TÜRKİYE'NİN, DOĞUYA AÇILAN KAPISI KAFKASLAR

14 Ağustos 2018 13:30 Dr.Hasan OKTAY
Okunma
485
TÜRKİYENİN, DOĞUYA AÇILAN KAPISI KAFKASLAR

TÜRKİYE'NİN, DOĞUYA AÇILAN KAPISI KAFKASLAR
DOÇ. DR. HASAN OKTAY

İRAN’A YÖNELİK OLASI BİR OPERASYONDA 7-8 MİLYON GÖÇEN TÜRKİYE’YE AKIN EDER
Doç. Dr. Hasan Oktay, şu anda doğuda birçok devletin güvenlik coğrafyası olarak gördüğü tek ülkenin Türkiye olduğunu belirterek, “Türkiye'ye karşı muazzam bir göç dalgası önümüzdeki günlerde yaşanabilir. Bunun da yönü Afganistan ve İran üzerinden Türkiye’ye olacak.” dedi.
İran’ın, eski Mahabat Kürt Cumhuriyeti’ni yeniden hortlatmaya çalıştığına dikkat çeken Oktay, “ABD’nin önümüzdeki süreçte İran’a yönelik olası bir operasyonu sonucunda Suriye'de olduğu gibi 7 - 8 milyon göçmen Türkiye’ye gelir.  Böylece 80 milyon olan nüfusumuz 4 milyon Suriyeli, 7 - 8 milyon da İran'dan gelenlerle birlikte 100 milyonu bulur. Bu tür bir olgu ile yakın zamanda karşılaşacağız. Onun için Türkiye, doğuya açılan kapısı olan Kafkasya'yı mutlaka kontrol altına almalıdır.” diye konuştu.
EVİN GÖKTAŞ
Uluslararası Vizyon Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Kafkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi (KAFKASSAM) Başkanı Doç. Dr. Hasan Oktay, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) İran’a yönelik olası bir operasyonu sonucu Türkiye’nin 7 – 8 milyonluk bir yeni bir göçmen sorunu ile karşı karşıya kalabileceğini belirtti.
Oktay, şu anda doğuda birçok devletin güvenlik coğrafyası olarak gördüğü tek ülkenin Türkiye olduğunu belirterek, “Türkiye'ye karşı muazzam bir göç dalgası önümüzdeki günlerde yaşanabilir. Bunun da yönü Afganistan ve İran üzerinden Türkiye olacak.” dedi.
İran’ın, eski Mahabat Kürt Cumhuriyeti’ni yeniden hortlatmaya çalıştığına dikkat çeken Oktay, “ABD’nin önümüzdeki süreçte olası bir operasyonu sonucunda tıpkı Suriye'de olduğu gibi 7 - 8 milyon bir göçmen Türkiye’ye gelir.  Böylece 80 milyon olan nüfusumuz 4 milyon Suriyeli, 7 - 8 milyon da İran'dan gelenlerle birlikte 100 milyonu bulur. Bu tür bir olgu ile yakın zamanda karşılaşacağız. Onun için Türkiye, doğuya açılan kapısı olan Kafkasya'yı mutlaka kontrol altına almalıdır.” diye konuştu.
Doç. Dr. Hasan Oktay, Yeni Osmanlılar Derneğinin davetlisi olarak Hamamönü’ndeki tarihî Kabakçı Konağı’nda “Türkiye'nin, Doğuya Açılan Kapısı Kafkaslar” konulu bir konferans verdi.
OKTAY, BİYOGRAFİSİNİ KENDİSİ ANLATTI
Türkiye’nin en önemli birkaç Kafkasya uzmanından birisi olan Oktay, biyografisini özetle şöyle anlattı:
“Kendi biyografimle ilgili kısaca şu bilgileri vermek isterim: Trabzon kökenli bir aileye mensubum. Samsun'da doğup büyüdüm. İstanbul'da öğrencilik yaptım. Tarih bölümü mezunuyum. 10 yıl kadar Van Üniversitesinde hocalık yaptım. Sonra orayı bırakıp Ankara'ya geldim. O dönemde strateji merkezleri bayağı revaçta idi. Ankara'da 'Kafkasya Strateji ve Araştırma Merkezi'ni kurduk. Çalışma saham Ermenistan. Yüksek lisans ve doktora tezimi Ermenistan üzerine yaptım. Öyle olunca çalışma sahası olan o bölgeyi görerek yazmanız gerekir. Doktora tezi yazdığımız dönemlerde yurt dışına çıkmak izne tabi idi. Bir üniversite hocasının yurt dışına çıkması çok özel torpil ve izinlerle mümkün olabiliyordu. Ben ilk yurt dışına kaçak olarak çıktım. Yani ne rektör ne bölüm başkanı ne de dekana haber vermeden yurt dışına çıktım. Eşime dahi haber vermedim. Doğu Beyazıt üzerinden İran'a oradan da ya Ermenistan'a ya da Azerbaycan'a gitmem lazımdı. O arada bir kamyon geldi el kaldırdım durdu. Baktım bir Türk kamyonu. 'Nereye gidiyorsun?' dedim. Ermenistan'a gittiğini söyledi. 'Beni de götür.' dedim. Böylece birlikte sınırı geçip Erivan'a gittik. O coğrafyayı görmeden, oranın havasını teneffüs etmeden, orayla ilgili yazı yazmak çok da içime sinmedi. Orada bir hafta kaldım. Çok değişik hatıralarımız oldu ama sonra döndüm. Kapıdan içeri giriş yapıp Tebriz'e geldim. Gelirken Tebriz'den bir sürü kitap aldım. Türkiye'ye geldiğimde yurt dışına gittiğim anlaşıldı ancak ciddi anlamda bir sorun yaşamadım. Sonra gerekli çalışmalarımı yapıp 'yardımcı doçent' oldum. 2002 yılında da Van Üniversitesinden ayrıldım. Kafkasya Araştırma Merkezini kurup çalışmaya başladıktan sonra karşımıza bir sürü soru ve sorunlar çıkmaya başladı.”
KAFKASYA, TÜRKİYE İÇİN SON DERECE ÖNEMLİ VE HASSAS BİR COFRAFYA
Oktay, Kafkasya’nın şu anda Türkiye'nin birinci gündem maddesi olmasa bile her an gündeme gelebilecek son derece önemli bir coğrafya olduğuna dikkat çekerek, şunları kaydetti:
“Kafkasya, Türkiye için de son derece önemli ve sürekli olarak gündemde tutulması gereken bir coğrafya. Doktora tezimi yazarken öncelikle şunu gördüm: Yukarıdan aşağıya 'Gürcistan ve Ermenistan' diye iki devlet kurulmuş ama bu devletlerin kuruluş tarihlerine baktığımızda bunlar yapay oluşturulmuş devletler. Yani tarihî kökleri söz konusu değil. Gürcistan yukarıdan başlıyor ve Karadeniz'den Batum'dan aşağıya doğru geliyor. Birden Ermenistan başlıyor. İran'a kadar âdeta Türkiye'nin doğu sınırlarında Çin Seddi gibi iki tane devlet birbiriyle bağlantılı. Arada bir bizim tarafımızda Nahcivan var Azerbaycan'ın özerk bir Cumhuriyeti olarak. Haritaya baktığınız zaman görürsünüz. Azerbaycan ile iki toprak arasında bir Ermenistan var yukarıda aşağıya doğru. Altta da Türkiye ile İran sınırı var. Hemen bakıyorsunuz Irak ve Suriye diye iki devlet var. Tarihte Irak ve Suriye diye hiç oluşmamış iki devlet. Tarihte Irak devleti ve Suriye devleti diye bir devlet yok. Bir de batımıza bakıyoruz, Yunanistan ve Bulgaristan diye iki devlet oluşmuş. Yunanlılar da gerçi kendilerini Bizans’ın varisleri olarak kabul ediyorlar ama Büyük İskender'den sonra kurulmuş olan bir devlet mekanizmaları yok. Bulgarlar zaten bizim Türk tarihçileri tarafından Türk oldukları iddia ediliyor. Onlar Karadeniz'in kuzeyinde Doğu Avrupa'ya geçmişler ve daha sonra Osmanlı himayesinde varlıklarını sürdürmüşler ve ondan sonra da devletleştirilmişler. Bu dört devlete yani iki doğu iki de batımızda bulunan bu dört devlete bir de Ruslar,Birinci Dünya Savaşı bittiği zaman Kürdistan diye bir devlet eklemeye çalıştılar. O arada Kürtler üzerinde bir devletleştirme çalışması yapıldı. Bu devletin sınırları da Nahcivan'dan Irak'a kadar olacaktı. Yani Türkiye'nin etrafı tamamen Wilson Prensipleri dedikleri hikâyelerle çevrilecekti.”
ATATÜRK, TÜRK DÜNYASI İÇİN KENDİ PARASI İLE 11 KİLOMETRELİK SINIR SATIN ALDI
Doç. Dr. Hasan Oktay, Türkiye’nin Nancivan’la 11 kilometrelik bir sınırının olduğunu hatırlatırken, Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili önemli bir olayı da hatırlattı:
“Zengezur bölgesi dediğimiz yer Nahcivan'dan aşağıya İran sınırına kadar âdeta bir hançer gibi uzatılmış. Ermenistan Devleti 1918'de ilan edildiğinde burası Azerbaycan toprağı idi. Yani Azerbaycan toprakları ile Türkiye'ye komşu idi. Ama bugünkü Nahcivan'daki İran sınırı bize değil İran'a aitti. 11 kilometrelik ince ve uzunca bir sınır. Atatürk bu sınırı parayla İranlılardan satın aldı. 'Bizim Türk dünyası ile doğrudan bir temasımız olsun.' diye. Kendi parası ile bu sınırı satın aldı. Bunun hemen akabinde Sovyetler Birliği Ermenistan'ı işgal etti. 'Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)' diye oluşturulan o birliğin bir tanesi Ermenistan, bir diğeri de Azerbaycan'dır. O tarihte Sovyetler Birliği, derhâl Azerbaycan Parlamentosunda bir karar aldırarak ‘halkların kardeşliği’ için Zengezur bölgesini Ermenistan'a hediye ettiriyor. Yani Atatürk'ün kendi parası ile İran'dan satın aldığı 11 kilometrelik sınırı Sovyetler Birliği, Azerbaycan Parlamentosunu harekete geçirerek o bölgeyi Ermenistan'a devrettiriyor. Bunun üzerine Türkiye'nin Türk dünyası ile ilişkisi kopmuş oluyor. Ondan sonra Demirperde güçlü bir şekilde kendisini hissettirmeye başlıyor.  İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da Stalin'in Türkiye'den bazı yerleri istemesi söz konusu. Stalin; Kars, Ardahan ve Artvin'i istiyor. Ayrıca Boğazlardan geçiş hakkı istiyor. Böyle olunca da Türkiye, komünist Sovyetler Birliği’nden korktuğu için tamamen Batı'ya yönelmeye başlıyor. NATO ülkesi oluyoruz. NATO ülkesi olduktan sonra Türkiye ile Türk dünyası arasındaki ilişkiler tamamen kesiliyor. 1939 ve 1940'a kadar Türkiye'nin Erivan'da büyükelçiliği var. Ermeniler de Kars'ta açmak istiyor. Türkiye sürekli olarak Ermenistan üzerinden Türk dünyasına açılacak olan kapıları sağlam tutmaya çalışıyor. Bunun karşılığında Stalin, Türkiye'nin Türk dünyası ile temasını kesebilmek için muazzam bir faaliyet yürütüyor. Hem 'Beşinci Kol' dediğimiz casusluk faaliyetleri yürütüyor hem de siyasi ve uluslararası ilişkiler bağlamında ciddi baskılar yapıyor.”
ENVER PAŞA’NIN BAŞLATTIĞI HAREKET, BUGÜN HÂLÂ DEVAM EDİYOR
Oktay, “Örneğin, 1944 yani İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru Türk dünyası için çok korkunç olayların yaşandığını hepimiz biliyoruz. Ahıska sürgünü, Kuzey Kafkasya'daki sürgünleri ve Kırım'daki Türklerin sürgünlerini yaşıyoruz.” dedi.
Bunların tamamının Stalin'in, Türkiye'nin Türk dünyasına uzanabileceği yolları kapatmak ve önünü kesmek için yapmış operasyonlar olduğunu ifade eden Oktay, şunları söyledi:
“Hemen sınırımızın karşı tarafında düşündüğümüz zaman doğusunda tıpkı Kars ve Erzurum'da yaşayan Türkler gibi Ahıskalıların varlığı söz konusu. İkinci Dünya Savaşı'nda Rusya, Almanlara karşı yenilgi tereddüdü yaşadı. Biliyorsunuz Almanlar önce Moskova'ya kadar gitti daha sonra Ruslar Almanları püskürttü. Rusya bu süreçte, Türkiye'nin Almanlarla iş birliği yaparak Kars ve Ahıska üzerinden Azerbaycan'a inebileceğini gözönünde bulundurarak Çeçenistan ve Kırım'daki Türkleri sürgün edip Türkiye'nin olası lojistik desteğini yok etmeye çalıştı. Oradaki toplulukları daha uzak bölgelere sürerek Türkiye'nin Güney Kafkasya dediğimiz yani Batum'dan Tebriz'e giden hat üzerinde Türkiye'ye destek olabilecek Türk halklarının tamamen kökünü kazıyıp değişik yerlere sürgün etti. Ruslar, Güney Kafkasya politikasını hem Çarlık Dönemi hem de Sovyetler Birliği Dönemi'nde hem de Federasyon Dönemi'nde muazzam bir şekilde devam ettirip önce Osmanlı sonra da Türkiye'nin Türk dünyası ile temasını kesti. Ne zaman ki Osmanlı ve Türkiye, Güney Kafkasya’yı kaybetti Türkistan coğrafyasındaki bağımsızlıklar da birer birer gitti. Rusların en son Türkistan'ı ele geçirmesi şöyle oldu: Rahmetli Enver Paşa, bir Kurban Bayramı sabahı Tacikistan dağlarında Ruslarla çatışarak öldü. Sonra Ruslar Türkistan coğrafyasını tamamen ele geçirmiş oldu. Enver Paşa'nın başlattığı bu hareket hâlâ varlığını devam ettirmektedir. Hatta bağımsızlık süreci 1991-1992'de gündeme geldiğinde Enver Paşa'dan sonra yer altına çekilmiş olan Türk ve İslamcı grupların birden yeryüzüne çıkarak o beş Türk Cumhuriyeti'nin iskeletini oluşturmaya çalıştırdığını gördük. Güney Kafkasya, Türkiye için önemli bir hareket noktası. Haritayı şöyle gözönüne getirdiğimiz zaman Türkiye'nin, yukarıdan aşağıya Artvin, Kars, Ardahan ve Van'ın hemen doğusuna düşen coğrafya ile Türkiye'nin ne zaman ilgisi azalmış ve uzaklaşmış, Türkiye'nin stratejik olarak Türk dünyası üzerindeki üstün ilişki performansı bitmiştir. Türkiye'nin o bölge ile irtibatı kopmuş ve kopunca da Türk dünyası, Rusya'nın işgaline açık hâle gelmiştir.”
YAVUZ SULTAN SELİM, ÇALDIRAN SAVAŞI İLE TÜRK DÜNYASINI KENDİNE BAĞLADI
Türkiye’nin Güney Kafkasya’yı tam olarak ne zaman kontrol altına aldığını belirtirken, bunun Yavuz Sultan Selim Dönemi’nde gerçekleştiğini bildiren Oktay, bu dönemi şöyle anlattı:
“Türkiye’nin Güney Kafkasya'yı tam olarak ne zaman kontrol altına aldığını bakacak olursak eğer. Bunu 1517 yılına Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran Savaşı ve sonraki sürece baktığımızda Türkiye otomatikman Türk dünyasını kendine bağlayabilmiştir. Ruslar bunu çok iyi gördükleri için “Güney Kafkasya'daki mücadeleyi kazanırsak eğer Osmanlının Türk dünyası ile ilişkilerini keseriz.” diye bura üzerine muazzam politikalar geliştirmiş. Ama Ruslar bu politikaları geliştirirken maalesef İstanbul'da devleti yöneten yetkililerimiz Rusya'nın bunu hangi amaca dayanarak yaptığını ve bu harekâtın sonucunda nasıl bir sürecin başlayacağını hesap edemedikleri için Rusların Kafkaslar’a yayılmasının önünü alamamışlar. 1810 yılında ilginç bir olay oldu. Bununla ilgili olarak ben de küçük bir makale yazdım. O da şu:  'Ruslar kuzeyden güneye doğru geliyor. O sırada İran'da Kaçar hanedanı işbaşında. İran'ı 1924'e kadar Türkler yönetmiş. 1924 - 1925'te İngilizlerin operasyonu ile beraber İran'daki Türk yönetimi Farsların eline geçmiş. Bugün de İran'ı Farslar yönetmektedir çoğunluk nüfus Türklerin elinde olmasına rağmen. İran'ı yöneten Kaçar hanedanının Prensi Abbas Mirza, Rusların yukarıdan aşağıya gelişini görüyor ve Osmanlıya haber gönderiyor. Diyor ki 'Aramızdaki bu lüzumsuz mezhep çatışmalarını bir kenara bırakalım. Ruslar geliyor. Onları durduralım ondan sonra kendi aramızda hesaplaşalım. Çünkü Rusları durdurmazsak sizi de bizi de mahveder, böylece tarihe gömülürüz.' diye Osmanlıya sürekli olarak mektuplar ve elçiler gönderiyor. Ama Osmanlı Devleti bu hareketi tam olarak anlayamıyor. Ona rağmen Emin Paşa'yı Abbas Mirza ile ittifak yapması için bölgeye gönderiyor. Bugün Ahıska coğrafyasında bulunan bir kalede Osmanlı ile İran Türklerinin yetkilileri görüşürken Ruslar bu durumu haber alıyorlar. 'Bu ittifak oluşursa eğer biz Güney Kafkasya'ya inemeyiz. İnemeyince de bura ile ilgili stratejimizi gerçekleştiremeyiz.' diyerek Emin Paşa'ya bir suikast düzenletiyorlar. Emin Paşa ağır yaralanıyor. Bunun üzerine İran Türkleri ile İstanbul Osmanlı Türkleri arasındaki ittifak teşebbüsü böylece devre dışı kalıyor. Ruslar 1810'daki bu suikast girişiminden hemen sonra 1827 - 1828'de Osmanlı - Rus Savaşı ile beraber bugünkü İran, Ermenistan, Azerbaycan sınırları Rusya-İran sınırı hâline getirilerek İstanbul'un Türk dünyası ile irtibatı tamamen kesilmiş oluyor. Bu kesintiden 1923'e geldiğimiz zaman hemen hemen 90 yıllık bir zaman zarfında iki Türk devleti hâkimiyetlerini kaybediyor. Osmanlı İmparatorluğu ulus devlete geçiyor, İran Kaçar İmparatorluğu da 1925'te yıkılarak Farsların eline geçiyor. “
BU BÜYÜK FELAKETİ O DÖNEMİN TÜRK YÖNETİCİLERİ ÖNCEDEN GÖREMEDİ
Doç. Dr. Hasan Oktay, bunun Tür dünyası için büyük bir felaket olduğunu ve o dönemin Türk yöneticilerinin bunu önceden göremediğini kaydetti.
“Bugün Kafkasya'da kim daha ön planda olursa o yeniden küllerinden doğup tekrar dünya hâkimiyetinde söz sahibi olabilecek bir potansiyeli yakalayabilir. Şu anda Rusya o bölgede hâkimiyeti olduğu için Türk dünyası üzerinde birinci derecede söz sahibi durumunda.” görüşünü dile getiren Oktay, KAFKASSAM olarak bugün Kafkasya’yı Türkiye’nin doğuya açılan kapısı olarak görüp ona göre bu bölge ile ilgili ciddi çalışmalar yaptıklarını söyledi.
Oktay, bu çalışmaları ilgili şu bilgileri verdi:
“Bu çalışmalarımızın başında günlük olarak o bölge ile ilgili haber, analiz ve yorumlar yayımlayarak İnternet sayfamızda Türkiye'nin o bölgeye dikkatini çekmeye çalışıyoruz. Şu anda 1991 - 1992 sürecinde Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan üç devlet birden bağımsız oldu. Türkiye üç devleti tanıdı. Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan ile diplomatik ilişki kurarken Ermenistan ile kurmadı. Bunun sebebi Karabağ dediğimiz olaylara bağlı. Ama Karabağ olaylarını anlayabilmeniz için benim Zengezur ve Nahcivan olayını yani Atatürk'ün 11 kilometrelik sınır satın almasını çok iyi bilmek gerekir. Karabağ Olayı’nın Ruslar tarafından yapıldığını anlamak açısından bu olay son derece önemli. Zengezur koridorunun Sovyetler Birliği'nin baskısı ile Azerbaycan tarafından Ermenistan'a devredilmesi olayı. Durum böyle olunca Karabağ patlak verdi. Karabağ'da Ruslar şunu planlıyordu: Diyorlardı ki, 'Bu Ermenistan Türkiye ile ilişkiye geçecek. Ermenistan Türkiye tarafını seçecek. Biz Ermenistan ile Azerbaycan arasına aynen Zengezur koridorunu soktuğumuz gibi bir Karabağ koridoru sokalım. Karabağ'ı bir üs olarak kullanalım.' Bunu hesaplayarak Karabağ'ı ciddi anlamda Azerbaycan'ın elinden alıp Ermenistan'a ikinci planda vermeyi düşündüler. Birinci planda kendilerinin bir hareket noktası olarak tutmak istiyorlardı. Fakat Ermenistan Rusların baskısı ve korkusu yüzünden Türkiye'den taraf olmadı. Karabağ da Güney Kafkasya da o bölgede hareket yapabilmesi için çok ciddi bir manevra alanı olarak Rusların elinde kaldı. Bugün Karabağ Ermenistan'ın sırtında bir kambur olarak varlığını sürdürürken, aynı zamanda Rusya'nın o bölgede defakto olarak bağımsızlığını ilan ettirdiği Rusya başta olmak üzere Ermenistan tarafından kabul edilmeyen orada bir sorun yumağı oluştu. Ruslar bu sorun yumağı üzerinden Güney Kafkasya'yı dolayısıyla Türkiye'yi kontrol etmektedir.”
RUSLAR, HEM AZARBEYCAN’I HEM DE ERMENİSTAN’I KONTROL ALTINA ALMIŞ
Doç. Dr. Hasan Oktay, Türkiye’nin 1992'de Ermenistan’ın bağımsızlığını kabul ettikten hemen sonra iki ülke arasındaki sınır kapılarının açıldığını belirterek, “Ermenistan ile Türkiye arasındaki üç sınır kapısından birisi Rusya döneminde de kontrollü bir şekilde işliyordu. Daha sonra Türkiye üç kapıyı birden açtı. Ama Karabağ'daki işgal ve Karabağ'ın dışında Azerbaycan topraklarının önemli bir kısmının işgal edilmesi, Türkiye'nin Ermenistan'la olan sınır kapılarının kapanmasına sebep oldu.” diye konuştu.
Bu durumun bugün de tartışılmaya devam ettiğini kaydeden Oktay, anlatımlarına şöyle devam etti:
“Türkiye sınır kapısını kapatmamalı mıydı? Ermenistan'la diplomatik ilişki kurarak Ermenistan üzerinde daha etkili politikalar yürütebilir miyiz? Güney Kafkasya'da Azerbaycan ile Ermenistan arasında yaşanan Karabağ sorunu sebebiyle Ruslar her iki devleti de bugün kontrol altına almış durumda. Mesela Ermenistan'da CumhurbaşkanıSerjSarkisyan iki dönem görev yaptı ve üçüncü döneme geçmedi. Armen Sarkisyan diye bir Cumhurbaşkanı tayin etti. Kendisi de başbakan olarak göreve başladı. Bunun üzerine Ermenistan'da ciddi anlamda sokak hareketleri yaşandı. Ermenistan'da bugün ciddi anlamda ekonomik kriz söz konusu. Yılda %37 oranında enflasyon oluyor ve her yıl yıl 50-60 bin kişi bu ülkeyi terk ediyor. Gayriresmî rakamlara göre bu sayı 100 bin civarında. Açlık sınırında yaşıyorlar ve aylık geçim endeksi 300 dolar civarında. Birçok kişi 300 dolar dahi kazanamıyor. Buna rağmen Rusya, direkt kendi harekete geçmeyerek Ermenistan üzerinden Türkiye'ye karşı o bölgede bir politik merkez oluşturmuş durumda. Ermenistan’da değişim sürecini yaşıyor. Başkanlık sisteminden başbakanlık sistemine geçiş sürecini yaşıyor. Peki, bu durumda sokak hareketleri ne anlama geliyor? Bunu önümüzdeki günlerde anlayacağız. Ama kısa sürede sokak hareketleri sebebiyle Ermenistan'da bir iktidar değişikliği olur mu bunu beklemek zor.”
ÖNÜMÜZDEKİ GÜNLERDE İRAN’A YAPILMASI DÜŞÜNÜLEN OPERASYON
Oktay, uluslararası dengeler ile Suriye krizi ve önümüzdeki günlerde İran'a yapılması düşünülen olası bir operasyona dikkat çekerken, “ Buna bağlı olarak Amerikan ve Çin rekabetinde Rusya'yı Amerika tarafına çekebilme çabası. Amerika kendi politikalarına itiraz etmemek için Rusya'yı ikna etmek arzusuyla Ermenistan'da bir operasyon başlatabilir.” dedi.
Aynı günlerde Ukrayna'da da ufak çapta karışıklıkların başladığını ifade eden Oktay, şu tespitlerde bulundu:
“Özellikle Ukrayna'nın doğusunda Rusya'nın hâkim olduğu topraklarda problem vardı. Bugünlerde ise Polonya sınırına doğru artık Ukrayna'da da bir kriz kendini göstermeye başladı. Bunu şu şekilde görmek gerekir: Amerika, yavaş yavaş tırnağını geçirip daha sonra yapacağı operasyona ikna etmek için Rusya'ya karşı bir hareketlilik olabilir. Olmayabilir de. Çünkü Rusya çok güçlü. Ukrayna'daki bu hareketi bastırabilir. Ermenistan'daki sokak hareketlerini de istediği an bastırabilir. Rusya bu potansiyele sahip ama bazen de evdeki hesap çarşıya uymayabiliyor. Rusya'ya karşı Ermenistan'da bir hareket başlarsa eğer bugünkü Rusya Federasyonu coğrafyasında birçok sorunlu bölge var. Bu sorunlu bölgelere de bu tür eylemlerin sıçrama ihtimali söz konusu. Durum böyle olunca Rusya belki nasırına basılmış olarak kendisini hissedebilir. Amerika daha fazla nasırına basarsa başına daha fazla tehlikelerin gelebileceğini hisseder ve görürse belki Amerika'nın ona pazarlık olarak dayattığı sistem de hareket etmeye başlayabilir. Eğer Rusya bunu yaparsa Amerika o zaman önümüzdeki günlerde İran'a karşı bir operasyon yapılabilir.Biz Kafkasya'yı Basra Körfezi'nden alıp bugünkü Kazan'a kadar çıkarıyoruz. Yani Azerbaycan ile Karadeniz arasındaki ince ve uzun bir coğrafya olarak alıyoruz. Zira coğrafyayı kim ki isimlendirirse o coğrafya üzerinde daha fazla söz sahibi olur. Bir coğrafyayı isimlendiren o coğrafya üzerinde uzun vadede söz sahibi olabiliyor. İngilizlerin bir isimlendirme stratejisi var. Önce bir yeri isimlendiriyorlar. Mesela Orta Doğu kavramı tarihte olmuş bir kavram değil. Orta Asya da öyle. Bunlar İngilizlerin icat ettiği kavramlardır. Mesela; Suriye, Irak ve Lübnan kavramları. Bunları önce İngilizler isimlendiriyor sonra sorunsallaştırıyor, siyasallaştırıyor ve en sonunda de devletleştiriyor. Dolayısıyla biz de Kafkasya dediğimiz bu kelimenin anlamını genişletmek istiyoruz. Yani Basra Körfezi'nden Türkiye'nin Van Gölü'nün doğusunu, Hazar Denizi'ni ve Karadeniz'in doğu havzasını alıp yukarıda Tataristan ile Kazakistan'a kadar o bölgeyi isimlendirmeye çalışıyoruz. Çünkü bir yerde isim hâkimiyeti sizin kontrolünüzde ise orada çıkacak olan sorunlara sizin çözüm bulmanız daha sağlıklı sonuçlar verebilir. Bu bir İngiliz yöntemi idi. 18 ve 19. yüzyıllarda İngilizler bunu çok iyi kullandı. Şu anda dünyada birçok devlet coğrafyasını İngilizlerin belirlediğini söylemek mümkün. Özellikle Afrika ve Arap coğrafyasına baktığımızda cetvelle çizilmiş olan sınırları görmeniz mümkün. Bu siyasetin bir sonucudur.”
AMERİKA, KARABAĞ VE ERMENİSTAN’DA BİR KARIŞILIKLIK YAPMAYA ÇALIŞIYOR
Doç. Dr. Hasan Oktay; Amerika'nın, Çin'e karşı yapılacak operasyon için Rusya ile ilgili bazı hamlelerinin yapması söz konusu olduğunu belirterek, “ Bu hamlelerden bir nokta Güney Kafkasya'da Karabağ'da veya Ermenistan'da bir karışıklık ve peşinden de Azerbaycan'ın Karabağ'da bir savaş çıkartarak kendi topraklarını geri almakla ilgili bir hamle olabilir. Bu hamle gerçekleşirse bu savaş hemen Kuzey Kafkasya'ya sıçrar.” diye konuştu.
Konferansta şimdiye kadar hep Güney Kafkasya ağırlıklı olarak konuştuğunu söyleyen Oktay, Kuzey Kafkasya ile ilgili olarak da şu değerlendirmelerde bulundu:
“Kuzey Kafkasya biliyorsunuz Karadeniz'in hemen doğusunda yer alıyor. Önce Karadeniz'e paralel gibi başlayıp oradan Hazar Denizi'ne uzanan bir bölge. Burada altı tane özerk cumhuriyet söz konusu. Rusya bu cumhuriyetleri birbiriyle kavgalı şekilde tutuyor. Çünkü bunlar birbiriyle kavga ederse Rusya bölgede daha sağlıklı şekilde varlığını sürdürebilir. Eğer bu devletler kendi aralarında problemlerini çözerse Rusya bu bölgede rahat hareket edemez. Bu bakımdan Rusya bu toplulukları sürekli olarak birbiriyle rekabet eder hâlde olmasını sağlıyor. Böyle olunca eğer Güney Kafkasya'da bir karışıklık çıkarsa bunun devamı olarak Kuzey Kafkasya'da Rusya'ya karşı bir hareketlilik olabilir. Bunun geçmişte en yakın örneğini 1991 - 1992 sürecinde Çeçenistan'da gördük. Çeçenistan'da Rusya'ya karşı bağımsızlık hareketi gerçekleşti. Fakat beş  altı yıl süren bu bağımsızlık savaşı istenilen bir neticeye ulaşılamadı. Çeçenistan'da ben iki defa bulundum. Birinci gittiğimde duvarlarına mermi değmemiş ev yoktu. İkinci defa gittiğimde Çeçenistan şu anda modern bir devlet olma yolunda hızla ilerliyor. Ruslar Kuzey Kafkasya'da bir örnek devlet olarak Çeçenistan'ı kendi kontrolünde tutarak diğer devletlere de 'Bize karşı hareket ederseniz sonunuz Çeçenistan savaşı gibi olur yani mermi değmemiş eviniz kalmaz. Bizimle birlikte hareket ederseniz Çeçenistan'ın şu andaki mamur hâli gibi ekonomik refah içerisinde yaşarsınız.' gibi bir politika ile tehdit ediyor. Kuzey Kafkasya'yı gezdiğinizde Rusya'ya karşı büyük bir memnuniyetsizlik söz konusu. Kuzey Kafkasya sürekli olarak Rusya'ya karşı savaşmışlar, eylem yapmışlar ve Sovyetler Birliği Dönemi'nde Ruslardan muazzam şekilde baskı, işkence ve zorluk çekmiş bir coğrafya. Böyle olunca oradaki insanlardın Ruslara karşı kalplerinde bir sıcaklık oluşması mümkün değil. Hem Kuzey Kafkasya Rusya için pimi çekilmiş bir el bombası şeklinde değerlendirildiği için, Rusya da ipin ucunu kaçırmamak için Güney Kafkasya'da muazzam şekilde faaliyet sürdürüyor. Güney Kafkasya'da kontrolü kaçırırsa kesinlikle Kuzey Kafkasya'da da Rusya ciddi anlamda kıza zamanda bir kargaşa ile karşı karşıya kalabilir.”
RUSYA BUGÜN NE TÜRKİYE’DEN NE DE İRAN’DAN VAZGEÇİYOR
Oktay, Çeçenistan – Rus Savaşı’nı değerlendirirken, “Çeçen Savaşı’nın Kuzey Kafkasya'da şöyle bir demokratik değişime sebebiyet verdi. Çeçen Savaşı çakmadan önce Rusları Kuzey Kafkasya'ya yerleştirip orada nüfus dengesi sağlamaya çalışıyordu. Çeçen Savaşı ile başlayan istikrarsızlık döneminde Kuzey Kafkasya'da Rusya’nın kurduğu Krasnodar gibi özel şehirler vardı. Bu şehirlerde bile Rus nüfusu neredeyse % 50'nin altına düştü.” tespitinde bulundu.
“Rusya, Güney Kafkasya'da ya da Kuzey Kafkasya'da bir karışıklık olursa Kafkasya'yı topyekûn elinden çıkarma korkusuyla her geçen gün etnikliklerini artırmak için faaliyetlerini sürdürüyor.” görüşüne yer veren Oktay, şöyle devam etti:
“Fakat bu faaliyetlerine rağmen Kuzey ve Güney Kafkasya'da ciddi anlamda antirusyacılık söz konusu. Bildiğiniz gibi bir Suriye krizi ile beş altı yıldır yüz yüzeyiz. Bu Suriye krizinde Kuzey Kafkasya'da savaşmak için Suriye'ye radikal unsurlar gitti. Çeçen savaşçılar olarak. Bunlardın önemli bir kısmı Rusya tarafından bilinçli bir şekilde Suriye'ye gitmesinin önü açıldı. Daha sonraki süreçte ise bunlar Suriye'de öldürüldü. Geriye kalanların geri dönüşüne ise Rusya izin vermedi. Kuzey Kafkasya'da Rusya'ya oluşan silahlı unsurları Rusya böylece tasfiye etmiş oldu. Rusya aynı zamanda şunu da çok işi biliyor ve görmemezlikten gelmeye çalışıyor. O da şu: Kuzey Kafkasya'ya her bir insan kadın erkek fark etmez aynı zamanda bir savaşçıdır. Elinde olan herhangi bir şeyle bir Rus'u öldürebilecek potansiyele sahip bir şuurla orada yaşamaktadır. Rusya bunu biliyor fakat bilmemezlikten ve görmemezlikten geliyor. Zira bu gerçeği görse bölgeye daha fazla yatırımlar yapması gerekecek. Ancak şu anda Rusya'nın ekonomisi buna müsait değil. Kafkasya, Rusya ile Türkiye arasında bir kilit noktası. Kafkasya'yı kim ele geçirirse veya Kafkasya'ya İran Rusya ile ittifak kurup öne çıkarsa Türkiye kaybeder. Kafkasya'da Rusya ile Türkiye ittifak kurarsa İran coğrafyası kaybeder denkleminden hareketle Rusya ne Türkiye'den ne de İran'dan vazgeçiyor.”
KAFKASYA’DA EL ALTINDAN RUSYA VE İRAN İTTİFAKI SÖZ KONUSU
Oktay, Kafkasya’da bugün gizli bir Rusya ve İran ittifakının söz konusu olduğuna dikkat çekerek, “Rusya ve İran ittifakı da Türkiye'yi, Türkistan coğrafyasına sağlıklı bir şekilde taşımasının önündeki en büyük engel. Bizim doğuya açılan tek kapımız olan Gürcistan üzerinden Türk dünyasına açılabiliyoruz. Yani Batum, Tiflis üzerinden Bakü'ye ulaşıyoruz. Bakü'den de gemi ile Hazar Denizi'ni aşarak Kazakistan ve Türkmenistan'a rahat bir şekilde geçiş sağlayabiliyoruz.” dedi.
Fakat Batum - Tiflis yolunun zaman zaman Gürcistan Devleti'nin istikrarsızlığı ve bu devlet üzerinden Rusya'nın hâkimiyet mücadelesi yüzünden riskli ve tehlikeli olduğunu anlatan Oktay, şunları kaydetti:
“Bu anlamda Türk dünyasına açılacak güçlü kapıları oluşturmak gerekir. Mesela Bakü Tiflis ve Ceyhan Boru Hattı, Kars - Tiflis Bakü tren yolu ve kara yolu hattı gibi. Bu hatların tümü Gürcistan'dan geçtiği için yarın Türkiye ile Gürcistan arasında veya Rusya Gürcistan'ı ele geçirdiği zaman bu hatların sağlıklı işleme şansı her geçen gün azalır. Böyle olunca Türkiye istikrarlı bir şekilde Türk dünyasına açılacak olan kara yolunu bulması gerekir. Burada iki tane yol kalıyor geriye. Birincisi İran, diğeri Ermenistan üzerinden. Ermenistan üzerinden şu anda Azerbaycan'a gitmek mümkün değil. Türkiye'nin Ermenistan ile sınır kapıları kapalı. Açık olsa bile Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki sınır kapıları da kapalı olduğu için Türkiye'nin bu yolu kullanma şansı neredeyse yok. Bir tek geriye İran kalıyor. Sadece Nahcivan üzerinden İran'a gidilebilir. Bir de Doğu Beyazıt üzerinden İran'a geçiş var. Van'ın Özalp ilçesinden bir yol var ve yine orada küçük bir sınır kapısı açılmış. Bir de Esendere dediğimiz Van Yüksekova ve Başkale hattında İran'ın Urumiye kentine giden bir yol var. Türkiye'nin zaman zaman İran'la rekabet etmesi, İran'ın da zaman zaman sınır kapılarını kapatması Doğu Beyazıt'ta kilometrelerce TIR kuyruğu meydana gelmektedir. Türkiye'nin şu anda sağlıklı bir şekilde Kafkasya'ya ve Kafkasya üzerinden Türk dünyasına açılma yolları sağlıklı bir şekilde işlemiyor. Böyle olunca Türkiye, yumuşak güç anlamında bu bölgedeki ilişkilerini artırmaya çalışıyor. Şu anda Türkiye'nin en iyi ilişki içinde olduğu devlet Güney Kafkasya'da Gürcistan, sonra da İran. İran'la bir dargın bir barışık fakat önümüzdeki günlerde Amerika'nın İran'a olası bir operasyonu Türkiye'nin İran'a açılan ve oradan Türkmenistan'a açılan kapılar büyük ihtimalle kapanacak.”
İRAN, MAHABAT KÜRT CUMHURİYETİ’Nİ TEKRAR HORTLATMAYA ÇALIŞIYOR
Oktay, “Son zamanlarda İran'daki gelişmeleri iyi takip ettiğimizde şöyle bir manzara ile karşılaşıyoruz.” diyerek, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Türkiye'nin İran sınırının diğer tarafında Urumiye'den başlayıp Nahcivan sınırına kadar el altından bir Kürt nüfusu yerleştirilmeye çalışılıyor. İran, Türkiye ile Türk dünyası arasında oluşabilecek bir koridoru da bu şekilde kapatmak için faaliyet gösteriyor. İran, Mahabat Kürt Cumhuriyeti’ni tekrar hortlatmaya çalışıyor. Böyle olunca Türkiye'ye karşı bir çevirme hareketini görmek mümkün. Önümüzdeki günlerde İran'a yönelik olası bir operasyonda tıpkı Suriye'de olduğu gibi yedi  sekiz milyon bir göçmenin gelmesi beklenir. Çünkü İran karışır ve iç savaş çıkarsa Suriye'ye benzemez daha kanlı ve karmaşık bir savaşa dönüşür. Bu durumda Türkiye'ye yönelik bir göç hareketini beklemek gerekir. Hatta geçen gün Başbakan Binali Yıldırım Iğdır'a bir milyona yakın Afganlı mültecinin geleceğine ilişkin bir cümle kullanmıştı. Rusya - Afganistan Savaşı sürecinde iki milyona yakın Afganistanlı göçmen İran'a gitti. İran'da ekonomik kriz almış başını gidiyor şu anda. Her iki üç günde bir İran'da enflasyon oluyor ve böyle olunca hayat her geçen gün pahalı hâle geliyor. Bu sebeple İran halkı Afganistan mültecilerini iki anlamda başından atmak istiyor. Birincisi ekonomik daralmayı ortadan kaldırmak için Afganlıları kendi bünyesinden atmaya çalışıyor, ikinci olarak da ittifak yapması hâlinde Amerika'yı başına bela olarak görüp Türkiye'yi mülteci krizi ile vurmak istiyor. Dolayısıyla bugünlerde İran coğrafyasında Afgan Savaşı sırasında yerleşmiş olan mültecileri İran yavaş yavaş Türkiye'ye yönlendirmeye başlamış durumda. Onun için geçenlerde Binali Yıldırım Iğdır'da bir Afgan göçmen merkezinin kurulması ile ilgili bir cümle kullanmıştı.  Bu göç ve nüfus hareketleri şu anda doğu ve güneydoğuda yoğun şekilde yaşanacak.”
İRAN’A YÖNELİK BİR OPERASYONDA 7-8 MİLYON GÖÇMEN TÜRKİYE’YE AKIN EDER
Oktay, Afganistan’da başka bir sıkıntının daha söz konusu olduğunu hatırlatarak, şunları kaydetti:
“Afganistan'da bir de şu sıkıntı var. Geçenlerde Suriye'den IŞİD güçlerinin Afganistan'a taşındığı ile ilgili bir haber yayımlandı. Yani Amerika uçaklar dolusu IŞİD militanlarını Suriye'den toplayıp Afganistan'a götürdüğü yazıldı. IŞİD, Afganistan halkını tedirgin etti. Çünkü Afganistan 1979'dan bu yana yoğun bir şekilde iç karışıklık yaşıyor. Bunun sonucu olarak sosyal ve devlet düzeni olmadığı için halk artık daha güvenli yerlere doğru göç etmek zorunda kalıyor. Şu anda doğuda birçok devletin güvenli coğrafya olarak gördüğü tek ülke Türkiye. Böyle olunca Türkiye'ye karşı muazzam bir göç dalgası önümüzdeki günlerde yaşanabilir. Bunun da yönü Afganistan ve İran üzerinden Türkiye olacak. Eğer İran'a yönelik bir hareket yapılırsa ve bu hareketin sonucunda Türkiye'ye yedi ve sekiz milyon civarında göçmenin gelmesini beklemek mümkün. Böyle olunca şu anda nüfusumuz 80 milyon, 4 milyon da Suriyeli, 7 - 8 milyon da İran'dan gelse 100 milyona yakın bir nüfusa sahip olacağız. Bu gelen göçmenleri entegre edip nüfusumuza katabilir miyiz? Bu da devletimizin sorunu. Böyle bir olgu ile yakın zamanda karşılaşacağız. Dolayısıyla Türkiye, doğuya açılan kapısı Kafkasya'yı kontrol altına almalı ve Kafkasya'ya hâkim olduktan sonra yüzümüzü Hazar Denizi'ne çevirdiğimizde İran ve sol taraftan Kuzey Kafkasya'ya doğru nüfuz alanını genişletme imkânına sahip bulunuyor. Bunu yapabilmesi için Türkiye'nin, öncelikle Gürcistan üzerinden faaliyetlerini daha çok artırması gerekir. Bunu bir emperyal faaliyet olarak düşünmemek gerekir. Artık devletleri işgal etme dönemi geçti. Türkiye o bölgede etki alanı güçlü bir coğrafyaya sahip. Türkiye'nin etkisi orada oldukça fazla. Kendi imkânı ve potansiyelini orada sağlıklı bir şekilde yönlendirebilirse Gürcistan üzerinde Türkiye'nin etkili olması son derece fazla. Rusya ve Amerika'nın Gürcistan'da etkili olmasından çok Türkiye'nin o bölgede etkili olup yönlendirme şansına sahip. “
TÜRKİYE’NİN, ERMENİSTAN’DA YAŞANAN HARAKETLİLİĞİ TAKİP ETMESİ GEREKİR
Doç. Dr. Hasan Oktay, “Şu anda Türkiye'nin bir Gürcistan politikası var mı?” sorusunu sorarak, şu cevabı verdi:
“Evet, Türkiye'nin bir Gürcistan politikası var. Ama son günlerdeki Ermenistan'daki hareketliliği yakından takip etmek gerekir. Azerbaycan'da geçen hafta seçim oldu. İlhan Aliyev tıpkı Türkiye'de olduğu gibi seçimleri bir yıl öne çekti. Biz Azerbaycan'a politik anlamda tecrübelerimizi aktarıp onları sosyal devlet yapacağımıza 'üzüm üzüme baka baka kararır.’ sözünden hareketle biz Azerbaycan sisteminden etkilenerek âdeta Azerbaycan'a benzemeye çalışıyoruz. Orada ciddi anlamda tek adamlığa doğru gitti. Çünkü İlhan Aliyev baba Haydar Aliyev'den aldığı görevi ölünceye kadar devam ettirmekle ilgili geçenlerde Meclisten bir yasa çıkardı. Böyle olunca Azerbaycan'da yeni Bakanlar Kurulu yeni yeni açıklanmaya başlandı. Yeni Bakanlar Kurulunda belki sevindirici bazı şeyler olabilir. Çünkü bazı bakanlar son derece nitelikli. Ama Azerbaycan'da önümüzdeki günlerde iktidara karşı bir sosyal hareketlilik olabilir mi? Bu da Ermenistan'daki olayların başarıya ulaşması ile alakalı bir durum. Eğer Ermenistan'da iktidara kaşı yapılan hareketler başarıya ulaşırsa bu ister istemez Azerbaycan'a da sıçrayacaktır. Azerbaycan da kendisine karşı bir halk hareketi olmasın diye bu sefer Karabağ Savaşı’nı gündeme getirerek halkın dikkatini iktidara değil başka yöne çekmeye çalışacak. Çünkü Azerbaycan'da sermaye çok dar bir grubun elinde bulunmakta. Bunun sonucu olarak halk fakirleşiyor aynı Türkiye'de olduğu gibi. Böyle olunca Azerbaycan'da bir sosyal hareketlilik olabilir. Bunu beklemek mümkün. Gürcistan Güney Kafkasya'daki üç devletin içerisinde daha makul, daha stabil ve daha ayakları üzerine durabilecek bir zemine sahip bulunuyor. Gürcistan'da demokratik seçimler yapılabiliyor, iktidarlar seçimlerle değişebiliyor. Ama bunu ne Ermenistan ne de Azerbaycan'da görmemiz mümkün değil. Gürcistan Türkiye için en iyi ilişki içinde olunabilecek bir iklime sahip. Bunu olumlu şekilde değerlendirirsek Türkiye kazanır. Ama Gürcistan'ı birkaç yıl içerisinde bırakıp ilişkilerini rasyonel bir mantığa oturtmazsa önümüzdeki günlerde Gürcistan'dan Türkiye'ye karşı hareketleri beklemek mümkün.”
TÜRKİYE, GÜRCİSTAN’DAKİ KÜLTÜREL KODLARI HAREKETE GEÇİRMELİ
Doç. Dr. Hasan Oktay, Gürcistan'da Türkiye karşıtı söylemleri birilerinin harekete geçirmek istemesi hâlinde buna ortam sağlayacak sağlam bir zeminin söz konusu olduğunu belirtti.
“Çünkü Gürcistan ve Ermenistan'da milliyetçilik son derece güçlü bir tabana sahip. Ama Türkiye oradaki kültürel kodlarını harekete geçirerek Gürcistan'daki bu yapıyı törpüleyebilir. Bu yapıya karşı Gürcistan'da Türkiye yanlısı bir sistematik oluşturabilir.” görüşüne yer vererek, şöyle devam etti:
“Gürcistan nüfusunun beşte biri Müslüman Türk. 4 buçuk milyon civarında bir nüfusa sahip. 600 bin Türk, toplam da 1 milyon Müslüman var. Çünkü Gürcüler içeresinde de Müslümanlaşma başlamış durumda. Buna karşı Gürcüler özellikle Batum'daki Müslümanları Hristiyanlaştırmaya çalışıyor. Batum üzerinde Türkiye'nin garantörlüğü olmasına rağmen Türkiye bu hükûmet döneminde bundan vazgeçti. Böyle olunca oradaki Müslümanları Hristiyan yapmak için milyonlarca para harcanıyor. Türkiye de orada bazı faaliyetler yürütmek istiyor. Batum'da Türkiye'nin yapmış olduğu faaliyetleri Gürcistan Devleti engelleyebilmek için her türlü ekonomik tedbiri yapmakta. Türkiye'nin Batum ısrarını bir kenara bırakması gerekir. Ama Türkiye'de kendini Gürcistan'dan geldiği için Gürcü zanneden bir lobi grubu var. Maalesef bunlar kendini Gürcü zannediyor. Mesela İran'dan Türkiye'ye gelenleri bizler Fars zannediyoruz. Oysa hiçbirisi Fars değil. Dolayısıyla Gürcistan'dan gelenlerin de tümü Gürcü değil. Maalesef coğrafyadan dolayı biz isimlendirme hatası yapıyoruz. Mesela doğuda yaşayan herkese Kürt diyoruz. Karadeniz'de yaşayan herkese Laz diyoruz. Bu tamamen coğrafyadan kaynaklanan isimlendirme hatası. Böyle olunca Gürcistan'dan gelenle de zamanla kendilerini Stalin'in propagandası neticesinde Gürcü zanneden bir psikoloji içinde. Türkiye'de Stalin Dönemi'nde başlayıp hâlen devam eden ve Rusya lehine bu insanlar üzerinden bir propaganda yapılıyor. Türkiye'de de kısmen etkinler. Türkiye ise bu propagandayı kırabilmek için Borçalı Bölgesi'nde faaliyet yapması gerekir. Oysa Türkiye bütün potansiyelini Batum üzerine yoğunlaştırmış durumda ve çok da başarılı olamıyor. Gürcistan'da Batum artık millî bir refleks hâline getirilmiş durumda. Batum'da bir Müslüman’ı Hristiyan yapmak Gürcistan kilisesinin millî hedefi hâline gelmiş. Batum'da daha önce 400'e yakın cami varken bugün bir cami var ve ikinci bir cami yapmaya izin vermiyor.”
GÜRCİSTAN, BAYRAĞINDAKİ BEŞ HAÇTAN BİRİNİ HİLAL YAPMAK ZORUNDA
Oktay, Türkiye’nin Doğu Karadeniz’de ve özellikle de Artvin civarında bulunan ve Gürcü kilisesi olduğu iddia edilen kiliseleri ibadete açmak için tamirat yaptığını hatırlatarak, “Oysa bunların Gürcü milleti ile irtibatı bulunmayıp, Karadeniz'in kuzeyinden gelen Hristiyanlaşmış Kıpçak unsurların yaptığı kiliseler olduğu tarihçiler açıkça ifade ediyor.” ifadesine yer verdi.
“Bizimi bu millî tarih süreci, dip tarih süreci araştırmalarına dönmemiz lazım.”  Birtakım şuursuz hareketler sebebiyle bizim dış politikamızda çok büyük aksaklıklarla karşı karşıya kalıyoruz. Böyle olunca Gürcistan'la ilgili yapacağımız faaliyetleri tarihî gerçekleri göz önünde bulundurarak yapmalıyız. Gürcistan 1992'den sonra bayrak değişimine gitti. Eduard Şevardnadze döneminde kırmızı siyah bir bayrakları vardı, şu andaki lider iktidara geldikten sonra beyaz renk üzerine beş tane kırmızı haç olan bir bayrak oluşturdular. Biz Gürcü Devleti’ne şunu diyoruz: ‘Eğer nüfusunuz beş milyon ise bu beş haçtan bir tanesini hilal yapmak zorundasınız. Çünkü bir milyon Müslümanımız var.’ Bu şekilde Gürcistan Devleti ile yaptığımız görüşme ve konuşmalarda onların akıllarını başlarına almaları için bir sürecin başlatılması gerekir. Eğer bu sağlanmaz da Gürcistan bu tutumu sürdürür ve Türkiye ile ilişkileri bozulursa o zaman Türkiye'nin doğuya açılan kapıları tamamen kapanmış olur. Onun için Gürcistan'la ilişkilerimizi güçlendirmemiz lazım. Ermenistan'ı ilişki içine girilebilecek bir yapıya dönüştürmek lazım. Özellikle son zamanlarda yaşanan olayları Türkiye kendi lehine çok güzel bir şekilde dönüştürebilir. Fakat bunu yapabilecek Ermenistan uzmanı var mı diye sorduğumuzda, maalesef Türkiye'de şu anda 1000'e yakın Ermenistan ve Ermeni sorunu uzmanı var ve birçoğunu birebir tanıyorum. Fakat bunların içinden bir tanesi dâhi Ermenistan'a gitme cesaretini gösteremez. Bunlar sorundan geçinen arkadaşlarımız. Türkiye'de işsizlik sorunu var ne iş olsa yaparım mantığı ile her işe koşan arkadaşlarımız. Yarın Rus ve Kıbrıs sorunu çıksa o sorunların uzmanı olan arkadaşlarımız var. Bunun gibi sorunla geçinen mantıkla o insanlar üzerine bir şey inşa edemezsiniz. Sorunun Türkiye lehine dönüşmesini beklerken bir başka sorun çıkar ve daha fazla maddi çıkar sağlaması hâlinde bizim arkadaşlarımız maalesef tekkeyi terkedip gider. Böyle olunca Türkiye'de maalesef bölge uzmanı yetişmiyor ve yetişmeyince bölge ile sağlıklı çözüm öneri ve yöntemleri geliştiremiyorsunuz.”
TÜRKİYE, BİR SORUNLA İLGİLİ EN AZ ON TANE ÇÖZÜM ÖNERİSİ GELİŞTİRMEK ZORUNDA
Oktay, “Türkiye'nin dünyanın neresinde olursa olsun bir sorunla ilgili en az on tane çözüm önerisi geliştiremezse eğer büyük devlet olma şansını kaybeder.” görüşüne yer vererek, şunları belirtti:
“Büyük devlet olma sürecinde geri kalır ve bugünlerde özellikle Suriye krizi ile birlikte Türkiye'nin sorunları çözebilme kapasitesinin ne kadar çok düşük olduğunu gördük. Suriye krizi başımıza bela oldu. Oysa Suriye krizini ne biz başlattık ne de bizim gündeme getirdiğimiz bir sorundu. Suriye krizini yeteri kadar bölge uzmanı olmasından hareketle bu sorunu kendi kucağımızda bulmak zorunda kaldık. Süleyman Şah Türbesi'ni Türkiye'ye taşınma sürecini çok büyük bir operasyon yapmış edası ile hukuken bizim olan topraklardan getirilmesi çok büyük bir başarı imiş gibi bize anlatıldı. Bu Türk tarihinin en karanlık dönemlerinden biri hâline geldi. Maalesef biz bunu yaşadık ama şimdi Suriye'nin içlerine kadar operasyon yapmayı coğrafyanın kaderi bizi mahkûm etti ve biz bu operasyonu yapmak zorunda kaldık. Dolayısıyla askerî seçeneği operasyonu en son devreye sokmak kaydıyla askerî seçeneği de ihmal etmeden bizim dünyanın neresinde bir sorun varsa orayla ilgili en az on tane çözüm üretebilecek ciddi anlamda bilim adamlarımızı yetiştirmemiş gerekir. Bunları yapabilirsek biz dünyada var oluruz veya sözümüz geçer. Eğer bunları gerçekleştiremezsek dünya bizi adam yerine dahi koymaz. Yani bir işi aşk ile yapmak lazım. Bazı insanlar sırf para kazanacağım diye mesleklerinden ödün verebiliyorlar. Bir yere gittiğiniz zaman mesleğini seven ile sevmeyenleri ayırt etmek mümkün. Şu anda maalesef geçim için, eş, dost ve hatır için belli makamlara gelenler yaptıkları işi layıkıyla yapamazlar. Çünkü layık olduğu için o makama gelmemiştir, hatır için o makama gelmiştir. Dolayısıyla o makamı kaybetmemek için iş yapmazlar. Bizim bürokrasinin genel mantığı şudur yanlış yapmamak için iş yapmamak. Makam kaybetmek korkusuyla şu anda Türkiye'nin bu konuda bir adam yetiştirme şansı bana göre çok zayıf. Dolayısıyla bunu devletten, bürokrasiden ve üniversitelerden beklemek gerekir.“
YEDİ BÜYÜK DEVLETİ BİRLEŞTİRMEK YERİNE, “YERİNDELİK İLKESİ”Nİ BENİMSEMELİYİZ
Doç. Dr. Hasan Oktay, konferansın sonunda soruları cevapladı. “Yedi Türk devletinin birleşebilmesi için neler yapmalıyız? Gelecek bin yılı nasıl şekillendirebiliriz?”şeklindeki sorulara karşılık, “Yedi Türk devletini birleştirmeye gerek var mı? Bu ayrı bir sorun.” diyerek, bu konularla ilgili görüşlerini şöyle dile getirdi:
“Sovyetler Birliği hâkim olduktan sonra bir Turancılık ideali ile düşüncelerimizi ifade etmek dönemi yaşadık. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Türk Cumhuriyetleri ile temaslara geçtik ama 25 yıl geçti hâlâ bir arpa boyu yol ilerleyemedik. Çünkü imparatorluk sürecinden Cumhuriyet sürecine geçerken etrafımızda bizim niçin kurulduklarını bilmediğimiz devletler kuruldu. Yunanistan, Bulgaristan, Irak, Suriye, Gürcistan ve Ermenistan gibi. Bir de Kürdistan kurulacaktı bu 1919 yıllarında gerçekleşmedi. Ama hâlâ o bölgede bir Kürt ve PKK sorunu ile karşı karşıyayız. Bu çemberi bizim etrafımıza kim oluşturdu niçin kurduğunu bilemezsek Türkler birleşsin gibi cümleleri biraz da ütopik anlamda değerlendiririz. Turan idealini veya Türk birliğini gerçekleştirmekten önce benim şöyle bir yaklaşımım var: 'Yerindelik ilkesi' diye bir ilke var. Her Türk olduğu yerde devletinin birinci sınıf vatandaşı olup hukuki hakları elde etmesi bir ideal açısından birinci aşamada olmalı. Dolayısıyla dünyanın neresinde Türk varsa bunların kendi devletlerinde birinci sınıf vatandaş olarak yaşamalarını sağlayabilmemiz bizim için Turan ve Türk birliğini sağlamaktan çok daha önemlidir. Benim böyle bir bakış açım var. Şu anda Türkiye'yi Türk dünyası ile irtibatlandırmak için coğrafi bir engelden bahsettim. Örneğin Balkanlar’da, önünüzde Bulgaristan ve Yunanistan var. Bu iki ülkeyi AB'ye almışlar hemen ötesinde Makedonya AB'de de değil, 10 bin civarında Türk var.  Kosova AB'de değil 20-30 bin Türk var. AB'ye girmiş Bulgaristan ve Romanya'da bir sürü Türk var. Yunanistan'da 110 bin civarında Türk var. Sırbistan'da, Karadağ'da Türk var. Osmanlı bakiyesi olan bunlar yaşadıkları ülkelerde nüfusun %5 veya 6'sını oluşturmaktadır. En fazla Bulgaristan'da %15-16'sını oluşturmakta. Bunların da varlığını gözönünde bulundurup yeni bir strateji oluşturmak gerekiyor. Ben buna 'yerindelik İlkesi' diyorum. Çünkü bu insanların bulundukları yerlerde sağlıklı şekilde yaşamalarını sağladığınız takdirde bunlar ister istemez yatağını bulan su gibi mecranı bulacaktır. Bu mecrayı sağlayabilirsek eğer az zamanda çok büyük işler yapmış oluruz. Ama bu mecraları sağlayamazsak bizim şu anda Kazakistan'la Özbekistan arasındaki sorunları çözme şansımız yok. Çünkü Sovyetler bu iki devleti birbirleri ile yapışık siyam ikizleri ama dargın ikizler hâlinde yönetmeyi becermiştir. Her Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendi içinde sorunları var ve biz bu sorunları öncelikle iyi bilmemiz gerekir. Bilebilmek için de bölgeyi iyi bilen ve gezen insanlar yetiştirmemiz gerekir. Bağımsız bölgesel çalışmalar yapan kuruluşlara ihtiyaç var. Onun için biz bu KAFKASSAM’ı kurduk ve hiçbir yerle bağımız ve bağlantımız yok. Bizim potansiyelimiz de birikimimiz de müthiş ama önemli olan doğru yerde, doğru zamanda ve doğru insanlarla işe niyetlenmek. Niyet doğru ve hayırlı olursa akıbeti de hayırlı oluyor. Türkiye'de şu anda bizim ölçülerimizde uluslararası anlamda bir uzman potansiyelimiz söz konusu değil. Her bölge ile ilgili bir aya iki kişi mevcut. Bunların sayısını artırmaklazım. Yönümüzü dışarıya çevirip, dışarıdaki gelişmeleri yakından takip edip oralarda söz söyleyebilirsek var olduğumuzu kanıtlamış oluruz tüm dünyaya.”