DOĞUMUNUN 100. YILINDA SON BAŞBUG: ALPARSLAN TÜRKEŞ

26 Mart 2018 12:35 Prof. Dr.Saadettin Yağmur GÖMEÇ
Okunma
850
DOĞUMUNUN 100. YILINDA  SON BAŞBUG: ALPARSLAN TÜRKEŞ

Prof.Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ

 

Doğumunun 100. Yılında

SONBAŞBUG: ALPARSLAN TÜRKEŞ

 

                Son yüzyılın Türk tarihine damgasını vuran, Türk milletinin geçmişinde ve geleceğinde mühim roller oynayan Türk büyükleri arasında hiç şüphesiz AlparslanTürkeş’in ap-ayrı bir yeri vardır.

 

                Bu dava ve siyaset adamının hayatına baktığımızda, milleti ve devleti için elinden gelen her şeyi yaptığını görürüz. Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti parçalanmadan bugünlere kadar gelmiş ise onun ve yetiştirdiği Türk Milliyetçileri sayesindedir. Dolayısıyla günümüz Türk Milliyetçiliğinin şekillenmesinde ve fikri dünyasının oluşmasında, Alparslan Türkeş’in katkısını kimse inkâr edemez. Onun ülküsünden ve kavgasından etkilenmeyen hiçbir Türk yoktur.

 

                Bugün Türkiye ve diğer çağdaş Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlık ülküsünün temelindede Alparslan Türkeş’in emeğinin olduğunu söylemeden geçemeyiz. 20. asrın sonlarında, Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlık hareketlerinde ön plana çıkan milliyetçi faaliyetlerin hepsinin de Türkiye ve dolayısıyla Milliyetçi Hareket Partisiyle alâkası vardır.

 

                Alparslan Türkeş’in ailesi Kayseri ilinin Pınarbaşı ilçesine bağlı Yukarı Köşkerli köyünden olup, kökenleri Avşar Türkmenlerine dayanır. 1860’larda köydeki bir kavga sebebiyle aile Kıbrıs’a sürülür ve Türkeş 1917 senesinin 25 kasımında Ahmet Hamdi Bey’in ikinci eşi Fatma Zehra Hanım’dan doğar. Onlar dört erkek ve bir kız kardeştirler. Babasının Ali Arslan adını koyduğu bu çocuğa, Lefkoşa’da ilkokuldayken öğretmeni Osman Zeki Bey senin ismin “Alparslan olsun ve Alparslan gibi bir yiğide benze” deyince, adının değiştiğini görüyoruz.

 

                Aile1933 senesinde anavatana dönünce, Alparslan Türkeş askerlik mesleğini çok sevdiğinden Kuleli Askeri Lisesine kayıt olmak istemiştir. Fakat o, bu süreç de çok ilginç bir şey yaşar. Türkeş askeri liseye girmeye karar verdiğinde İngiliz pasaportu taşımaktadır ve bu yüzden müracaatı kabul edilmeyerek, okulun kapısından geri çevrilir. Ancak mesele bir şekilde Genelkurmay Başkanı FevziÇakmak’a bildirilince, Türkeş liseye kayıt yaptırabilir. Neticede 1936 senesinde buradan mezun olunca, yine aynı yıl Kara Harp Okuluna girmiş ve iki sene sonra da piyade asteğmen rütbesiyle burayı bitirmiştir.

 

İşte bu yıllarda Türkeş’in, Atatürk’ün vefatından sonra meydanı boş bulan komünistler karşısında mert bir duruş sergileyerek, adeta tek başına vuruşan Nihal Atsız’ı tanıması ve onunla mektuplaşmaya başlaması, hayatında bir dönüm noktasıdır. Zaten 1944 Türkçülük Davasında tutuklanmasına sebep de, Atsız Beg’in evinde Türkeş’e ait mektupların bulunmasıdır.

 

Buna binaen başlatılan milliyetçi avı sonunda o da diğer Türkçü-Turancılarla beraber Sirkeci’deki Sansaryan Han’da bulunan Emniyet Müdürlüğündeki tabutluklarda göz altında tutuldu. Mahkeme safhasında ne yazık ki, Türk milletini ve devletini her şeyden çok seven, onun için göz kırpmadan ölüme atılabilecek diğer Türk evlatları gibi kendisinin de vatan hainliğiyle suçlanması ve 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılması üzerine, mahkeme heyetine; “bu isnadı şiddetle reddederim. Ben yeryüzünde her şeyden çok milletimi ve vatanımı severim. Ben koyu bir milliyetçiyim, fakat zannedildiği manada ırkçı değilim. Memleket içerisinde ayrılıklara ve düşmanlıklara yol açacak hiçbir fikrim yoktur. Ben Türk milletinin yeryüzünde eşsiz bir yaradılışa sahip olduğuna ve kahramanlıkta bu milletten üstün bir millet bulunmadığına inanıyorum. Buna en yakın olarak da İstiklal Savaşı’nı gösteriyorum” mealinde bir cevap vermiştir.

 

Sonuç itibarıyla Hasan Ferit Cansever (Dr. Yüzbaşı), Fethi Tevetoğlu (Dr. Üsteğmen), Alparslan Türkeş(Piyade Üsteğmen), Nurullah Barıman (Piyade Teğmen), Zeki Sofuoğlu (Topçu Asteğmen),Fazıl Hisarcıklı (Ulaştırma Asteğmen), Nihal Atsız (Edebiyat Öğretmeni),Hüseyin Namık Orkun (Tarih Öğretmeni), Nejdet Sancar (Balıkesir Lisesi EdebiyatÖğretmeni), Saim Bayrak (Temyiz Mahkemesi Evrak Memuru), İsmet Rasin Tümtürk(İstanbul Belediyesi Murakıbı-Denetçi), Cihat Savaşfer (Yüksek Mühendis MektebiÖğrencisi), Muzaffer Eriş (Yüksek Mühendis Mektebi Öğrencisi), Fehiman Altan (YüksekMühendis Mektebi Öğrencisi), Yusuf Kadıgil (Lise Öğrencisi), Cebbar Şenel (AdanaAdliyesi’nde Hakim Adayı), Zeki Velidi Togan (Türk Tarihi Profesörü), OrhanŞaik Gökyay (Ankara Konservatuarı Direktörü), Hikmet Tanyu (İçişleriBakanlığında Memur), Reha Oğuz Türkan (İstanbul Üniversitesi Doktora Öğrencisi),Hamza Sadi Özbek (Aydın Maliye Tahsilat Şefi), Cemal Oğuz Öcal (Gazi EğitimEnstitüsü Öğrencisi), Said Bilgiç (Ankara Adliyesi’nde Hakim Adayı) gibi buvatan evlatları hapse atılarak, hayatları karartılmak istenmişse de, askeri yargıtay tarafından hepsi suçsuz görülünce, diğer 3 Mayıs tutukluları gibi hapis yatmakzorunda kalmaz.

 

Rahmetli Türkeş, Atsız Beg ile irtibatını 1970’lere kadar sürdürmüş, onun görüşlerinden azami ölçüde yararlanmıştır ki, Milliyetçi Hareket Partisinin ana felsefesi ve ilkeleri Atsız Beg’in temel fikirleridir. O, aşağı-yukarı Mustafa Kemal’in altı ilkesinin de içinde olduğu dokuz ülkü belirlemişti ki, bu daha sonra Türk milliyetçilerinin 9 Işık’ı haline geldi. Atsız Beg, Türklerin ancak bu sayede gelişeceklerine inanmaktaydı. Bunlar: 1- Türkçülük, 2- Türkçecilik, 3- Yasaları Koruma, 4- Toplumculuk, 5- Milli Geleneğe Sahip Çıkma, 6- Demokrasiye Saygı, 7-Ahlaklı Olma, 8- Bilime Önem Verme, 9- Teknikte İleri Gitme.

 

İşte buna bağlı olarak CKMP’nin1967 yılındaki kongresinde Milliyetçi-Toplumcu bir çizgi belirlenmiş ve Dokuz Işık Ülküsü partinin ana amacı olmuştur ki, onlar da şunlardır: Milliyetçilik, yüce Türk milletine sonsuz bağlılık, sevgi, sadakat ve hizmettir. Ülkücülük; Türk milletini en ileri, en çağdaş, en kuvvetli varlık haline getirmek için çalışmaktır. Ahlakçılık;Türk milletinin gelenek ve göreneklerine uygun hareket edip, onun yüce varlığını korumayı amaçlayan esasların tümüdür. İlimcilik; Türk milleti için yapılacak her faaliyetin ilme uygun olmasıdır. Toplumculuk; her çalışmada Türk halkının faydasını gözetmek, devletin de yardımıyla ekonomik ve sosyal adaleti sağlamaktır. Köycülük; Anadolu köylerini daha çok üreten ve ürettiğinden kazanan tarım kentleri haline getirerek, kalkınmayı hızlandırmaktır. Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik; insanların birey olarak gelişmesinin önünü açmak,hürriyetleri toplum yararına güvence altına almaktır. Gelişmecilik ve Halkçılık; kendi kültürümüzden kopmadan, dünyada en ileri ve yüksek seviyeye ulaşmak için çabalamaktır. Endüstri ve Teknikçilik; kalkınma için öncelikli hedefin sanayi ve teknolojide çağın en üstün seviyesine ulaşmaktır.

 

                Dolayısıyla Mustafa Kemal Atatürk de Türk milletine muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkmayı ülkü olarak göstermişti ki, esasında 9 Işık biraz evvel de söylediğimiz üzere Atatürk tarafından belirlenen altı hedefin biraz daha geliştirilmiş bir şeklidir. Bu yüzden Atatürk’ün mirasçıları Türkçüler, Türk Milliyetçileri, Türk Ülkücüleridir. Onların kendilerine Atatürkçü deyip, Atatürk’ün fikir ve düşüncelerini bilmeyen, bunu sadece bir kamuflaj olarak kullanan komünizm sevdalılarından farkı budur.

 

                Bu durum bir yana Alparslan Türkeş’in siyasete atılmadan önceki askerlik hayatına bakacak olursak, onun 1948 senesinde Türk silahlı kuvvetleri tarafından ABD’ne gönderilerek piyade okulunda eğitim aldığını, Türkiye’ye dönünce de Türk Piyade Okulunda öğretmenlik yaptığını, ayrıca bu sırada Ordu Dergisinde de makaleler yazdığını görmekteyiz.

 

                AlparslanTürkeş 1955-1957 yılları arasında Washington Üniversitesinde iktisat ve İngilizce derslerine devam etmiş, 1958 senesinde Almanya’da atom ve nükleer konusunda eğitim almış, bunlara binaen de Türk Silahlı Kuvvetlerinin en donanımlı askerlerinden birisi olmuştur. Daha sonra onun Milli Savunma Bakanlığı NATO Koordinasyon Şube Müdürlüğü vazifesinde de bulunduğunu görmekteyiz.

 

                Alparslan Türkeş’in Türkiye’de adının ön plana çıktığı bir başka hadise 27 Mayıs 1960 tarihindeki askeri müdahale hareketidir. Milli Birlik Komitesi adına yaptığı konuşma ile bütün Türkiye onu tanıdı. Ancak bir süre sonra ihtilâlcilerin arasında çatlaklar oluşmuş ve buna binaen “Ondörtler” diye anılan grup içindeki Türkeş, 13 Kasım 1960’ta tasviye edilince, Türkiye’nin Hindistan Büyükelçiliğine sürgüne yollanmıştır.

 

                Bununla beraber Alparslan Türkeş, Adnan Menderes ve arkadaşlarının idam edileceğini duyunca, 7 Eylül 1961 tarihinde Delhi’den Cemal Gürsel’e bir mektup yollayarak;bu durumun hem ülke genelinde halkın his dünyasında kötü tesir yaratacağını,hem de dünya kamuoyunda Türkiye’yi kötü göstereceğini, idamlardan Türkiye’nin bir şey kazanamayacağını ve kararların hafifletilmesini vurgulayan şu mektubu yollamıştır:

 

Orgeneralim,

 

Size asla yazmak niyetinde değildim. Fakat bugün memleketin yüksek menfaatleri bakımından bazı hususların dikkatinize sunulması zarurî oldu. Şöyle ki:

Yüksek Adalet Divanı birkaç güne kadar eski iktidar mensupları hakkında hüküm verecektir. Adaletin hükmüne müdahale etmemek ve daima hürmetkâr bulunmak şarttır. Ancak hükümlerinin fazı, yurtta mevcut durumun nezaketi göz önüne getirilince ayrıca incelenmeye değer görülmektedir.

Yüksek Adalet Divanı’nın vereceği cezalar içinde idam hükümleri bulunduğu takdirde, bunların tâdiledilerek hafifletilmesi cihetine gidilmesi çok faydalı olacaktır. Çünkü:

a) İdam cezalarınınin fazı, 13 Kasımdan (bu tarihte Milli Birlik Komitesinden 14 kişi uzaklaştırılmıştır) beri atılan çok hatalı adımlar dolayısıyla memlekette meydana gelmiş olan huzursuzluğu daha çok arttıracaktır.

b) Ölüm cezalarınınin fazı, yurt dışında ve milletimiz ve devletimiz aleyhinde tepkilere yol açacaktır.

c) Ölüm cezalarınıninfazı hâlinde, milletimizi bölen kin ve garez duyguları şiddetlenecek ve 27 Mayısın amacı olan millî birlik ruhunun geliştirilmesi güçleşecektir.

ç) Yukarıda sıralanan mahzurlarına karşılık, cezaların infazı ile memlekete sağlanacak hiç bir fayda yoktur. Esasen siyasî suçlardan dolayı ölüm cezaları verilmesi, bugünün insanlık duygularına uymamaktadır.

 

Yine Alparslan Türkeş;“buraya kadar sıralanan mütalâalara ilâveten, hukuk bakımından da şu hususların incelenmesi lüzumludur” diye sözlerine şöyle devam etmiştir:

I. Yüksek Adalet Divanı’nın vereceği idam cezalarının nihâî incelenmesi, bununla ilgili kanunun yürürlüğe girdiği tarihte tek meşru yasama organı bulunan 27 Mayıs Millî Birlik Komitesi’ne aittir.

II. Bugün ise yasamı organı yalnız başına 13 Kasım Komitesi değil, Temsilciler Meclisi ile birlikte Komiteden meydana gelen Kurucu Meclis’tir.

III. Türk Anayasasına göre,idam hükümlerinin nihaî incelenmesi, Yasama organlarına aittir. Şu hâlde bugün Yüksek Adalet Divanı’nın vereceği idam kararlarının yalnız 13 Kasım Komitesince incelenmesi hukukî ve meşrû olamaz.

Aksi hâlde, millet ve tarih önünde sorumlu olacağınızı hatırlatır, değerli mütalaalarınıza arz ederim.

 

                Alparslan Türkeş’in Yeni Delhi’deki görevi de uzun sürmedi. 7 Aralık 1962’de merkeze alındı ve 24 aralıkta da emekliye sevkedildi. Türkiye’ye 23 Mart 1963 senesinde dönen, halk ve basın tarafından kendisine büyük bir ilgi gösterilen Alparslan Türkeş, bu sırada yine bir darbe teşebbüsünde bulunan Talat Aydemir ile alâkası olduğu ileri sürülerek tutuklanmış ve dört ay Mamak Askeri Cezaevinde yatmıştır. Bu suçlamadan beraat edince, 1965 tarihinde Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinde siyasete atıldı. Esasında önünde başka bir seçenek de görünmüyordu. Ya yeni bir parti kuracak ya da mevcutların birinin içinde siyaset yapacaktı. Yeni bir partinin teşekkülü çok zordu. Dolayısıyla onunla birlikte bazı arkadaşlarının da CKMP’ne intikalleri hem partinin hem deTürkeş’in itibarının yükselmesine yaradı. Tabiî ki böylesine ülküleri olan bir şahsın sıradan bir milletvekili gibi davranması da pek mümkün değildi ve kısa bir süre sonra, 48 yaşındayken bu partinin genel başkanı oldu.

 

                Alparslan Türkeş’in 1965’teki kongrede 698 oy alarak CKMP’nin başkanlığına geldikten sonra, 10 Ekim 1965 tarihinde Türkiye’de milletvekili seçimleri yapılmış ve CKMP 11 mebus ile meclise girmişti. Bunun yanı sıra CKMP ülke genelinde yeni teşkilatlanmalara giderek, bilhassa gençlere yönelik parti programları yoğunlaştırıldı.1967’deki kongreden sonra ise Alparslan Türkeş’e “Başbuğ” denmeye başlandı ve 9 Işık doktrini de partinin gayr-i resmi programı oldu.

 

    Geniş bilgi için ayrıcabakınız, Doğumunun 100. Yılında Alparslan Türkeş’e Armağan,