş ve Ergenekon Destanı, Tölöslerin Türeyiş Destanı, Sır Tarduş Boyunun Yokoluş Destanı, Uygurların Türeyiş ve Göç Destanı,Kimek Destanı, Başkurt Destanları, Alp Er Tonga Destanı, Hun Liu Yuan Destanı,Ata İllig Destanı, Çor Destanı, Dede Korkut Hikâyeleridir.[29]] olup bu kaynakların tamamında Türklerin savaşma kabiliyeti, teşkilatçılık ve öngörüsü yer alır.

M.Ö.2000’lerde yaşamış ve tarihi hatıralarını yazmış Çinli yazar Sih-ma, bu durumu şöyle açıklar: ”Her yerde zafer kazanan Çin silahları (ordusu), neden göçebeleri ortadan kaldıramıyor? Bu soruya yine kendisi yaşadığı zamana göre son derece zekice cevap vermiştir: Çin’in coğrafi yerleşimi, iklimi ve rölyefleri ile Orta Asya’nın coğrafi şartları farklı olduğu için Çinliler Hun Bozkırlarında yaşayamazlar, Hunlar da Çin’de yaşayamazlar. Bu yüzden insanlar farklı halklara sahip ülkeleri fethedemezler.”[30]Aslında bu Çinin Türkler karşısındaki çaresizliğinin bir ifadesidir.

                Türk medeniyetinin önemli bir göstergesi de Dicle ve Fırat boylarındaki medeniyetlerin yazı dilinde rastlanan Türkçe kelimelerin varlığıdır. Her nekadar kesin olarak geliş tarihleri bilinmese de Sümerlerin M.Ö. 6000 yıllarında Kafkas ve İran’ın kuzeybatısı yolu ile bu bölgelerde yurt edinmesi ve onlardan sonra Elamların bu bölgelere yerleşmesi Türk medeniyetinin Orta Asya ile sınırlı olmadığının kanıtıdır.[31]

                Türk Tarihinin belli bir topluluk tarihi olarak değil Türk adını taşıyan ve özel adlarla da olsa Türklerin çeşitli bölgelerde ortaya koyduğu tarihlerin bütünüdür.[32]Türk kültürünün bu tarihi kökenleri kurduğu devletler ile de sağlam bir yapıya kavuşmuş, aralık ve kesinti olmaksızın günümüze kadar ulaşmıştır. Batıda olduğu gibi toplumlar arası bir sözleşmeye bağlı kalmadan[33] yarattığı kendi tarih felsefesi içerisinde geliştirdiği “dayanışma,düzen ve mücadelesini” ahlâk ile tamamlamıştır.[34] İslamiyet ise bu güzelahlâkın ifadesi olmuştur.

Aynı zamanda felsefileşmiş bir medeniyetin yürütücüsüdür. Buna sahip bir toplum olarak tarihe yön veren bir güce sahiptir.[35] Bu husus, Orhun Yazıtlarında yer alan Türk Hikmetinin nizama ait esaslarında çok açık bir şekilde görülür: ”Âlemin nizamı iki zıt kuvvetin arasındaki ahenk ve imtizaçtan doğmuştur. İnsan bu imtizacın ürünüdür.İnsanların saadeti, dünya cennetleri ve milletler arasındaki sulh bu ahengin devamına bağlıdır.”[36]

                Bu idare, gök ve yerin birbirinden ayrılmadığı bir bütün ve birlik olduğu Dünya’da, hâkimiyet ve hakan birlikteliği[37] ile toprak ve insan unsurunu da içine alan “Türk Cihan Mefkûresini”ifade eder. Türkler tarih sahnesine çıktıklarından beri Şamani ve İslam devirlerinde tek Allah inancına bağlı kalmış, Tanrının mümtaz bir kavmi olduklarına, onun kendilerini koruduğuna ve bu nedenle de Dünya Nizamını kurmaya memur olduklarına inanmıştır.[38] Milliyetçi Hareket Batının tahakkümcü medeniyet anlayışına karşı gerçekçi, kök kültüründen aldığı Türk Cihan Hâkimiyeti hedefi ile ülkücüdür. Hem ülkücü hem gerçekçi olması Milliyetçi Hareketin vazgeçilmez ve biri birinden ayrılmaz parçalarıdır. Bu düşünüş Milliyetçi Hareketin Türk Devleti’nin kuramsal ve kurumsal yapısının meydana gelmesindeki katkısını da ortaya koyar.

 

2.  Milliyetçi Hareketin Türk Devleti’nin Kuramsal ve Kurumsal Yapısındaki Yeri;

İnsan ve toplumun, aralarındaki ilişkilerin ve bu ilişkilerin insanoğlunun başlangıçtaki tutum ve davranışlarından günümüze kadar gelen örgütsel ve kurumsal davranış biçimlerive etkileyiş şekilleri bakımından bir tarihi analizi gerektirdiğinde;birbirinden farklı kuramsal yapılar ortaya çıkar.

 

Bu kuramsal yapı ve sistemlerin büyük bir bölümünde, başta kimlik olgusu olmak üzere incelenen toplumsal durumlar,batılı toplum ve siyaset bilimcilerinin görüşlerine yöneliktir. Bunlar arasında öne çıkanlar ise fikri temelleri, Auguste Comte, Emile Durkheim, Max Weber,Karl Marks, Georg Simmel ve Herbert Spencer gibi düşünürler tarafından oluşturulmuştur. Genellikle makro seviyede ele alınan bu kuramlar, bütüncül sistem kuramları, analitik-soyutlamacı kuramlar, çatışmacı kuramlar ve işlevselci kuramlar olarak görülür.[39]

 

Doğuda ise kimlik olgusu ve onun toplumsal yansımaları batılı düşünürlerden asırlar öncesi felsefi olarak ilk kez İbn Haldun tarafından incelenmiş ve “asabiye tezi” ile ortaya konmuştur.[40] Aynı zamanda batının sosyolojik yaklaşımlarından çok daha önce derin bir beşeri incelemesi olan“Mukaddime” ile çığır açmıştır.[41]

 

 

 

 

 

Buna rağmen batılı yaklaşımlar daha genel kabul görmüş ve tamamının açıklamaları, kapitalizm veya sınıf çatışması üzerinden yapılmıştır. Sonuçta feodalizmin çöküşü ile ortaya çıkan ulus-devlet yapıları, 18.yy’da başlayan modernizm ile birleştirilmesi sonucu ortaya çıkan tek yanlı bir anlatıma dönüşmüştür. Bu Türk toplum düzenini anlatmaktan uzaktır. Nitekim Batı da yönetilenler yöneten için Türklerde ise yöneten yönetilenler içindir.[42]

 

                Toplum bilim araştırmaları ve incelemelerinde hâkim olan bu makro sistem analizler,dünyadaki toplumsal olaylara bakış açısında ve toplumsal değişimlerin anlaşılması ve yönlendirilmesinde de kullanılmaktadır. Daha da ileri bir safhaya geçerek batının zayıf veya bağımlı devlet olarak tanımladığı devletlerin biçimlendirilmesinde birer “danışma alanı” görevi görmektedir.Bugüne kadar batının çizdiği bu perspektif üzerinden okunan toplum ve onun siyasi bir yapısı olan devlet de, kökeni itibari ile batıda kültürel ve sosyalbir farklılık göstermemiş çoğunlukla beslendiği Helen, Roma ve sonrasında Hıristiyan değerleri ile bütünlük arzetmiştir. İç kabuğunu bu esaslar ile tahkim eden batı, dış kabuğunu ise kolonyal ve emperyal değerler ile örterek kapitalist bir güç duvarı ile tamamlamıştır.[43]

 

Bu oluşumun tarihi sürecine bakıldığında Avrupa’da feodal yapının yıkılması ile başlayan ulus-devlet sürecinde feodal baskı grupları nasıl kralın yanında ve onunla birlikte idiyse devletleşme sürecinde de bu kez devletin bürokratik mekanizmalarında yer alarak oluşturdukları seçkinler grubu ile yönetimdeki etkin konumlarını sürdürmüşlerdir. Dolayısıyla batının devlet yapısında sermaye ve mülkün paylaşılması üzerine kurulan bir anlaşma vardır.[44] Hatta bu 18.yy’da Fransız felsefeci Jean Jacques Rousseau tarafından “toplumsal sözleşme” adı ile kavramsallaştırılmıştır. Ancak Türk Devlet oluşumunda böyle bir anlaşmadan söz edilemez. Bunun sebebini akıncılığın ekinciliğe tercih edilmesinde aramak gerektir.[45]  

 

Batıdaki bu devlet oluşumlarının yanısıra doğu ise kültürel değerleri daha sıkı ve toplumsal yaşamda daha etkin olmasına rağmen parçalı bir görünüm sunmuş ve köklü medeniyetlere sahip olandoğu, Türk Medeniyeti, Çin Medeniyeti, Hint Medeniyeti ve sonrasında İslamiyetile daha kapsayıcı olmasına rağmen İslam Medeniyeti ile arzu edilen bütünlüğü sağlayamamıştır. Ancak batı, maddi güç ile biçimlendirdiği ve kendine askeri,ekonomik ve kültürel ittifaklarla (NATO,AB vb.) doğrudan bağımlı kıldığı devletler ile oluşturduğu statik durumu,Sovyetler Birliği’nin dağılması ile kaybetmiş ve yukarıda belirtilen toplumsal yapı sistemleri ile yeniden biçimlendirme sürecine girerek kullandığı vasıtalar(ordu, dini, ekonomik ve siyasi yasal görünümlü yasadışı yapılar, terör örgütleri, yerel sivil toplum kuruluşları vb.) çeşitlilik gösterse de amacını değiştirmemiştir. Ancak zaman zaman batının modernizm adı altında sağladığı bu maddi üstünlük, kendi içerisinde debir eleştiriye dönüşerek post-modernizm adını almış ve yeniden yapılandırılmasına yol açmıştır. Fakat kendi sosyo-kültürel yapılarını bozmadan yani Anglosakson, beyaz, hıristiyan (Katolik,Protestan ve Ortodoks inançlar dâhil) bütünleşik üçlemesinden ayrılmadan[46] yeni yöntemler geliştirebilmiştir.

 

 

 

Bu çerçevede modern ulus-devlet yapıları tahakkümcü bir anlayışla doğunun yüksek medeniyetlerine (Çin, Hint ve İran) ve geleneksel devlet yapılarına maddi güç unsurları ile nüfuz ederek bu bölgeleri uzun süre kontrol edebilmiştir. Ancak ve sadece Türk Medeniyeti ve onun koruyuculuğunda İslam Medeniyeti saldırılara maruz kalsa da batının kolonyal ve emperyal etkisine karşı koyabilmiş ve cihanşümul özelliğini sürdürmüştür. Bunun tek ve önemli sebebi Türk Devlet geleneğine bağlı sosyo-kültürel yapının asırlardır korunmuş olmasıdır.

 

Batının ve doğunun devlet kuramlarına karşılık Türk Devleti’nin kurumsal yapısı, tarihi özelliklerinden alarak meydana getirdiği kuramsal bir yapıya dayanır. Bu yapı “düzen, dayanışma ve mücadele”olgusu ile genel tarih felsefesi içerisinde kendi tanımını ve manasını bulmuştur. Nitekim siyasi olarak kolektif bir isteği, yapabileceklerini ispat edebilmeyi, temsil ettiği birliğin bölünmez ve değiştirilemez olduğu, zorlayıcı bir kuvvete sahip bulunduğu, hukuki alt yapıyı oluşturduğu ve egemenliğe sahip olduğu[47] gerçeğini kapsamına almışve ayırt edici nitelik olarak ise ahlâk ve kültürle[48] tamamlamıştır.[49] Her safhasında yer alan hareketlilik ve canlılık ayrıca millete ait olma onun milliyetçi tavrıyla birlikte dinamik olduğunu da gösterir.

 

Türk Devlet Yapısı kaynağını mitolojisive tarihinden almıştır. Türk Mitolojisi milli kültür ve değerlerin doğru anlaşılması bakımından ilk kaynaktır ve Batının çöken mitolojileri yanında halâ canlıdır.[50]Türk Devlet Yapısı tarihi gelişimi Şekil-1’de, kurumsal yapısı Şekil-2’de gösterilmiştir.

 

 

TÜRK DEVLET YAPISI

 

 

MİTOLOJİK

 

 

TARİHİ

 

 

KURAMSAL

 

 

KURUMSAL

 

GÖK

 

BAŞBUĞ

(Lider ve Töre)

DÜZEN

(Yönetici)

YASA YAPTIRIMI

(Anayasa ve Diğer Yasalar, Yönetici ile Birlikte)

İLKE-TÖRE

İNSANOĞLU

TEBA

(Boylar ve Diğerleri)

DAYANIŞMA

(Toplumsal Ahenk)

KÜLTÜR BİRLİĞİ

(Kök Kültür ve Benzerleri)

ÜLKÜ

YER

ORDU

(Düzenli ve Sadık)

 

MÜCADELE

(İç ve Dış Tehditlere Karşı)

GÜÇ KULLANIMI

(Güvenlik ve İstihbarat)

ÜLKE

İLKESİ, ÜLKESİ VE ÜLKÜSÜ İLE BİR BÜTÜNDÜR.

 

Şekil-1; Türk Devlet Yapısı Tarihi Gelişimi ve Milliyetçi Hareketin Şekillenmesi.

 

                            

Yukarıdaki tablo Türk Devleti’nin kuruluşundan söz eden Göktürk Yazıtları’nda Türk Devleti’nin yapısının “Düzen, Dayanışma,Mücadele” olarak kuramsal yönünü ifade etmektedir: “Üzetengri, asra yagız yer kılındukda, ikin ara kişioğlu kılınmış. Kişi oğlında üze eçüm apam Bumin Kagan olurmış. Olurupan, Türk budunung ilin törüsün tutabirmiş, iti birmiş…” “Yukarıda mavi gök ve aşağıda yağız yer yaratıldığında,ikisinin arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerine atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan (Kağan olarak) oturmuşlar. Oturduktan sonra, Türk Milletinin devleti ile töresini idare etmiş ve düzene koyvermişlerdir…”[51]  Tonyukuk Yazıtları ise Türk Devlet Yapısının “Güç, Yasa, Kültür” olarak kurumsal yönünü ortaya koyar: “Geceleri uyumadan, gündüzleri oturmadan kızıl kanımı akıtarak millete hizmet ettim. Uzak yerlere devriyeler gönderdim. Yerli yerine keşif kuleleri kurdurttum. Tanrı esirgesin Türk Milleti içerisine gizli düşmanların akınına izin vermedim. Kazanmasaydım devlet de millet de olmayacaktı. Kazandığım için devlet devlet oldu, millet millet oldu.” Bu iki muhteşem ifade aynı zamanda Türk sosyolojisinde devlet-millet ilişkisini de açıklar. 

 

 

Türk Cihan Hâkimiyetinin başlangıcı insanın yaratılışına bağlanarak ezeli olduğu ve aynı zamanda ebedilik vasfı da dâhil edilerek yer yüzündeki insanlar arasında herhangi bir ayrım yapılmadığı belirtilmiş olur. Bütün insanlığı idare yetkisi Türk hükümdarına verilmiştir.Bu anlayış Türk Cihan Hâkimiyeti ülküsünün temel felsefesine kaynaklık eder.[52] Bundan maksat, Tanrı’nın verdiği devlet ve güç ile onun seçkin bir kavmi olarak adaleti yaymak ve dünya nizamı kurmaktır. Bunun yolu ise halkı arasında düzeni ve birliği sağlamak olarak görmüştür. Türk’ün Cihan Hâkimiyeti anlayışı İslamiyet ile birlikte cihad fikrine dönüşmüş, Türk adaletini yayma ve uygulama ülküsü devam etmiştir.[53]

 


              

 

 

 

KÜLTÜR

YASA

GÜÇ

   (ÜLKÜ)

    (İLKE-TÖRE)

(ÜLKE)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


      Şekil-2; Türk Devleti Kurumsal Yapısı

 

 

 

Türk Devlet yapısının kurumsal yapısı incelendiğinde; tarihi nitelikleri günümüze kadar olan bu gelişimi içerisinde bozulmalara meydan vermeden mitolojik, tarihi ve kuramsal dayanakları ile kurumsal yapısına kavuşmuştur. Buna göre nadide bir özellikteki Türk Kültürü kök olarak merkezde yer almakta, töresinden gelen özellikleri ile dışında yeralan yasa ve onun dışında yer alan maddi güç unsurlarını beslemektedir. Kültür devamlı canlı ve besleyici bir kaynak olarak toplumsal yaşantının cevheridir.İkinci kuşakta yer alan yasa ise merkezdeki kültürden aldığı değerler ile töresine uygun ve toplumsal yaşantının sürekliliğini sağlayacak düzenin hukuki temellerini sağlamaktadır. Yasa bir taraftan kültürden beslenirken diğer taraftan hem kendisini hem de kültürü koruyacak güce meşruiyet kazandırmaktadır. Bu suretle ülke iç ve dış tehditlere karşı korunmuş olmaktadır.


Anayasa ve yasalar ülkenin o günkü ve gelecekteki ihtiyaçlarından, uzun tarihi gelenek, örf ve adetlerinden ve tecrübelerinden hatta coğrafyası ve ikliminden çıkarılır.[liv] Nitekim bir Uygur bilgi nazariyesinde “Beyler” ve “Millet” kavramı yer almakta ve aralarında Türk Töresine göre bir anlaşma olduğu ve yöneten Beyler ile yönetilen Millet arasında uygunluk ve anlaşmanın bir milletin varlığı için şart olduğu belirtilmektedir.[lv]

 

Dış kuşakta yer alan güç ise devletin maddi ve manevi unsurlarının tek koruyucusudur. Yüzünü içe döndüğünde kültürden şuurunu, yasadan ise meşruiyetini alır ve iç tehditlere karşı aldığı tedbirler süreklilik gösterir. Yüzünü dışa döndüğünde ise dış tehditlere karşı bilgitemini ve gerektiğinde müdahale ile savunma görevini yürütür. Burada dikkat çeken bir noktada iç kuşak ile dış kuşağın önem ve özelliği nedeniyle Milli olarak nitelenmesidir. Nitekim iç kuşağın yönetimi ve devamlılığı “Milli Eğitim” ile dış kuşağın yönetimi ve devamlılığının ise “Milli Savunma”ve “Milli İstihbarat” ile sağlanmasının amaçlanmasıdır. Bu kuşağın güçlü olması dış politikanın da istikrarlı olmasını sağlar. Çünkü içerideki milli kültürünve yasaların verdiği güç, milli devlet olgusuna dönüşerek dış siyaseti de istikrarlı hale getirecektir.[lvi]

 

Diğer taraftan kurumsal yapı, kuşaklar arası, sürekli bir geçişin olduğu dinamik bir yapıya sahiptir. Hiçbir şekilde dini, siyasi, ırki ve ekonomik bir toplumsal sınıf, ayrım ve kategori olmaksızın veya biri diğerinin üstünlüğüne maruz bırakılmaksızın millet bütünlüğü içerisinde kuşaklar arası geçişde liyakat ve ehliyet esastır. Ancak gözetilmesi gereken temel esas kök kültürü özümsemiş ve oradan beslenen nesillerin varlığıdır. Bu maksatla öncelikle genel ve yaygın bir kültür birliğive bütünlüğünün devamı geçici tedbirler ile değil özellikle şehirleşmenin yaşandığı yerlerde öncelikli konu olmalıdır.[lvii] Bu kapsamda kuşaklar arası geçişin dinamik yapısını teşkil eden Milliyetçi Hareket bunu sağlayabilecek tek unsurdur.

 

         3.  Türk Devletinin Kurumsal Yapısında Sosyo-Kültürel Bir Gerçek olarak Milliyetçi Hareket 

Türk Devletinin kurumsal yapısında sosyo-kültürel bir gerçek olarak yer alan Milliyetçi Hareket, Gökalp ile fikri sahada, Mustafa Kemal Atatürk ile fiili sahada, Alparslan Türkeş ile hem fikrihem de fiili sahada vücut bulmuştur. Özellikle Ziya Gökalp’in, Türk milliyetçiliği ve onun dayandığı Türk Kültürü üzerine tesis ettiği Türk devlet anlayışının fikri cephesi, sosyolojik çerçeveyi oluşturmuş, Mustafa Kemal Atatürk ise bu fikri cepheden aldığı feyz ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temeline Türk Milliyetçiliğini yerleştirmiştir. Böylelikle “devletin kuramsal yapısı Gökalp tarafından, kurumsal yapısı ise Atatürk tarafından” tesis edilmiştir. Alparslan Türkeş tarafından ise bu yapının sürdürülebilirliği Milliyetçi Hareket ile dinamik hale getirilmiştir.

 

Toplumsal yaşantının temelinde Batı ile farklılık yaratan en belirgin husus, Batının,toprağı elinde bulunduran aristokrasiyi parayı elinde bulunduran burjuvazi ile ortak güç ve ortak çıkar doğrultusunda birleştirerek ve ekonomik kârın paylaşılmasına ait yasaları çıkararak devletin yapısına yerleştirmesidir.Fakat Türk Devlet anlayışında bu tür bir karşılıklı anlaşmaya dayalı bir ortaklıktan söz edilemez. Nitekim Batının bu anlayışının yarattığı sonuçlar üzerinden yenileşmeyi yorumlayan Osmanlı aydını ve yöneticileri, temel sorun olarak gördükleri devletin kurtarılmasını toplumsal hayatın gerekleri ile bütünleştirememişlerdir. 

Bu dönemde Türk milliyetçiliğini ilk kez sosyolojik anlamda ele alan ve Osmanlı toplum yapısındaki durumunu inceleyen ve toplumun asli unsuru olan Türklerin sadece edebiyatta, sanatta,hukukta değil her yönü ile yönetimde de olmasını ve karar vermesini isteyen Ziya Gökalp, bir bakıma Türk Devleti’nin mitolojik ve tarihi niteliklerini ilk kez bir disiplin içerisinde inceleyerek[lviii] toplumun düzen,dayanışma ve mücadele olgusu içerisinde sosyolojik analizini yapmıştır. Mustafa Kemal Atatürk ise bu sosyolojik analizi yasa yaptırımı, kültür birliği ve güç uygulaması olarak kurumlaştırmıştır. Bu yapıların toplumda canlı olarak tutulması ve aralarındaki ilişkilerin sürekliliğinin sağlanması ise Alparslan Türkeş tarafından esasları konulan ve bir disiplin içerisinde bütünlüğü sağlanan “Milliyetçi Hareket” ile gerçekleştirilmiştir. Tamamen Türk toplum hayatının gerçeklerine uygun olan Milliyetçi Hareket;

-Düzene uygun bir yasa yaptırımını,

-Dayanışmayı sağlayan bir kültür birliğini,

-Mücadeleyi her alanda üstün kılacak bir güç uygulamasını kabul eder.

Milliyetçi Hareketin tarihinden aldığı bilinç ve görev anlayışının toplumsal yaşantıya yansımaları, 29 Ekim 1923 tarihinde büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün hâkimiyet-i milliye anlayışı ile kurumsallaştırdığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin her alanında görülür.Hâkimiyet-i Milliye dünya tarihine Türk milletinin müdafaa-i hukuk anlayışının kabul ettirilişidir. Milliyetçi Hareket bu anlayışın sosyo-kültürel biçimi ve topluma yayılmış halidir. Bunu, kaynağını aldığı Türk kültür ve medeniyetinin yüksek değerlerini toplumla ilişkilendirerek toplumsal yönünü, Türk Devleti’ni kuruluşunda yer almakla da siyasi yönünü teşkil eder. Dolayısıyla “vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı” esas olduğundan milliyetçi hareket mücadelenin her safhasında vardır. Alparslan Türkeş belirttiği “Dokuz Işık”doktrinel yapısında,  Düzene dair esasları, Ahlakçılık, İlimcilik, Gelişmecilik ve Halkçılık, Endüstri ve Teknikçilik ve Köycülükte; Dayanışmaya dair esasları, Milliyetçilik, Ülkücülük,Toplumculuk ve Köycülükte; Mücadeleye dair esasları ise Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilikte ortaya koymuştur.

 

 

a.     Düzene Uygun Bir Yasa Yaptırımı;

 

Milliyetçi Hareket öncelikle Türk milletinin, Türk insanının yönetim yolunu, kader çizgisini demokratik sistemde gördüğünü belirtmekle, insan haklarına saygıyı hukukun üstünlüğünü ilke kabuleder.[lix] Bu nedenle, her sahada olduğu gibi özellikle hukuk, iktisat, siyaset ve sosyal politika sahasında milli bütünleşmeyi sağlamayı amaç edinmekte ve milli demokrasiyi esas prensip olarak görmektedir. Türk milletinin bütün fertlerini sosyal dilimleriyle gerçekten hür ve karar sahibi olmasını ve bunun yasal çerçevede yer almasını istemektedir. Bu bakımdan kapitalist ve sosyalist sistemleri Anayasa’nın özüne aykırı ve yıkıcı kabul eder.[lx] Anayasa, Türk Devlet geleneğine uygun olarak ilk ve temel yasadır ve Türk milliyetçiliği Anayasa’da yer alması gereken bir gerek husustur. Milliyetçi Hareket,  Anayasanın teminatı altında güçlü iktidar ve güçlü idarenin varlığını arzu eder. Bu bakımdan adil ve hızlı bir icra sistemini içeren tarih ve töreye uygun demokratik cumhuriyet ilkesi içerisinde Devlet Başkanlığının güçlü olmasını zorunlu görmektedir. [lxi]

 

 

 

Belirtilen Anayasal çerçevede,Ahlakçılık, İlimcilik, Gelişmecilik ve Halkçılık, Endüstri ve Teknikçilik ile Köycülük düzenin uygulama unsurlarıdır. Buna göre her ferdin ahlaken yüksek meziyetlere sahip olması istenir. Bu bakımdan toplumsal düzenin ilk şartı herşeyden önce kişilerin ve toplumun milli ahlak kurallarına bağlı olarak yetiştirilmesi ve milli ahlak kurallarına bağlı olarak yaşamasının sağlanmasıdır. İslam’ın verdiği temel değerlerin yanısıra Türk töresi ve onun kendini gösterdiği çağdaş hukuk kurulları toplumun ahlaki yapısını çizer.Düzenin sağlanmasında diğer bir esas olan İlimcilik kapsamında ise milli bir kalkınma esas alınır. Tamamen yerli kaynaklara dayalı milli bir ekonominin tesisi ve bu hamleleri yapacak milli bir eğitim gereklidir. Gelişmecilik ve Halkçılık, İlimcilik esaslarını bünyesinde tamamlar. Daima daha iyi ve doğruya yönelmek, araştırma ve geliştirme arzusunda olmak önemli bir yer tutar. Bu yapılırken her şeyin halk için halkla beraber ve halka doğru olması ilke edinilmiştir. Çağın gerektirdiği teknolojiyi bilmek ve kullanmak ise Endüstri ve Teknikçiliktir. Kalkınmada temel prensip sanayinin ilerlemesidir. Köycülük olarak belirtilen Türk toplumunun kırsal düzenlenmesinin sağlandığı bölüm ise kalkınmanın köyden başlamasını esas alır. Yapılacak yasal düzenlemeler ileköylünün refah seviyesinin artırılması, tarım-kentler kurularak köyünteşkilatlanması ve kooperatifçiliğin uygulanması ana faaliyet sahalarıdır.[lxii] Bu hususlar Türk toplumunun refah ve kalkınmasında tesis edilecek düzenin temel noktalarıdır ve tamamı yasanın sağlayacağı hukuki normlar ile şekillenir.

 

 

b.  Dayanışmayı Sağlayan Kültür Birliği;

 

      Milliyetçi Harekette toplumda dayanışmanın sağlanması ve her ferdin ortak bir hedefe yönelmesi arzu edilir. Dayanışmayı sağlayan unsurlar Milliyetçilik, Ülkücülük ve Toplumculuktur. Bütün bu unsurların cevheri Türk Kültür ve Medeniyetinin varlığı ve onun verdiği değerlerdir.

 

Milliyetçiliğin temeli Türk Milliyetçiliğidir ve Milli şuur yaşam kaynağıdır. Toplumdaki her ferdin bu şuura erişmesi beklenir. Milli şuurun oluşması ile Milliyetçilik vatan sevgisine dönüşerek toplumdaki birlik ve beraberlik duygusunu yükseltecek ve aradaki bağları kuvvetlendirecektir. Bu bakımdan Milliyetçi Hareketin temel unsuru Türk Milliyetçiliğidir ve her şeyin üzerindedir. Asla ırksal bir bağı esas görmez. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan ve kendisini Türk milletinin bir mensubu kabul eden herkesi kardeş sayan bir düşünce ve görüştür.Toplumdaki dayanışmayı sağlayan en önemli ilkedir. Milliyetçiliği tamamlayan diğer bir unsur ülkücülüktür. Ülkücülük, toplumdaki her ferdin daha iyi ve daha güzele, ulaşması için medeni çağın gerekleri ve Türk tarihinin gösterdiği esaslardan teşkil edilmiş bir hayat tasavvurudur. Bu Türk milletinin ahlakta,maneviyatta ve insanlık duygularında en yüksek seviyede bulunmasını, yaşamasınıve ilimde, teknikte dünyanın en ileri seviyesine ulaşmasını hedefler.Ülkücülüğün bu noktada çok önemli gördüğü, daima gerçekçi olmasıdır.Gerçekçiliği Türk milletini ve onun ayrılmaz parçası Türkiye Cumhuriyeti Devletini modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarmaktır.[lxiii]

 

 

 

 

 

 

 

c.   Mücadeleyi Üstün Kılan Güç Uygulaması;

 

    Milliyetçi Hareketin varlığının tek sebebi, hürriyetçi olması ve ferdin benliğine, yaşamına değer vermesidir. Bu onun insan sevgisinde hayata bakışındaki yüksek değerde anlam kazanır. Mücadele; toplumun hürriyetini engelleyen ve şahsın kendi benliğini, yaşayış azim ve iradesini yok eden veya azaltan her türlü yıkıcı ve bölücü unsurlara karşı verilecektir. Bu unsurlar içten ve dıştan nereden gelirse gelsin Milliyetçi Hareketi karşısında bulacaktır. Her türlü sömürüye açık, bağımlı ve bağlantılı organizasyon ve yapılarla mücadelesini sürdürecek olan Milliyetçi Hareket, gücünü sadece Hürriyetçi Demokrasiden alacağı kabul edilir.[lxiv] Mustafa Kemal Atatürk’ün de 27 Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlere yaptığı bir konuşmasında belirttiği gibi, “İki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, marizdir. Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz tahsilin hududu ne olursa olsun onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz:

      1.Milletine,

      2.Türkiye Devleti’ne,

3.Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne,düşman olanlara mücadele esbap ve vesaitiyle mücehhez olmayan milletler için hakkı beka yoktur Mücadele lazımdır.[lxv]diyerek Türk Milleti’nin varlığının mücadeleye dayandığını ve ilelebet sürdüreceğini belirtmiştir. Milliyetçi Hareket bu çizgidedir. Toplumun her kesimine bunu anlatmak ve uygulamak için vardır ve tek hedefi Milli Hâkimiyettir. Her türlü tehlikeye karşı hazırlıklı olmak ve karşılık gösterebilmek aynı zamanda ekonomide, dış politikada, siyasette, sosyal hayatta, eğitimde ve toplumsal hayatın her alanında bağımsız ve bağlantısız olmak, milli olmak ve millete dayanmaktır. Bunun tarihi gerekçesi; bir beka sorunu olduğunda Erzurum Kongresi’nde de belirtildiği “Kuva-yı Milliyeyi amil ve İrade-yimilliyeyi hâkim kılmak esastır.”[lxvi]Sonuç olarak; Alparslan Türkeş’in Türk tarih felsefesine uygun olarak belirttiği Milliyetçi Hareket, toplumca hissedilen, Devletçe uygulanan bir görüştür. Milliyetçi Hareket, millete ait olma Devlete tabi olma esasına dayanır.Bunun da olması için “ Devletin bütün idare kademelerinde iyi yetişmiş milliyetçi Türklerin bulunması gereklidir. Türkiye sınırları dışındaki Türklerle de ilgilenmek lazımdır.” [lxvii]

 



[1]Aydın TANERİ, Türk Devlet Geleneği,Töre Devlet Yayınevi, 1981, Ankara, s.30-33.

[2]Saadettin Yağmur GÖMEÇ, Türk KültürününAna Hatları, Berikan Yayınevi, Ankara, 2014, s.77-78

[3]S.Y.GÖMEÇ, Türk Kültürünün Ana Hatları,s.83-84.

[4]İbrahim KAFESOĞLU, Türk Milli Kültürü,Ötüken Yayınları, Ekim 2015, İstanbul, s.224-225.

[5]İ. KAFESOĞLU, Türk Milli Kültürü,s.224-237

[6]Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, TürkTarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1998, s.1436

[7]Mümtaz TURHAN, Kültür Değişmeleri,s.46-47

[8]Türkçe Sözlük, s.2291

[9]Ziya GÖKALP, Hars ve Medeniyet,Haz.: Yalçın Toker, Toker Yayınları, İstanbul, 2012, s.19.

[10]İ. KAFESOĞLU, Türk Milli Kültürü,s.17.

[11]Chrıstopher DAWSON, Batının Oluşumu,Çev.:Dinç Tayanç, Dergah Yayınları, İstanbul, 1997, s.152.

[12]Ziyaüddin SERDAR, Merrl Wyn DAVİES, Ashis NANDY, Batı Irkçılığının Kaynakları, Çev.:Fatih Bayram, Yöneliş Yayınları,İstanbul, 1997, s.46-60

[13]Jürgen HABERMAS, Bölünmüş Batı,Çev.:Dilman Muradoğlu, YKY Yayınları, İstanbul, 2016, s.26.

[14]Edwar SAID, Şarkiyatçılık, MetisYayınları, Çev.:Berna Yıldırım, İstanbul, 2016, s.216

[15]Edward SAID, Kültür ve Emperyalizm,Çev.Necmiye Alpay, Hil Yayınları, İstanbul, 2010, s.45

[16]Samuel P.HUNTİNGTON, MedeniyetlerÇatışması, Çev.:Mehmet Turhan, Cem Soydemir, Okyanus Yay. İstanbul, 2005,s.58.

[17]Rene GUENON, Doğu ve Batı, Çev.:Fahrettin Arslan, Ağaç Yayınları, İstanbul, 1991, s.16.

[18]Edward SAID, “Cehaletin Çatışması”,Doğu Batı Düşünce Dergisi, Sayı:41, Temmuz 2007, s.113-114.

[19]Cemil MERİÇ, Ümrandan Uygarlığa,İletişim Yayınları, İstanbul, 2016, s.103.

[20]Baykan SEZER, “Doğu Batı Ayrımı”,Doğu Batı Düşünce Dergisi, Sayı:2, Nisan 1998, s.41.

[21]Doğan ERGUN, Türk Bireyi Kuramına Giriş,İmge Yayınları, Ankara, 2004, s.47.

[22]Salim Koca, Türk Kültürünün Temelleri,Berikan Yayınları, Ankara, 2016, s.26-27.

[23]Bahaeddin ÖGEL, İslamiyet’ten Önce TürkKültür Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yay., Ankara, 2014, s.5.

[24]S. Koca, Türk Kültürünün Temelleri,s.27-31.

[25]Rene GROUSSET, Bozkır İmparatorluğu,Çev.:M.Reşat Uzmen, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1993, s.21-24

[26]Laszlo RASONYİ, Tarihte Türklük,Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1988, s.52

[27]L. RASONYİ, Tarihte Türklük, s.12-13

[28]S. Y. GÖMEÇ, Türk Kültürünün Ana Hatları,s.299-332.

[29]S. Y. GÖMEÇ, Türk Destanlarına Giriş,Berikan Yayınları, Ankara, 2015, s.9-16

[30]Lev Nikolayeviç GUMİLEV, Hunlar,Çev.:D.Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 2013, s.20

[31]Muhammed Zeki ZEHTABİ (KİRİŞÇİ), İranTürklerinin Eski Tarihi, Haz.:Ferhad Rahimi, IQ Yay., İst., 2010, s.41.

[32]Orhan TÜRKDOĞAN, Türk TarihininSosyolojisi, IQ Yayınları, İstanbul, 2011, s.16.

[33]İlber ORTAYLI, “Devlet’e Nasıl Bakmalı”,Doğu Batı Der., S.1, Ocak 1997, Doğubatı Y., İstanbul, 1997, s.13.

[34]Abdullah Cüneyt KÜSMEZ, “Türk DevletKuramının Nitelikleri”, Devlet Dergisi, sayı.470, Mart-Nisan 2017, Ankara,2017, s.32.

[35]Teoman DURALİ, “Tarih ve Felsefe”,Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu, Fırat Üni. Yay.Elazığ, 1990, s.79.

[36]Hilmi Ziya ÜLKEN, Türk Tefekkürü Tarihi,YKY Yayınları, İstanbul, 2014, s.52.

[37]Bahaeddin ÖGEL, Türklerde DevletAnlayışı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2016, s.41-42

[38]Osman TURAN, Türk Cihan Mefkûresi Tarihi,s.34.

[39]Alev ERKİLET, Toplumsal Yapı ve DeğişmeKuramları, Büyüyen Ay Yayınları, İstanbul, 2015, s.15.

[40]Orhan TÜRKDOĞAN, Türk ToplumununKültürel Dinamikleri, Kum Saati Yayınları, İstanbul, 2007, s.53.

[41]Cemil MERİÇ, Umrandan Uygarlığa,İletişim Yayınları, İstanbul, 2016, s.149.

[42]Ünsal SIĞRI, Yavuz ERGİL, Ufuk BAŞAR, GeçmiştenGünümüze Türk Yönetim Uygulamaları, Beta Yayınları, İstanbul, 2015, s.82.

[43] AbdullahCüneyt KÜSMEZ, “Türk Kültür veMedeniyetinin Nitelikleri”, Devlet Dergisi, sayı.471, Mayıs-Haziran 2017,Ankara, 2017, s.14.

[44] MichaelMANN, İktidarın Tarihi, C.II,Phoenıx Yayınları, Ankara,2012, s.95-97

[45]Salim KOCA, Türk Kültürünün Temelleri,Berikan Yayınları, Ankara, 2016, s.38.

[46] OrhanTÜRKDOĞAN, Türk Toplumunun KültürelDinamikleri, s.95-97.

[47]Yahya K.ZABUNOĞLU, Devlet KuramınaGiriş, İmaj Yayınevi, Ankara, s.33-35.

[48]Ziya GÖKALP, Hars ve Medeniyet,Haz.:Yalçın Toker, Toker Yayınları, İstanbul, 2012, s.19-31.

[49]A.C.KÜSMEZ, “Türk Devlet KuramınınNitelikleri”, Devlet Dergisi, sayı.470, Mart-Nisan 2017, Ankara, 2017, s.32.

[50]Bahattin USLU, Türk Mitolojisi,Kamer Yayınları, İstanbul, 2016, s.9-10.

[51]Bahaeddin ÖGEL, Türklerde DevletAnlayışı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2016, s.35, 36.

[52] İ.KAFESOĞLU,Türk Milli Kültürü, s.256.

[53] S.Y.GÖMEÇ, Türk Kültürünün Ana Hatları,s.86-88.

[liv]Nihat Sami BANARLI, Devlet ve DevletTerbiyesi, Kubbealtı Yayınları, İstanbul, 2012, s.19.

[lv]A. TANERİ, Türk Devlet Geleneği,s.36.

[lvi]E.Semih YALÇIN, Atatürk’ün Milli DışSiyaseti, Gazi Kitabevi, Ankara, 2007, s.382.

[lvii]Orhan TÜRKDOĞAN, Türk Sosyolojisi,Çizgi Kitabevi, Konya, 2014, s.35.

[lviii]E.GÜNGÖR, Dünden Bugünden Tarih-Kültürve Milliyetçilik, s.34-37.

[lix] AlparslanTÜRKEŞ, Dokuz Işık, Hamle Yayınevi,İstanbul, 2017, s.244-245.

[lx]A. TÜRKEŞ, Dokuz Işık, s.254.

[lxi] A.TÜRKEŞ, Dokuz Işık, s.250.

[lxii] A.TÜRKEŞ, Dokuz Işık, s.490-495.

[lxiii] A.TÜRKEŞ, Dokuz Işık, s.134-135.

[lxiv] A.TÜRKEŞ, Dokuz Işık, s.430-439.

[lxv]Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,C.I-III, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma MerkeziYayınları, Ankara, 1989, s.49.

[lxvi] Atatürk’ün Samsun’aÇıkışı ve Kurtuluş Savaşı’nın Başlatılmasına Dair Belgeler,Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1999,Belge Nu.:57, s.223.

[lxvii]Alparslan Türkeş ve Dokuz Işık,Haz.:Oğuzhan Cengiz, Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul, 2017, s.53.