TÜRK DEVLETÇİLİĞİNDE GÖKALPÇI-ATATÜRKÇÜ ESASLAR

22 Mart 2018 14:48 Abdullah Cüneyt KÜSMEZ
Okunma
1146
TÜRK DEVLETÇİLİĞİNDE GÖKALPÇI-ATATÜRKÇÜ ESASLAR

TÜRK DEVLETÇİLİĞİNDEGÖKALPÇI-ATATÜRKÇÜ ESASLAR

 

 

Dr. Abdullah Cüneyt KÜSMEZ

 

 

Giriş: Gökalp’a Gelene Kadar

Türk devletçiliği,mitolojik bir inanışın tarihî bir süreçte şekil almış “düzen, dayanışma ve mücadele” ögelerinin bütün unsurlarınıyapısında taşıyan ve bu hâliyle kuramsal yapısını kurumsal bir yapıyadönüştürebilen kendine has bir devlet anlayışıdır. Bu incelemede, devletçilik,ekonomik bir düşünce sistemi olarak ele alınmamış, devletin oluşmasındaki temeldeğerler öne çıkarılarak Türk’e ait nitelikler üzerinden Türk devlet yapısıortaya konmuştur. Özellikle Ziya Gökalp’ın,Türk milliyetçiliği ve onun dayandığı Türk kültürü üzerine tesis ettiği Türkdevlet anlayışının fikrî cephesi, Türk devletçiliğinin ideolojik çerçevesinioluşturmuştur. Mustafa Kemal Atatürk ise bu fikrî cepheden aldığı feyiz ileTürkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temeline Türk milliyetçiliğini yerleştirmiştir.Diğer bir ifade ile “devletin kuramsalyapısı Gökalp tarafından, kurumsal yapısı ise Atatürk tarafından” tesis edilmiştir.

Kurumsalyapının başlangıcı “gök, insanoğlu,yer”şeklinde mitolojik olarak kendi içerisinde yüksek bir kutsiyetle bağlı olunaninanıştan gelir ki gökten alınan hükmetme yetkisinin başbuğun liderliğindeinsanoğluna, güç ve adaletin uygulanmasını ifade eder. Bu yapı Türk’ün tarihsahnesine çıktığı andan itibaren süregelmiştir. Liderin vasıfları veyönetimdeki töreye uygun kararları, devletteki yönetimin diğer unsurları vearalarındaki uyum, yöneticilerin devlete olan bağlılığı ve yetenekleri, tebaanınrefahı ve huzuru, iç ve dış tehlikelere karşı alınan tedbirler gibi temel yönetimuygulamaları, bütün Türk devletlerinde üzerinde durulan ve sürekliliği sağlananhususlar olmuştur.

Bunlarıntoplumsal bir anlayış ve dikkatle, bilimsel ilkeler ışığında incelenmesi 20.yy başlarınakadar yapılamamıştır. Fakat Avrupa’da ulus-devlet anlayışının ortaya çıkmasıylakimlik arayışı ve onun toplumlarda yarattığı artı değer, Avrupa’nın hem kenditarihini ve hem de kendi kimliğini sorgulamasına yol açmış ve beraberindeüstünlük anlayışını da getirerek emperyalizmin metotlu uygulamalarınadönüşmüştür. Batı, toprağı elindebulunduran aristokrasiyi parayı elinde bulunduran burjuvazi ile ortak güç veortak çıkar doğrultusunda birleştirebilmiş ve ekonomik kârın paylaşılmasına aityasaları çıkararak inşa ettiği devletin yapısına yerleştirebilmiştir.Böylece soya dayalı yönetim esasları yerini bir nevi milliyete dayalı yönetimesaslarına bırakmıştır. Batı’daki yönetim anlayışındaki köklü değişikliklerintoplumsal düzeyde yaygınlaştırılması ve milliyet duygusunun tartışılmaksızınkabul görmesi dil, ırk ve kültür farklılıklarını etnik bir sorun olmaktançıkarmıştır.

Osmanlıdaise Avrupa’daki ulus-devlet anlayışı ile artan fikir hareketlerinden aydınkesim de etkilenmiş ancak bu Türk milliyetçiliği olarak değil Osmanlıcılıkşemsiyesi altında devletin daha iyi nasıl olması gerektiği yönüne odaklanmasışeklinde başlamıştır. Ayrıca aydınların da çoğu zaman Osmanlı bürokrasisi ileaynı düşüncede olması çözümün “eski gücüntekrar tesisi” adı altında bir hedefi öncellemesine neden olmuş ve bu doğrultudailk sırayı ordunun yenileşmesi almıştır. Ancak 19 yy. ilk yarısından itibaren artanbu yöndeki yenileşme istekleri ve uygulamalarının, toplumsal bir düzeyde elealınmaması ve devletin kurucu unsuruna ait kimliğin ve niteliklerin devleteliyle öne çıkarılamaması -bunun birçok sebepleri olsa gerektir- var olan merkez-çevrekopukluğunu giderememiştir.

Bilineno ki Batı ile aynı anda veya Batı’nın kendi çalışmalarından hemen sonramilliyet fikrinin ne olduğu, Osmanlı toplum düzeninde yeri ve algılanışı,Osmanlı bürokrasisinin ve aydınlarının nasıl baktığı tam olarak ortayakonulamamış hatta hiç önem verilememiştir. Bu Osmanlının Batılı çağdaşlarındakimilliyet fikri ve gelişmesinden habersiz olduğu anlamına gelmemektedir. Ancakonlar gibi başta edebiyat, sanat, tarih ve hukuk olmak üzere yönetimdeistikrarı ve toplumda kaynaşmayı sağlayan konularda bütünleşmeyi sağlayanbaskın bir fikir olamamıştır.Aynı zamanda Tanzimat ile birlikte ortaya çıkmayabaşlayan bu fikir oluşumları da birbirinden kopuk kalmıştır. En önemli eksiklikise milliyet fikrini oluşturacak tarihî bir inceleme ve bunun anlatımındaki yetersizliktir.Nitekim1865’te kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti, Avrupa’da “Genç Türkler”olarak bilinirken cemiyetin üyeleri kendilerini ısrarla “Yeni Osmanlılar”olarak tanıtmışlardır.

Bufarklılık, Osmanlı yenileşme hareketine bakış ve onu anlama açısından daönemlidir. Batı, bir bakıma kendi tarzında bir ulus-devletçiliği anlarken veuygularken Osmanlı ise Osmanlılık kapsamında yenileşmeyi ve ilerlemeyi anlamıştır.Osmanlıdaki bu anlayış bile aydını ve yöneticileri arasında farklılıkgösteriyor, yöneticilerde devletin mevcudiyeti teknik olarak yenileşmeyi,aydınlarda ise devletin düzeninde şekli değişikliklerle ilerlemeye işaretediyordu. Her iki görüşte de ortak olan devlet işlerinde dinin hâkimiyetinindevam etmesiydi. Diğer bir ifade ile Osmanlılık şemsiyesinde İslam’ın gündelik hayattanasıl devam ediyorsa eş güdümle devlet hayatında da devam etmesi yönündeydi. Yüzyıllardırdevletin kurucu unsuru olan Türklük ve bilinci kayda değer bir fikir olarak butartışmalarda yer almamıştır. Bu genel anlayış çerçevesinde I. Meşrutiyet’te deTürk düşüncesinin izlerini görmek zordur. Namık Kemal’in şeriat ve Osmanlıegemenliğinin uzlaşısının fikrî birneticesinin Mithat Paşa’nın uygulayıcısı olduğu Kanun-i Esasi ile devletin biranayasal zemine çekildiği görülmektedir. Böylelikle milliyet duygusu hariçolmak üzere her ne kadar vatan sevgisi ve devletin bekası öncelikli olsa datebaanın karşılıklı haklar ölçüsünde uyumu esas alınmıştır. Bu durumu ise NamıkKemal, “İslam milliyetçiliği”, “Osmanlıbirliği” ve “milletihâkimeninegemenliği üçlüsü olarak tarif etmiştir.[i]

II.Meşrutiyet’e kadar olan dönemde ise askerÎ ve siyasi yönden II. Abdülhamit’indenge ve kontrol üzerine kurulu politikasının etkinliği sürmüş ve muhalifler bupolitikalar karşısında hürriyetçi bir tavır almışlardır. Bu dönemde demuhalefetin içerisinde yer alanlar tedricen artan Türkçü bir anlayışa sahipolsalar da Osmanlıcılık kapsamında devletin bütünlüğü ana prensip olarakkorunmuştur.[ii]

Başlangıçtaİttihat ve Terakki Cemiyeti daha sonra da fıkra olarak faaliyet gösterecek buoluşumun görünüşteki siyasi programında asıl amaç olan Meşrutiyet, tam anlamı ile uygulandığında gerçekbir siyasal program olan milliyetçilikle bağdaşmayacak bir görünüm arz eder.Ancak bunun İttihatçılar tarafından devam ettirilmesinin sebebi Meşrutiyetçi bir görünümlemilliyetçi uygulamaların yapılabilme fırsatının bulunmuş olmasında aranabilir.[iii]Ayrıca Osmanlıcılık ve İslam, İttihat ve Terakki düşüncesinde varlığınıkorumakta ve milliyetçilik de Ziya Gökalp gibi ideologların önderliğindegiderek artmaktaydı. Bunu Türklerin, kendilerini Müslüman olarak görmeleri vehanedana bağlı kalmalarında aramak gerekir. Nitekim Meşrutiyet’e laik olarak (sultana bağlılık), dinî olarak (halifeye bağlılık) bağlıydılar.[iv]

Busiyasi hava içerisinde yine de milliyet fikri Batı tarzında yaygın ve kurumsalolmasa da çoğunlukla edebiyatta işlenmeye başlamış ve özellikle dilde Türkçeninkullanılması amaçlanmıştır. Ahmet Vefik Paşa ve Mustafa Celalettin Paşa’nıneserlerinde dilde Türkçülüğün ilk emarelerini görülür. Şemseddin Sami’ninKamûs-ı Türkî ise bu alanda çok önemli bir eserdir. Aynı şekilde Necib AsımBey, Veled Çelebi Efendi, Bursalı Tahir Bey, Raif Paşazade Mehmed Fuad Bey,Ahmet Hikmet Bey ve Şair Emin Bey’in, milliyet fikrine ait edebiyat ve basındakatkıları önemlidir. Bu dönemde Osmanlı toprakları dışında da milliyet fikriortaya çıkmış ve Kırımlı İsmail Bey (İsmailGaspıralı), Tavrida ve Tonguç gazetelerinde Türkçe yazılar yayımlayarakdünyada Türkçe konuşan bütün Müslümanlara hitap etmiştir.[v]

Yineuzun bir süre Osmanlı hükümranlığında kalan Azerbaycan’ın Şuşa şehrinden olanAhmet Ağaoğlu da burası ile ilgili “Karabağ,Şirvan ile birlikte Azerbaycan, Türk harsının, Türk mûsikîsinin ve Türkedebiyatı ile Türk milliyetçiliğinin de beşiğidir.” sözü ile Türklüğe aitmilliyet duygusunun bir ifadesini vermiştir.[vi]

Siyasiyönden ise Tunalı Hilmi Bey ve Akçuraoğlu Yusuf Bey’in Türkçülüğe dayalımilliyet fikrinin yaygınlaşmasındaki çalışmaları dikkat çekicidir. YusufAkçura’nın kurumlaşma dönemi olarak nitelendirdiği dönemde ise Türk Derneği,Türk Yurdu ve Türk Ocağı ile Genç Kalemler milliyet duygusunun ortayaçıkmasında etkili olmuştur.[vii]NitekimYusuf Akçura’nın 1904’te Kahire’de çıkan ve adı “Türk” olan ancak Osmanlıcı bir çizgide yer alan dergiye gönderdiği“Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı yazısı;[viii]Osmanlı toplum düzeninin nasıl daha iyi olması yönünde bir incelemedir. Buyazıda, Osmanlıcılığın uygulanmasının mümkün olmadığını, Müslümanların veTürklerin birleşmesine dönük siyasetlerin ise fayda ve mahzurlarının olduğubelirtilmiştir.[ix]

Bu genelfikir yansımaları içerisinde İttihat ve Terakkinin Birinci Dünya Harbi’ne kadardevletin yönetiminde giderek artan etkisi görülmekte ve mevcut düzenin devamıniteliğinde hareket etmektedir. Padişaha karşı Meclisin iradesine sahip olmakla başlangıçta birdenge unsuru ve harp boyunca iseMeclis ağırlıklı bir bakıma İttihat ve Terakki kontrolünde geçenMeşrutiyet’in idaresi, devletin kurumsal yapısında önemli bir değişiklikgetirmemiştir.Bununla birlikte Türk milliyetçiliği artmıştır ve bu görüş ilkkez İttihat ve Terakki ile devlet yönetimine girmiştir, ancak asıl hedefOsmanlının eski gücüne kavuşması, eski toprakların tekrar kazanılması hedefindebir değişiklik olmamıştır.

Budönemde Türk milliyetçiliğini ilk kez sosyolojik anlamda ele alan ve Osmanlıtoplum yapısındaki durumunu inceleyen ve toplumun asli unsuru olan Türklerinsadece edebiyatta, sanatta, hukukta değil her yönü ile yönetimde de olmasını vekarar vermesini isteyen Ziya Gökalp, bir bakıma Türk devletinin mitolojik vetarihi niteliklerini ilk kez bir disiplin içerisinde inceleyerek[x]toplumundüzen, dayanışma ve mücadele olgusu içerisinde sosyolojik analizini yapmıştır.Çünkü Gökalp tarafından tarihî fonksiyonunu tamamlamış Osmanlıcılık, diğertaraftan hayal olmaktan öte geçemeyen İslam birliği akımlarına karşı Türkaydınlarının ihtiyaç duyduğu Türkçülük ve milliyetçilik fikrinin bir programolarak “Turan” manzumesi ile dile getirilmesi, Türk kültür ve fikir hayatındaçığır açmış ve bütün Türkleri bir idare altında toplamak değil fakat Türklüğünvarlığını teminat altına alacak bir kültür seferberliği olarak açıklamıştır.[xi]Böylelikle“Turan”ın Hüseyinzade Ali tarafından ilk defa ifade edilmesine rağmenonun gibi Osmanlıcılık siyaseti altında edebî bir Türkçülük görüşü olarakgörmeyerek daha aktif ve mücadeleci bir tutum alan Gökalp, onu siyasi birzeminden kültürel bir zemine oturtmuştur.[xii]Bunagöre, düşüncelerini toplumsal bir anlayışla ortaya koyan Gökalp’ın Türkmilliyetçiliğinin devlet nizamındaki ana hatları aşağıda belirtilmiştir.

 

Toplumda Düzen Anlayışı

ZiyaGökalp’te düzen kavramı, devletin varlığı ileeşdeğer görülerek öncelikle tarihe dayalı bir millet tanımı ile vücut bulur.Millet, tarihî ve ahlaki bir topluluk olarak ele alınır ve aynı his veduygularla bağlı olunan toprak vatan olarak tespit edilir. Milletin içerisindefarklı unsurları birbirinden ayrılmaktan alıkoyan siyasi otoritedir. Düzeninsağlayıcısı olarak otorite sahibi bir kişilik etrafında siyasi birlik, milletdâhilinde düzeni ve barışı sürdürmek için en yüksek öneme sahiptir ve devletbütün üyelerinin aynı sadakatle bağlı olmasını zorunlu kılar.[xiii]

Düzeninuygulayıcısı ve takip edicisi olarak devleti gören Gökalp, milletin yaşamakiçin örgütlü olmasını ve yasalara tabi olmasını, onu iç ve dış tehditlere karşısavunan ve herkese haklarını serbestçe kullanma hakkını veren merkezî ve sürekli biriktidarı tarif eder. Bu iktidarı elinde tutanları ise hükûmet edenlerinbulunduğu bir topluluk olarak görür. Hükûmetin elinde bulunan merkezîiktidarın, esaslı üç kuvvet olan yasama, yargı ve yürütme kuvvetlerineayrıldığını ve bunların ayrılmadığı ölçülerde özgürlükten bahsedilemeyeceğinibelirtir. Aynı zamanda onların birleşmesi ve el birliği ile çalışmasıgerektiğini de belirten Gökalp, asıl olanın ve hedefin devletin yükseltilmesiolduğunu vurgular.[xiv]

Yönetimesnasında azınlığın durumunu da inceleyen Gökalp, çoğunlukların yasasınınkendisini doğal olarak kabul ettireceğini ancak azınlığın haklarının da aslafeda edilmemesi gerektiğini belirtir. Ona göre çoğunluk muhalefetin görüşlerinidikkate almak zorundadır ve onun temsil hakkını, hükûmeti zayıflatmaksızın veiktidarda zafiyete yol açmaksızın belirlenmesini ifade eder. Diğer taraftanbireyin devlet iktidarı içerisindeki konumunun da doğru belirlenmesi gerektiğiortaya konularak otoritenin baskıcılığı veya birey serbestliğinin sınırsızlığıarasında devletin çok iyi bir denge kurmasının zorunlu olduğu belirtilir. Bununise devletin dayanakları olarak gördüğü ve düzenin sağlanmasında temel ilkelerolarak belirlendiği esaslara atıfta bulunur. Nitekim yasaya bağlı dayanaklarolarak, “milletin menfaatlerine veiştiyaklarına karşılık gelmesini, adilane olmasını, yaptırımlara sahipolmasını” söyler. Eğer bunların özellikle birincisinin eksikliği hâlinde,yasaların karışıklık içerisinde olacağını ve ümit edilen düzenin yerinedüzensizliğin hüküm süreceğini ortaya koyar. Ayrıca diğer dayanaklar olarak,eğitimsel ve yargısal dayanakların devletin düzen sağlamada asli unsurlarıolduğunu belirtir.[xv]

 

Toplumda Dayanışma Anlayışı

Gökalpdayanışma kavramını ise yine milletin oluşumunda önemli bir yer tutan vefertleri birbirine yaklaştıran kültürle değerlendirir. Kültürün toplumsal birahenk yaratacağını ve ahengin ise ahlak şuuru ile biçimleneceğini ifade eder.Millet oluşumu ve varlığı dayanışmaya bağlıdır ve her yönüyle ortaklık temelalgıdır. Her ne kadar milletin oluşumunda coğrafi ve ırki nitelikler bulunsa dadayanışmayı sağlayan dil, din ve kültür ve bunların sonucunda menfaat ortaklığıvardır. Burada Batı anlayışında yer alan bir toplumsal sözleşmeden bahsedileceksetoplumsal ilişkileri düzenlemeye yönelik bir idealin olması gerektiğini ifadeeder. Nitekim insanların duygu ve niyetlerini ortak bir hâle koydukları içinvatandaş olduklarını ve vatanın böyle yüksek bir ideale ulaşmadaki tavrınıbelirtir. Bu yüzden J. J. Rousseau’nun “toplumsal sözleşme”sini eleştirerek; kavimlerin kültürdekidereceleri ve özgürlükleri hakkındaki kaygıları nispetinde az veya çokcezbolundukları ideal bir sistem olduğunu belirtir.[xvi]

Dayanışmanınbir başka unsuru ise milliyet duygusudur. Milliyet duygusu insanoğlu için hiçönemini yitirmediğinden ve devlet, sosyal vicdanların idaresi ile sorumluolduğundan bu duygudan eğer devlet adamları, parti ileri gelenleri nasibinialmamışsa nasıl sırf Osmanlı tebaasını “Ben Türk değilim, Osmanlıyım.” diyerekayakta tutmaya çalışmışlar ve tutamamışlarsa devleti idare edenlerin milliyetduygusunun değerini anlayamamışlar demektir.[xvii]

Birbakıma toplumun ortak değerleri tarihî ve kültürel değilse toplumsal sözleşmebozulabilecek ve sadece ideal bir sistem olarak kalacaktır. Bu nedenle toplumdasözleşmeden ziyade bir dayanışmanın varlığı gerekir. Gökalp’ın de belirttiği gibi kök kültür veyakurucu kültür dayanışmayı her an dinamik tutacaktır. Dayanışmayı tamamlayandiğer bir unsur da Gökalp sosyolojisinde ahlaktır. Ahlak, üzerinde yoğunlukladurduğu konulardan biridir. İnsan ilişkilerinde ve devlet ilişkilerinde düzeninteminatı ve dayanışmanın asli unsuru olarak görülür. Aynı zamanda kök kültürile canlı kalır ve oradan beslenir. Ahlakı, vatani ahlak, mesleki ahlak, aileahlakı, medeni ahlak ve milletlerarası ahlak olarak ele alır. Vatani ahlaktaher ferdin vatana aynı duygularla bağlı olmasını, mesleki ahlakta iş bölümününtoplumsal hayatta zorunluluğundan ve işi bilenlerin, beceri sahiplerininekonomik hayatta ön planda olması gerektiği, aile ahlakında ailenin varlığı vedevamlılığı, çocukların yetiştirilmesi ve kadının önemi, medeni ahlakta isefertlerin birbirlerine karşı sevgi ve saygı beslemeleri, anlayışlı olmaları,milletlerarası ahlakta ise milletlerin yaşamlarına saygı ve barış esas olarakifade edilir.[xviii]Meslekiahlak olarak yaptığı incelemesinde Türk ekonomisini millî bir çerçevede elealır. Ona göre “Türkler hürriyet veistiklali sevdikleri için iştirakçi olamazlar, fakat müsavatperverolduklarından dolayı fertçi de olamazlar. Türk harsına en uygun olan sistemtesanütçülüktür.”[xix]Gökalp,millî dayanışma için vatani ahlakın medeni ahlaktan önce gelmesi gerektiğinibelirtir. Örnek olarak, İngiltere’de vatani ahlakın yüksek medeni ahlakın düşükolduğunu, Türkiye’de ise vatani ahlakın düşük medeni ahlakın yüksek olduğunuifade ederek Türkiye’de yüzlerce hatta binlerce vatan haini ortaya çıkmasınarağmen bütün İngiltere’de bir tane vatan haininin çıkmadığını söyler. Çözümolarak ise millî kültürümüzü bütün güzellikleri ile ortaya çıkarmamızgerektiğini belirtir.[xx]Bunailave olarak ferdî ve ailevi ahlakın yüksekliğinin yanı sıra vatani ahlakın dayükseltilmesi gerektiğini ve bunun millî bir ahlak olması gerektiğini ifadeeder. Neden geç millîleştiğimizi de sorgulayan Gökalp, memlekette memur veçiftçi olarak iki sınıf olduğunu, biri toprak ötekinin fikir rençberi olduğunu,çiftçinin toprak verirse mutlu olduğunu, memurun ise menfaatçi olduğunu, azledilenlenlerinhükûmeti devirmeye, görevdekilerin de yükselmek için daha yukarıdakileridevirmeye çalıştığını dolayısıyla ferdî ve ailevi ahlakın bulunduğunu ancakmillî bir ahlakın olmadığını izah eder. Ve çözüm olarak her ferdin vatani birahlaka sahip olmasını bunun için de milliyet duygusunun varlığına işaret eder.[xxi]

Böylelikle,ahlakın genel çerçevesi Türk tarihindeki kültür ögeleri ile ortaya konulmuşolur: “Eski Türklerin yenilmiş milletleresonradan kapitülasyon adıyla başına bela olan olağanüstü ayrıcalıklar sunmalarıTürk kültüründeki milletlerarası birlik fikrinin bir sonucudur. Gelecekte, Milletler Topluluğu şimdikigibi yalandan değil gerçekten oluşursa bunun en içten üyesi hiç şüphesizTürkiye devleti ve Türk milleti olacaktır. Çünkü geleceğe ait bütün gelişmelertohum hâlinde Türk’ün eski kültüründe vardır. Özetle, her milletin yeryüzündegerçekleştirdiği tarihî ve medeni bir görevi vardır. Türk milletinin görevi iseahlakın en yüksek erdemlerini gerçeklik alanına çıkarmak en olamaz sanılanfedakârlıkların ve kahramanlıkların olabildiğini kanıtlamaktır.”[xxii]

Ahlak,aynı zamanda kültürün anlaşılması için ve bireyler arasında ve toplumunkesimleri arasında da birleştirici bir unsur olmaya yardım eder. Genel ahlakilkeleri belirleyicidir. Özellikle Gökalp’ın toplumdaki ikili kültür anlayışına neden olan kök kültürden uzaklaşmanınsonucu meydana gelen halk kültürü ve aydın kültürü ayrımının yıkıcı etkilerininolabileceğini belirtir. Aydın kültürün sonradan edinilen bilgilerden, halkkültürünün de var olan, yaşayan bilgilerden bu bakımdan aydın kültürün suni,halk kültürünün de tabii olduğunu ifade eder. Önemli olan her iki kültürün degenel ahlak ilkeleri doğrultusunda birlikte olması ve özellikle aydın kültürünhalk kültürünü anlaması ve yaşaması gerektiğidir.[xxiii]

 

Toplumda Mücadele Anlayışı

Gökalp’ta mücadele kavramı ise Türkmilletinin varlığı üzerine kuruludur. Devlet ise onu ayakta tutan ve koruyanbir zırhtır. İçeride ve dışarıda olabilecek her türlü düşmanlıklara karşıtedbir almak esastır. Bunu ise yasal ve yargısal bir manada kendinde birhaklılık gerçeği ile açıklar. Nitekim devlet tehdit eden düşmanlara karşıkendini savunmak, hakları tehdit olunan bütün bireyleri savunmak, toplumsalbir tehlike teşkil eden kimseleri kendi nefisleri yani kötü huylarına veihtiraslarına karşı savunmak zorunda olduğunu belirtir. Burada cezauygulamasının esas olması gerektiği açıktır. Dış düşmanlara karşı iseaskerliğin gelişigüzel mazeretler ile geçiştirilmemesini asker aleyhtarlığınınise asla kabul edilemeyeceğini özellikle belirtir. Milletlerarası ahlakın esaslarınasadık kalmakla birlikte, “Eskiden beri denildiği gibiaskerlerini dinç ve barutunu kuru olarak muhafaza etmediği takdirde çokihtiyatsızlık etmiş olur.” sözü ile her an iç ve dış düşmanlara karşımücadele için hazır olunmasını ifade eder.[xxiv]İçerisindeaynı yasalara tabi olanların teşekkül ettiği toprağa derin bir surette bağlananve duygularla iradelerin ortaklığı ile aralarında birleşmiş bireylerin toplamı,milletin kısımlarını oluşturur. Bu kısımların arasında başlıca bağ dayanışma vesevgi bağıdır.

Gökalp,devletin oluşumunda asli unsuru millete dayandırmış, milletin de arasındaki herbir ferdi ile sağlanan dayanışmaya özel bir önem vererek bunun temel koşulunudüzene bağlılık olarak görmüş ve bunlara karşı gelebilecek tehditlere karşı dadevamlı bir mücadeleyi şart koşmuştur. Bu devletin oluşumunda dinamik birsosyolojik kuramın varlığını gösterir. Türk kültür ve medeniyetinin tarihidokusundan alınan fikirler, yaşayışlar, gelenekler kısacası töre, kuramsalyapının kaynağıdır.

Devletinoluşumunda millet ne kadar asli unsur ise devletin devamında ise halk o kadarkıymetli bir unsurdur. Milletin ruhunu oluşturur ve hükümete can verir.Milletin toplumsal olarak iş, sanat, cemiyet, siyasi partiler, dernekler,şirketler vb. kuruluşlara ayrılmış hâli olup milletin toplumsal birgörüntüsüdür.[xxv]

Bu ayrımasla halkın ideolojik bir ayrıma tabi tutulduğu anlamı taşımaz. Bu nedenleharsın siyasi bir içeriği olmayacağı için iş grupları ve toplumsal yapınınbölümleri üst yapıda Türk kültürü ile iç içe bulunduğundan yıkıcı unsurlarakarşı dayanıklı olur. Ayrıca bu düşünce Türk mefkûresi içerisindemilliyetçilik, cumhuriyetçilik, medeniyetçilikle beraber halkçılık olarak yeralır.[xxvi]  Böylece devletin yapı taşlarından biri olur.

 

Kuramsallaşmasürecinde toplumdaki dayanışmanın bir ülkü etrafında sağlanması ve o ülküyeuygun olarak fertlerin yüksek beklentilere sahip olması artık uygulamasafhasına bir bakıma kurumsallaşmaya geçilebileceğinin işaretidir. Bunu,devlette kurumsallaşmanın temelini teşkil eden ve onun üzerine inşa edilen kökkültür olduğunun farkına varan Atatürk gerçekleştirmiştir. Türk Tarih Kurumu veTürk Dil Kurumu ile Türk milliyetçiliğinin ilmî yapısı oluşturulmuş ve KültürBakanlığı ile bir millî politika hâline getirilmiştir. Türk Ocakları ve Halkevleri ile kök kültürünhalkta yansıyan özellikleri Gökalp’ınbelirttiği medeni kültürle birleşmesini sağlamıştır. Kurumsallaşmanın ikinciesası olan yasa yaptırımı ve uygulamaları ile devletin meşruiyeti sağlanmıştır.Anayasal teminat ve devletin kuruluşunun temel felsefesinin başlangıçilkelerinde yer alması Türk devletçiliğinin net bir özelliğidir. 1921 ve 1924Anayasaları bu ölçülerle temel teşkil eder. Diğer bir özellik ise güçkullanımıdır. Güç kullanımı tamamen meşru ölçüler içerisindedir. Türk varlığınave bağımsızlığına kasta karşı en şiddetli karşılık verilmek üzere savunma veistihbarat tamamen millî niteliklidir. Bu asırlardır Türk milletininvazgeçilmez bir niteliğidir. Nitekim Atatürk, 27 Ekim 1922’de Bursa’daöğretmenlere yaptığı bir konuşmasında, “İkiparça hâlinde yaşayan milletler zayıftır, marizdir. Çocuklarımıza vegençlerimize vereceğimiz tahsilin hududu ne olursa olsun onlara esaslı olarakşunları öğreteceğiz:

1.Milletine,

2.Türkiye Devleti’ne,

3.Türkiye Büyük Millet Meclisine, düşman olanlaramücadele esbap ve vesaitiyle mücehhez olmayan milletler için hakkı beka yoktur.Mücadele lazımdır.”[xxvii]diyerek Türk milletinin varlığının mücadeleyedayandığını ve ilelebet sürdüreceğini belirtmiştir.

 

Sonuç Yerine

”Millîdevlet” sistemi, temelleri Gökalp tarafından derinleştirilerek Atatürktarafından gerçekleştirilmiştir.[xxviii]Türk’üntarih sahnesine çıktığı andan itibaren günümüze kadar yüksek bir kültürle gelendevlet kurucu-devletyapıcı anlayışı saldırılar karşısında sarsıntılar geçirse de değişmemiştir. Herzaman devletin kurucu unsuru yüksek Türk kültürü ve yaşayışıdır. Tarihinverdiği değerler Gökalp tarafından bir kurama oturtulmuş ve çerçevesiçizilmiştir. Kurumsal yapısının temel esasları ise Mustafa Kemal Atatürktarafından gerçekleştirilmiştir. Gökalp’takuramsal olarak belirlenen düzen, dayanışma ve mücadele; Atatürk’te kurumsalolarak ilke, ülkü ve ülke bütünlüğüne ulaşmıştır.

Türkdevletinin mitolojik ve tarihî bütün özellikleri ile sosyolojik yapısının[xxix]nihaidurumu belirlenmiş ve 29 Ekim 1923’te değişmemek üzere son şekli verilmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiyehalkına Türk milleti denir.”

 



[i]Niyazi BERKES, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006, s.294-295.

[ii] Erol GÜNGÖR, Dünden Bugünden Tarih-Kültür ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları,İstanbul, 1999, s.19.

[iii] Sina AKŞİN, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1987,s. 157-158.

[iv]Feroz AHMAD, Modern Türkiye’nin Oluşumu, çev.: YavuzAlagon, İstanbul, 2006,Kaynak Yay., s. 52-53.

[v] Yusuf AKÇURA, Türkçülüğün Tarihi, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2005, s. 92-93.

[vi] Y.AKÇURA,Türkçülüğün Tarihi, s. 215.

[vii] Y.AKÇURA,Türkçülüğün Tarihi, s. 241-242.

[viii]N.BERKES, Türkiye’deÇağdaşlaşma, s. 401.

[ix] Y.AKÇURA, ÜçTarz-ı Siyaset, haz.: Okay Bensoy, Kilit Yayınları, Ankara, 2012, s. 39.

[x] E.GÜNGÖR, DündenBugünden Tarih-Kültür ve Milliyetçilik, s. 34-37.

[xi]İbrahim KAFESOĞLU, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, Ötüken Yayınları, İstanbul,2013, s. 208-209.

[xii] Hilmi Ziya ÜLKEN, Millet ve Tarih Şuuru, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2016,s. 155-156.

[xiii] Ziya GÖKALP, Felsefe Dersleri, Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya, 2006, s.851-852.

[xiv] Z.GÖKALP, FelsefeDersleri, s. 855-856.

[xv] Z.GÖKALP, FelsefeDersleri, s. 856-861.

[xvi] Z.GÖKALP, FelsefeDersleri, s. 854-855.

[xvii] Z.GÖKALP, Türkleşmek,İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2014, s. 15.

[xviii] Z.GÖKALP, TürkçülüğünEsasları, haz.: Cengiz Mete, Kum Saati Yayınları, İstanbul, 2001, s.168-186.

[xix] Cavit Orhan TÜTENGİL, Ziya Gökalp Üzerine Notlar, Çeltüt Matbaası, İstanbul, 1956, s. 40.

[xx] Z.GÖKALP, TürkçülüğünEsasları, s. 101-102.

[xxi]H. Z. ÜLKEN, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İş Bankası Kültür Yayınları,İstanbul, 2017, s. 467

[xxii] Z.GÖKALP, TürkçülüğünEsasları, s. 188.

[xxiii] Orhan TÜRKDOĞAN, Türk-Devlet Kimliği, IQ Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2006, s.145-146.

[xxiv] Z.GÖKALP, FelsefeDersleri, s. 864-871.

[xxv] Z.GÖKALP, Medeniyetve Hars, haz.: Yalçın Toker, Toker Yayınları, İstanbul, 2012, s. 102.

[xxvi] Z.GÖKALP, ÇınaraltıYazıları, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2016, s. 35.

[xxvii]Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.I-III, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih YüksekKurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1989, s. 49.

[xxviii] O. TÜRKDOĞAN, Ziya Gökalp ve Sosyolojik Düşünce Sistemi, Çizgi Yayınları, Konya,2015, s. 125.

[xxix] Abdullah Cüneyt KÜSMEZ, “Türk Devletçiliği”, Devlet Dergisi, Temmuz-Ağustos 2017, Sayı:472, s.50-51