MİLLET KAVRAMI ve MİLLİYETÇİLİĞİN TARİHÎ SEYRİ

09 Ağustos 2014 12:06 Bora İYİAT
Okunma
7166
MİLLET KAVRAMI ve MİLLİYETÇİLİĞİN TARİHÎ SEYRİ


Millet olarak adlandırılan ve aynı adla özetlenen kavram üzerinde günümüzde hâlâ çok farklı yorumlamalar ve algılamalar vardır. Söz konusu kavramın niteliğinin fazlasıyla dinamik ve çok boyutlu olması bu tartışmalardaki en büyük faktördür.  Benedict Anderson, bu alanda yapmış olduğu akademik çözümlemede millet kavramını tanımlarken onu hayal edilmiş bir topluluk olarak niteler.[1] Ona göre milletler gibi millet kavramı da tamamen hayal ürünüdür. Bu tezi desteklerken de pekiştirmek amacıyla bu hayalî milletin birer üyesi olduğunu iddia eden bireyler birbirlerini asla tanımazlar ancak aralarında bunun tersini iddia ettikleri sonradan yaratılmış kavramlar vardır.[2]
  Burada öne sürülen tezin karşılığında ayakları yere daha sağlam basan bir millet tanımına ihtiyaç vardır. Her ne kadar yukarıda bahsettiğimiz gibi bu kavramın tanımı hala tartışılsa da bu bir milletin hayali olduğunu, romantik bir yaklaşımın sonunda beliren ihtiyaçların karşılanabilmesi için ortaya atılmış bir fikir olduğunu asla göstermez. Çünkü millet denilen kavram laboratuar ortamında suni koşullar altında yaratılmış bir sonuç olmanın çok ötesinde birçok farklı birleşenin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştır ki bu bileşenlerin tesadüfen aynı yerde buluşması imkânsız derecesinde zordur. Millet; tarihî bir toprağı/ülkeyi, ortak mitleri ve tarihî belleği, kitlesel bir kültürü, ortak bir ekonomisi ile aynı yasal hak ve zorunlulukları paylaşan topluluktur.[3]
  Tüm bu faktörlerin yanında dil birliği de millet olmanın en önemli göstergelerinden birisi hatta en önemlisidir. Bir milleti ayakta tutan, onun varlığını ve devamını sağlayan, millî şuuru besleyen, bir millete mensup olma hazzını veren ve bireylerini birbirine yaklaştırarak onlar arasında birlik yaratan unsur olarak dilin, millet hayatındaki yeri çok önemlidir. Öyle ki milletin varlığı, dilin varlığıyla mümkündür. İnsanın geçmişini öğrenmesinde, gününü yaşamasında, geleceğine yön vermesinde, kişiliğini kazanmasında, aynı dili konuşan diğer insanlarla iletişim kurmasında ve kendisini ifade etmesinde dilin çok önemli bir araç olduğu muhakkaktır. Bu bakımdan dil bir anlamda bireye hizmet eder. Ancak, insan tabiatı gereği toplu hâlde yaşamaya ihtiyaç duyar. Çevresinde kendiyle aynı değerleri paylaşan insanların bulunmasını ister. Bu ortak değerlerin oluşturulmasında, paylaşılmasında, nesilden nesile aktarılmasında, milletin varlığını devam ettirmesinde dil, çok önemli bir görevi yerine getirir. Çünkü millet olmanın birinci şartı, aynı dili konuşmaktır. Dil, milletin ortak kültürüyle yol alarak varlığını devam ettirir.
Milleti oluşturan bireyler arasında birleştirici bir rol üstlenen dil, aynı zamanda ortak şuurun, millî şuurun ortaya çıkmasına hizmet eder. Yani, milleti oluşturan koşulların anlaşılmasının da yolu dildir.
İşte dilin başını çektiği bu faktörlerin tamamına milletin unsurları denilmektedir.
Bu unsurlardan bir diğeri de kültür ve tarih birliğidir. Bu özellik daha sonraları geliştirilen tanımların içerisinde yer almış ve özellikle sosyal birlikteliklerin sağlanması, bilinç kazanmasının yanı sıra aidiyet güdüsünün beşeri hafızalara yerleşmesindeki önemli bir faktördür. Tarih, milletlerin hafızasıdır. Hafızasını kaybeden insan; nasıl dostunu-düşmanını ayırt edemezse, alacağını-vereceğini nasıl bilemezse, geleceğini nasıl planlayamazsa, milletler de böyledir. Hafızasını kaybeden milletler de dostlarını-düşmanlarını ayırt edemezler, alacaklarını-vereceklerini bilemezler, istikballerini de planlayamazlar. Hafıza kaybı, vizyonun yok olması demektir.[4]
Tarih, aynı zamanda ortak milli övünçlerimizin de üzüntülerimizin de kaydıdır. Tarih ve kültür milleti oluşturan fertler için birleştirici olduğu kadar yine bir milleti diğer milletlerden ayıran özelliklerdendir. Günümüzde dünyanın kültürel haritasına bakıldığında farklı kültür alanlarının varlığı görülecektir. Söz konusu kültür alanları, milletleri birbirinden farklı kılan özellikleri barındırır. Bu anlamda bir millete ait anlam, değer ve sembollerin oluşturduğu, salt o millete ait olduğu söylenebilecek bir kültürün varlığı çok açıktır. İngiliz, Fransız, Alman ya da Türk kültürü dendiğinde, kökenin ulus-devlet endoktrinasyonları, özgür bir topluluk olarak hayal edilen milliyetçiliğin geçmişten yeniden türettiği değer, miras ve efsaneler bulunsa bile temel bir kültürel zeminin varlığı yadsınamaz.[5]
Özetle kim olduğunuzun farkına varılması, aidiyetlerin netleştirilmesi ve millî sınırların çizilebilmesinin yolu kültür birliği ya da farklılığıdır. Çünkü “Çağdaş dünyada kim olduğumuzu, müştereken paylaşılan eşsiz bir kültür aracılığıyla bilebiliriz. Bu kültürü keşfederek kendimizi, “otantik kendi”yi keşfederiz.[6]
Milletin belirleyici unsurlarından birisi olarak kabul edilen bir diğer faktör ise soy birliğidir. Bir diğer unsur soy birliği olarak tanımlanır ancak bu unsur belki de diğer unsurlara oranla üzerinde en fazla tartışılan olanıdır. Soy kavramı daha mikro düzeyde bir panoramadan bakıldığında kolay tespit edilebilir bir hâlde olmasına karşılık, makro anlamda oldukça flu bir görünüm kazanır. 
Soy birliği unsuru, henüz devlet oluşturamamış milletlerde güçlü bir şekilde vurgulanmakta, ancak bir kez devlet hâlinde örgütlendikten sonra genellikle yerini hukuki açıdan tanımlanan vatandaşlık unsuruna bırakmaktadır. Ancak tanımlanması güç bir unsur olan ve ancak sosyolojik verilerle tanımlanmaya çalışılan soy birliği ile hukuki yönü ağır basan vatandaşlık arasında belli bir etkileşim olmakta, hukuk metinlerine yansıyan bazı paralellikler kurulmaktadır. Milletin varlığıyla, onun örtüştüğü varsayılan soy arasında bir bağlantı kurma girişimi, gerçekte her türlü milliyetçilikte vardır. Çünkü daha baştan millî hareketin adlandırılmasıyla bir soya atıf yapılmakta, milletin varlığı, gerekçeleri, meşruiyeti o soyun varlığıyla açıklanmaktadır.[7]
Milletin içsel unsurlarından sonuncusu din unsurudur. İlke olarak din kurumu, millet düşüncesiyle doğrudan ilişkili olmayan bir kurumdur. Düşünsel açıdan millet, tekelci bir kavramdır. Buna karşılık, din kurumu ve özellikle büyük dinler, evrenselci kurumlar olarak karşımıza çıkmaktadır.[8]Bu durum bir milletin birliktelik ya da farklılığını değerlendirme noktasında çoğu kez kafaları karıştıracak bir durum olarak ortaya çıksa dahi aslında bu daha çok modernleşme sonucu ortaya çıkan sekülerizm ve laiklik kavramlarının yarattığı bir durumdur. 
Ancak her ne kadar düşünsel düzlemde millet ve din kavramlarının bir araya getirilmesi mümkün değilmiş gibi görünmekteyse de, millet olarak tanımlanmaya çalışılan bir insan topluluğunun türdeşliğinin diğer unsurları yanında din unsuruna da atıf yapılarak kurgulandığı gözlenmektedir. Siyasi sınırlar içindeki türdeşliğin aynı sınırlar içinde tek bir dinsel inancın egemen olmasıyla gerçekleşeceği düşüncesinin, daha sonraki aşamalarda ortaya çıkan siyasi yapılanmalarda ve bu siyasi yapılanmanın toplumsal temelini oluşturan insan grubunun çerçevesinin belirlenmesinde belli bir ölçüde etkili olduğu söylenebilir. Bazen de millet kavramı bakımından mezhep farklılıkları da önemli bir rol oynamaktadır. Bu yargı somut örneklerle desteklenecek olursa, Slav kökenli halklar arasındaki millî bölünmelerin neredeyse tamamen bir din unsuru temelinde tanımlandığı rahatlıkla ifade edilebilir. Aynı dili konuşan ve aynı etnik kökenden gelen Sırp, Hırvat ve Boşnak milletleri birbirinden ayıran tek ölçüt ise bu noktada “din” olmaktadır. Yine Pakistan ve Endonezya, bugüne kadar varlıklarını sürdürebilmişlerse bunu Müslümanlıklarına borçludurlar.[9]
Yukarıda sayılan tüm unsurlar farklı akademik ve bilimsel yaklaşımların konusu olmuştur. Milleti tarif etmede bu yaklaşımların tümünün farklı zamanlarda kullanıldığını görürüz.
Primitif ya da ilkçi yaklaşıma göre, milletler dilin ortaya çıkışından itibaren var olmuşlardır. Bu yaklaşımı benimseyenler dili milletleri oluşturan tek önemli temel öge olarak görmekteler. Bu yaklaşıma göre farklı dilleri paylaşan insan grupları zaten farklı değerler, inançlar, bilgiler, semboller ve ortak geçmişe sahipler. Bu yüzden bu ortak ögeleri paylaşan kollektif kimlikler zaten bir milleti temsil etmeye yeterlidir.[10]
Etno-sembolcü yaklaşıma göre de ulus tarihin ürünü, topluluğun kolektif ruhunun ifadesidir. Burada ortaklığı sağlayan, kapsayıcı bütünsellik, geçmişte kök salmış gelenek, yaşayan bir ırk ve dil topluluğuna mensup oluşun organik doğal bağlarıdır. Bu yaklaşım çeşitli ulusların birbirlerine indirgenemez bir heterojenliği olduğunu ulusların arasında en iyi hâlde aşılamaz bir türlülük, en kötü hâlde yatıştırılamaz bir çatışma bulunduğunu öngörür. Bu bağlamda kozmopolitizmden koparak milliyetçilik ufkuna yönelir.[11]
Modernist ya da sözleşmeye dayalı ulus yaklaşımı, siyasetin “ortak bir yasa altında yaşayan ortaklar birliği” olarak bir ulus tanımı ortaya atar. Bu ulus, hakları ve görevleri bakımından eşit olan ve bu eşitliği karşılıklı olarak kabul eden insanlardan oluşur; kısacası ulus, sosyal sözleşmenin ilkelerine katılma üzerine temellenmiş ve özgür bir sözleşme iradi bir birleşmeyi içerir.[12]
Millet kavramı üzerinde son olarak üzerinde değerlendirilmesi gereken bu sosyal grubun birlikte yaşam iradesi ve isteğidir. İşte bu diğer bağlayıcı unsurlarla birleşerek söz konusu sosyal grubu ortak paydada buluşturacaktır. Aynı toprağın üzerinde birlikte yaşayan, tek bir bayrağın gölgesinde huzur bulan, o bayrağın göndere çekilmesinde çalınan ulusal marşın her notasında farklı bir his yaşayan, vatan adı verdikleri coğrafyanın hangi köşesinde yaşarsa yaşasın kendileri ile aynı hisleri, geçmişi ve kaygı, sevinç, kederi paylaştığını bilenler birbirlerine görünmeyen ama kuvvetli bağlarla bağlanırlar.
Millet kavramının fark edilmesi ile dünya tarihi bambaşka ve aslında kutsal bir başka kavramla daha tanışıyordu. Bu kavramın adı milliyetçiliktir. Ancak tarihin en eski dönemlerinden beridir toplu yaşamı sürdüren insanoğlunun bu iki kavramın adını koyması, farkındalığı tarihin daha yakın dönemlerinde, 18. yüzyıl sonları 19. yüzyıl başlarında olmuştur. Bu olgu söz konusu tarihlerde aslında feodal[13] derebeylik düzeninin bozulması ile birlikte ortaya çıkmıştır. Bu modern milliyetçilik kavramının doğuşuna ilişkin bir tarihsel neden ve sonuçtur.
 Bu tez doğrultusunda milliyetçilik endüstrileşme, kapitalizm, merkezî devletlerin kurulması, bürokrasi, kentleşme, kitle iletişimi ve laikleşme gibi devrimci modern güçlerin ürünüdür. Milliyetçilik, endüstrileşmenin ve sosyoekonomik modernitenin süreçlerinden bağımsız düşünülemez, çünkü eski çağlarda milliyetçiliğin ortaya çıkmasını sağlayacak toplumsal, siyasal ve ekonomik koşullar bulunmamaktadır. Modern çağda oluşan bu koşullar milliyetçiliği, milliyetçilik de milletleri yaratmıştır.[14]
Tüm yukarıda bahsettiklerimin daha iyi anlaşılabilmesi açısından, hem millet hem de milliyetçilik sosyal kavramlarının tarihsel seyrine özellikle de sosyoekonomik perspektiften kısaca bir göz atmak gerekmektedir.
Daha önce de belirttiğimiz gibi başlangıçta millet ya da ulus denilen toplumsa olgu adı verilen toplumsal olgu, feodal düzenin bozulmasıyla ortaya çıkmıştır. Malum olduğu üzere feodal düzen olarak adlandırdığımız sistem, kırsal ve kentsel şeklinde sınıflandıracağımız iki ayaklı bir düzendi.
Temelde bu sistem, kendisini var eden toplumsal koşulları yaratan Batı Roma İmparatorluğu’nda köleci düzenin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Bu nedenle evrensel değil de Batı toplumlarına özgü olarak kabul edilmektedir. Sistem kölelik sistemine farklı bir bakış açısı getirmiş ve kölelerin özgürlüğüne değil, başka biçim ve yönleriyle yeni bir egemenliğin altına girmesine dayalıydı.[15]
Kırsal alanda bu sistemi tanımlarken feodal bey ve serf ilişkisinden bahsetmek mümkündür. Feodal bey ve kilisenin mülkiyeti altında bulunan topraklarda çalışan(tırılan) kişilere serf denirdi. Önceleri, serfi toprağında belirli günler çalıştıran ve "emek-rant" alan feodal bey, sonradan bu rantı serfe bırakmıştı. Bu gelişme sonucunda feodal bey, serfe bıraktığı topraktan "ürün-rant" almaya başlamıştı. Para ekonomisinin ortaya çıkmasından sonra da, feodal beyin aldığı bu rant, "para rantı"na dönüşmüştü. Bu süreç sonunda serf elinde de ekonomik bir değer olan para olmaya başlamıştı. Bu sosyoekonomik gelişme lonca sisteminin etkinliğini azaltmıştır. Toplumsal gereksinimleri karşılamak için daha fazla mal üretilmeye başlanmıştı.
Bu fazla üretim kentler arasında ilişkinin sınırlı olduğu, seyahatin güçlükle yapılabildiği ve ticaretin sadece lüks maddelerle sınırlı bulunduğu "kendi kendine yeterli" kapalı Orta Çağ ekonomisinde bir canlılık yaratmıştı. Feodal düzenin daha yoğun yaşandığı kırlarda da ticaret yaygınlaşmış ve bunun sonucu olarak serfler de kentlere kaçıp özgürleşmişlerdir. Yaşanan bu sosyal ve ekonomik değişmeler toplumda yeni bir sınıf oluşturmuştur. Burjuvazi[16] adı verilen bu sınıf, pazara yönelik üretime yönelmişti.
Avrupa'da burjuvazinin ortaya çıkması sosyal ve siyasi olarak da değişimin başlangıcı anlamına geliyordu. Bu dönemle birlikte feodal beylerin ve kilisenin nüfuzu giderek azalıyordu. Ekonomik ve toplumsal yapıdaki bu değişme, Avrupa'da güçlü merkezî iktidarların kurulmasını sağlayacaktı. Kapalı ekonomiden hızla pazar ekonomisine doğru bir geçiş başlamıştı. Burjuvazinin ekonomik yaşama ağırlığını koymasıyla, güç kavramının dayandığı temeller hızla farklılaşmış en büyük güç para ve diğer ekonomik emtialar olmaya başlamıştı. İşte XI ve XII yüzyıllarda krallıkların güçlenme sürecinin yarattığı pazar birliği, XVI. yüzyılın sonunda milletleri oluşturan unsurları da ortaya çıkarmaya başlamıştı.
Ticari faaliyetlerin en önemli toplumsal faaliyet ve güçlü olmak anlamını taşıdığı bu yeni dönemde halkın bu faaliyeti sürdürmek için yapması gereken ilk şey ortak bir anlaşma aracıdır. Bu ortak sözel ve yazılı gereklilik, kilisenin öneminin de azalmasıyla birleşince zamanla Ortaçağ Latincesine duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmış, bölgesel diller ortaya çıkmıştır. Birbiri ile karşılıklı eşit etkileşimde olan her sosyal olay gibi merkezî dinî otorite daha da etki ve gücünü kaybetmiş, her krallıkta milli-ulusal sayılabilecek mezhep ve kiliseler ortaya çıkmıştır.
Kilisenin dogmatik nüfuz alanı zayıfladıkça, daha rasyonel düşünmenin de yolu açılmış ve bu dönem birçok düşünce adamı mevcut düzeni sorgulamaya başlamışlardır. Temel amaç kilisenin boyunduruğu altından kurtulan insanoğlunun, özellikle burjuvazi ile birlikte ekonomik yapısı gibi siyasal yapısını da güçlendirmektir. Bunlardan biri olan John Locke ulusal egemenlik kavramına, kapitalist düzenin altyapısının oluşturulma ve üretimin güvence altına alınma anlamını da yüklemiştir.
Locke, bir insanın elinde mutlak gücün bulunmasının devlet gayeleriyle bağdaşmayacağını iddia eder. Bu amaçla üstün gücün kimin elinde bulunması gerektiği konusuyla uğraşmış ve bunun toplumda, halkta bulunmasına karar vermiştir. Bu bağlamda egemenlik kuramına getirdiği en önemli yenilik, egemenin yetkilerini insanların doğuşlarından itibaren kazandıkları doğal haklarıyla sınırlamasıdır. Bu hakların korunması için de kuvvetler ayrılığını zorunlu görecektir. Locke’a göre siyasal iktidarın zorunluluğunu sağlayan nedenler: doğa durumundan kurtulma, ortaya çıkan anlaşmazlıkları çözmek için bir üstün gücün varlığına gereksinim duyma ve insanların canının, malının ve mülkiyet haklarının korunmasıdır. Başka bir anlatımla mülkiyetin korunmasıdır. Buradan anlaşılacağı gibi egemenin sınırları bu amaçlar çerçevesinde belirlenmiş olur. Bu sınırlar insanlar arasında yapılan bir anlaşmayla doğa durumundan çıkmak için çizilir. Yani siyasal iktidarın oluşumunun ve gücünün kaynağı sadece toplumu oluşturan insanların karşılıklı rızasıdır.[17]
 Zaten Locke’a göre insanların bir devlette birleşmelerinin asıl nedeni bu amaçlara ulaşmaktır. Bunun doğal sonucu mutlakıyeti siyasal yapıdan uzaklaştırmaktadır. Çünkü insanlar amaçlarına ulaşmadıklarında direnme hakkına başvuracaklardır. Bu durumda da otoriteyi elinde bulunduran kimsenin hükümran olma durumu sona erer. Böylelikle hukukun sadece egemenin belirlediği normlardan oluşmadığı evrensel geçerliliğe sahip hukuksal ilkelerin devletlerin üstünlük gücünü sınırlayacağı düşüncesi, devlet egemenliğine getirilen en önemli kısıtlamayı belirler.[18]
Buna göre, devlet, mülkiyet hakkını koruyacak ve müdahale etmeyecektir. Devlet, yalnızca toplumsal üretim sürecini engelleyecek risklerin ortadan kaldırılması görevini yerine getirecektir. Fransız Devrimi'nden önce J. J. Rousseau da genel irade kavramını geliştirmiştir. Buna göre, devlet iktidarının bütünüyle ortaya çıkabilmesi için vatandaşların elindeki iktidar gücünü bir araya getirmek zorunluluğu vardır. Bir karar almak söz konusu olunca bütün halkı toplamak ve halkın her birinin açıkladığı iradelerin toplamını alarak genel iradeyi bulmak gerekir. Rousseau'nun bu yorumunun; çağdaş "ulus-millet" kavramlarının siyasi anlamda da oluşmasında ve "ulus-devlet" yapılarının ortaya çıkmasında büyük katkısı olmuştur.[19]
 


[1] Benedict Anderson, Hayali Cemaatler “Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması” – Metis Yayınları, İstanbul, 1993.

[2] Benedict Anderson, age.

[3] Anthony D. Smith, Ulusların Etnik Kökeni – Dost Kitapevi Yayınları, Ankara, 2002.

[4] Prof. Dr. Mehmet Çelik, Tarih Bilinci ve Kültürel Genetik.

[5] M. Naci Bostancı, Toplum, Kültür ve Siyaset – Vadi Yayınları, Ankara, 1995.

[6] Ernest Gellner, Milliyetçiliğe Bakmak – İletişim Yayınları, İstanbul, 1998.

[7] Claude L. Strauss, Irk, Tarih ve Kültür – Metis Yayınları, İstanbul, 1997.

[8] Ercüment Gedikli, İslam Asabiye Milliyetçilik – Taş Medrese Yayınları, Ankara, 1990.

[9] Y. Furkan Şen, Türk Siyasal Kültüründe Millet Algısı ve Milliyetçilik – Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi Ana Bilim Dalı, Ankara, 2008.

[10] Nuri Bilgin, İnsan İlişkileri ve Kimlik – Sistem Yayınları, İstanbul, 1996.

[11] Nuri Bilgin, Kollektif Kimlik – Sistem Yayınları, İstanbul, 1999.

[12] Nuri Bilgin, age.

[13] Feodalite kelimesini ilk kullananlar yani Boulainvilliers ve Montesquieu, Fransız eski rejimini kötülemek amacıyla bu tabiri küçültücü bir bağlam içinde kullanmışlardır. Feodalite, bu iki düşünürün izinde bütün XVII ve XVIII. yüzyıl yazarları için her şeyden önce bir yönetim biçimidir. Bu yönetim biçimi arkaik bir sistemin tüm özelliklerini barındırmaktadır. Feodalite teriminin ikinci bir şansızlığı da Batı toplumsal gelişmesinden türetilme bir kavram olmasıdır. Latincenin “feodumun”dan gelen bu terim, aslında “fief”in bağımlılığın ödülü olarak verildiği bir sistemi ifade etmek için ortaya çıkmışsa da bütün kişisel bağımlılık ilişkilerini ve onlara bağlı tüm yan unsurların toplamını ifade eder hâle gelmiştir. Bu kadar kapsamlı bir içeriğe sahip olunca, oluşturucu unsurlarından herhangi birinin bir toplumun bir döneminde başka bağlamlar içinde olsa da görülür olması, o toplumun feodal olarak nitelendirilmesi için yeterli sayılmıştır.

[14] Dr. Senem Sönmez Selçuk, Dünden Bugüne Milliyetçilik: Küresel Dünyada Yükselen Sesler – Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Eskişehir, 2012.

[15] Yrd. Doç. Dr. Pınar Ülgen, Ortaçağ Avrupa’sında Feodal Sisteme Genel Bir Bakış – Mukaddime Dergisi, Mardin, 2010.

[16] Burjuva sözcüğü Türkçeye 19. yüzyılda Fransızcadan geçmiştir. Türk Dil Kurumu burjuvaya karşılık olarak kentsoylu sözcüğünü önermiştir. Burjuva kelimesinin kökeni Latince burgus (kale burcu) sözcüğüne dayanır. Orta Çağ Avrupa'sında kentler surlarla çevrilirdi. Köylüler çoğunlukla surların dışındaki çiftliklerde yaşarlardı. Burjuvalar ise surların içindeki kentte yaşarlardı. Eski Fransızca "burgeis" sözcüğü "şehirde yaşayan" anlamına gelir. Sözcük Fransızcada 1560'larda orta sınıf anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Komünizmde "kapitalist" anlamında kullanılması ise 1883'de ortaya çıkmıştır. 

[17] John Locke, Uygar Yönetim Üzerine İkinci İnceleme’den Seçme Yazılar II. Yeni Çağ - Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi AÜSBF Yayınları, Ankara 1969

[18] John Locke, a.g.e

[19] Yrd. Doç. Dr. Kemal Yakut, Kapitalizm, Sosyalizm ve Milliyetçiliğin Ortaya Çıkması – Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir 2012