HARŞİT HIRÇINLIĞI, TORUL ÇIĞI, TÜRKÇÜLÜĞÜN GÜR SESİ: HÜSEYİN NİHÂL ATSIZ

04 Kasım 2022 14:10 Gazi KARABULUT
Okunma
705
HARŞİT HIRÇINLIĞI, TORUL ÇIĞI, TÜRKÇÜLÜĞÜN GÜR SESİ: HÜSEYİN NİHÂL ATSIZ

HARŞİT HIRÇINLIĞI, TORUL ÇIĞI, TÜRKÇÜLÜĞÜN GÜR SESİ: HÜSEYİN NİHÂL ATSIZ
Hüseyin Nihâl Atsız ilk çocukluk yıllarından ölümüne kadar yaşadığı döneme edebî yönü, ideolojik duruşu ve kişiliği ile damga vurmuş bir isimdir. Çocukluk yıllarından başlayan çalkantılı hayatı ömrünün her döneminde şiddetlenen bir fırtınalı hava gibi hareketli geçmiştir. Asker bir ailenin çocuğu olan Atsız’ın kökeni Gümüşhane’ye bağlı Torul ilçesinin Midi köyüne dayanmaktadır. Deniz Yüzbaşı Mehmet Nail Bey’in ilk çocuğu olarak, 1905 yılının bir kış ayında (12 Ocak) dünyaya gelen Hüseyin Nihâl Atsız ömrü boyunca pek de bahara şahit olamayacak ve yine bir kış ayında (11 Aralık) yetmiş yaşında dünyadan göç edecektir.  Nitekim onu en iyi ifade eden hadise de cenaze namazında yaşanacaktır. 13 Aralık’ta Kurban Bayramının ilk günü, Osman Ağa Camii’nde Atsız’ın cenaze namazı kılınırken İmam Efendi’nin “Er kişi niyetine!” şeklindeki sesi duyulunca Türkçü Şair Fethi Gemuhluoğlu’nun gür sesi yankılanır: “Hoca, hoca! Bu musalla taşı, şimdiye kadar böyle bir er kişi görmemiştir!”
FIRTINALI YILLARIN HABERCİSİ ÇOCUKLUK VE GENÇLİK YILLARI
Osmanlı Devleti’nin zor günlerinde İstanbul’da dünyaya gelen ve Hüseyin Nihâl adı verilen Atsız, altı yaşındayken doğduğu semtteki Kadıköy Fransız Mektebine kaydettirilse de Fransızca bilmediği için okuldan sıkılmış ve ilk yılında kavgayla da tanışmıştır. Kendinden oldukça büyük bir Rum çocuğu kafasını duvara vurarak Hüseyin Nihâl’in kafasını yarmıştır. Daha sonra okulda çıkan yangın sebebiyle verildiği Alman Mektebine de alışamayan Hüseyin Nihâl, babasının mesleğinden dolayı Türk-İtalyan Savaşı sebebiyle Süveyş’e gidecek ve burada da ancak birkaç ay süren eğitim hayatından hatırladığı İtalyan çocuklarıyla kavgaları olacaktır. Yeniden İstanbul’a döndüklerinde ise birkaç okul değiştirecek nihayet onuncu sınıfta girdiği sınavı kazanarak önce üniversite hayatına ardından Tıp Fakültesine, fakültenin üçüncü sınıfında da Askerî Tıbbiyeye başlayan Hüseyin Nihâl artık sevdiği bir mesleğe adım atmanın coşkusuyla gençlik yıllarını şekillendiren olaylara adım atmıştır. Özellikle Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in kabrine gerçekleştirilen yürüyüşün içinde yer alarak ruhundaki fırtınalara yol vermeye başlamıştır. Nitekim Askerî Tıbbiyeden atıldığı 4 Mart 1925 yılına kadar önce Ziya Gökalp’ın toprağa verildiği gün karıştığı kavga, sonrasında Arap asıllı bir teğmenin gereksiz yere istediği selamı vermemesi gibi olaylar hayalini kurduğu askerlik mesleğinin de sonunu getirmiştir.
EDEBİYET DÜNYASINA ATILAN ADIM
Askerî Tıbbiye öğrencisi iken Yeni Mecmua’nın seksen beşinci sayısına Türk Ocakları ile ilgili gönderdiği okuyucu mektubunun yanı sıra Kabataş Lisesindeki öğretmen yardımcılığı görevi artık edebî alandaki yol haritasının da işaret taşlarını belirlemiştir. Türkiyat Mecmuası’ndaki makalesi Köprülüzade Fuat Bey’in ilgisine mazhar olunca Hüseyin Nihâl’e Edebiyat Fakültesinin yolu açılacaktır. Fakültedeki sınıf arkadaşlarına baktığımızda Nihat Sami Banarlı, Orhan Şaik Gökyay; yine dönem arkadaşları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülbaki Gölpınarlı ve ilerleyen yıllarda hayatının en hareketli yıllarını yaşamasına sebep olan Sabahattin Ali gibi isimleri görürüz. Türk tarihi, milliyetçilik, Türklük gibi konuları içeren kitapları titizlikle takip eden Hüseyin Nihâl’in çizgisi netleşmeye başlamış ve etrafınca da “Türkçü” şeklinde tanınmıştır. Bu durum kimilerini rahatsız etmiş ve Hüseyin Nihâl ile araları açılmıştır. Ama onun gibi düşünenlerin de bulunduğu ve Yusuf Akçura, Hamdullah Suphi, Ahmet Ağaoğlu gibi önemli fikir insanların yer aldığı İstanbul Türk Ocağı, Hüseyin Nihâl’in kabaran Türkçülük duygusunu ilmi bir çerçeveye oturtmuştur.


TÜRKÇÜLÜK YOLUNDA İLK ADIM “ATSIZ” DERGİSİ VE İDEOLOJİK MÜCADELE ALANI
Köprülüzade Mehmet Bey’in asistanı olduğu 1931 yılı Atsız için Türkçülük yolunda somut mücadele adımlarının atıldığı dönemlerin başlangıcı olmuştur. Kendisi gibi düşünen bir grup arkadaşı ile çıkarmayı düşündükleri Türkçü derginin adına “ATSIZ” dediler.  “Ben, Sen, O yok… Biz Varız…” sloganı ile çıkan gölgeli hilal ve bozkurdun kapak tasarımını oluşturduğu ATSIZ dergisi çağın en kıymetli milliyetçi edebiyatçılarının yazılarına yer vermiştir. Atsız da buradaki Türkçülük merkezli yazılarıyla hem edebî hem de fikrî bir çizgi oluştururken akademik kariyerinin ise sonunu hazırlayacaktır. 1. Türk Tarih Kongresinde, Türk Tarih Cemiyeti Genel Sekreteri Dr. Reşit Galib’in “Zeki Velidi gibi âlimlerden utanç duyduğunu” söylemesi üzerine, Hüseyin Nihâl’in tepkisi olay olmuş ve bu durum üniversitedeki görevinden ayrılma mecburiyetini doğurmuştur. İşte bu olayın ardından ATSIZ dergisinin 17. ve son sayısında meşhur “YOLLARIN SONU” şiirini yazdırmıştır. Artık Atsız için Türkçe/edebiyat öğretmeni olarak devam eden yurdun değişik yerlerindeki görevleri Türkçülük fikri ile beraber hayat mücadelesini eklemiştir.  Edirne’ye gelmesi ile “Nerede kalmıştık?” dercesine “ORHUN” dergisini çıkarmaya başladı. Her sayısı bir olaya dönen derginin ömrü uzun sürmedi. “Aylık Türkçü Dergi” ORHUN dokuzuncu sayısından sonra kapatıldı. Derginin kapatılması Atsız için daha çetin mücadelelerin fitilini ateşledi ve Orhun dergisi ömrü boyunca bazen aynı ad ile bazen Orkun adıyla Türkçülüğün bayrağı oldu.
“ATSIZ” SOYADI VE TÜRKLÜK YOLUNDA BİR ÖMÜR
Soyadı Kanunu ile birlikte soy isim almak için müracaat eden Hüseyin Nihal’e hangi soyadı almak istediği sorulduğunda ağzından tek kelime çıkar: “Atsız” Ancak bu ismi alamayacağını tarihî bir mana içerdiğini söylemesi üzerine o da “Tarihî olan ‘d’ harfi ile yazılandır. Benim istediğim ‘t’ harfi ile olan ‘Atsız’ ismidir.” diyecek ve ilk göz ağrısı “ATSIZ” dergisini soyadında yaşatacaktır. Artık, Türkçülüğün keskin kalemi Atsız Hoca, ömrü boyunca kalemi ve kelamıyla bazen dergi çıkararak bazen şiirlerle haykırarak, kimi zaman kitaplar yazarak varlık sebebi olarak gördüğü davasına hizmet edecektir.
VE 1944
Hüseyin Nihâl Atsız’ın kabına sığmayan Türkçülük ateşi ömrünün her döneminde ağır bedeller ödemesine sebep olmuştur. Sıradan hayatlarla anlaşamayan, onların dünya denen mezellete olan sevgilerine şaşıran ve “Dünya bir çarpışma alanıdır.”  diyerek dünyaya bakışını ortaya koyan Atsız bu çarpışma alanına Orhun’un 1 Mart 1944 tarihli on beşinci sayısında bir açık mektup ile devam edecektir. Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na yazdığı açık mektupta “Sayın Başvekil, hem Türkçü hem Başvekil olduğunuz için size bu açık mektubu yazıyorum.”  hitabına yer verip Türklük aleyhine yapılan faaliyetleri sıralamıştır. Devamında ironi içeren vurgular ve somut komünist yapılanmalardan bahseden Atsız, bir sonraki sayıda ikinci açık mektubu yayımlar. Bu mektubunda pek çok komünist yapılanmadan uzun uzun bahsederken bazı isimleri de ifşa eder. Bu isimler arasında Sabahattin Ali ve Pertev Naili Boratav  da bulunmaktadır. İkinci mektup birinci mektuptaki gibi büyük yankı bulmuştur. Ve ardından beklenen olmuş, Sabahattin Ali devrin yöneticileri ve Falih Rıfkı Atay’ın da teşvikleri ile hakaret davası açmıştır. 26 Nisan 1944 günü Ankara’da gerçekleşen ilk duruşma Atsız’ı desteklemek için salonu dolduranların çokluğu gerekçesi ile yargıç tarafından öğleden sonraya tehir edilse de aynı kalabalık daha bir coşku ile salonun kapılarını kırarak içeri girince, dava 3 Mayıs 1944 gününde yapılmasına karar verildi. Ancak hükûmetin Rusya’ya şirin görünme girişimleri mahkemeye yansımış ve Atsız ile birlikte Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan, Osman Yüksel Serdengeçti, Nejdet Sançar, Fethi Tevetoğlu gibi isimlerin de içinde bulunduğu 49 sanığın 33’ü tutuklanmıştır. 26 Ekim 1945 günü bütün tutuklular serbest bırakılmış, 1 Mart 1947’de ise dava kapanmıştır. Bu dava Türkçülük fikri açısından bir dönüm noktası olmuş ve “Türkçülük bir ülküdür. Millî ülküler yüz yıllar boyunca değişmeden yaşar. Değişen tarafları ana çizgileri değil, teferruat ve taktiğidir.” diyen Atsız Türk milletinin ülkülerine yön vermiştir. Nitekim eserleri ile de tarih boyunca yön vermeye devam edecektir.  Hakeza, dergilerinde yazdığı yazılarla Türklük şuurunu diri tutan Atsız bir Bozkurtlar ile tarih bilincini ilmek ilmek işlemiştir. Kür Şad ismini Türk milletine hediye etmiştir.
“Kür Şad ölmüş fakat attan düşmemişti.
Ölmüş, fakat yenilmemişti.”
“Okuyucu üzülmesin, Bozkurtlar dirilecektir.” diyerek de bir milletin ülkülerini yaşatmaya devam edecektir.