ORTAK TÜRK KİMLİĞİNDE ÖNEMİ YETERİNCE KAVRANILAMAMIŞ BİR KÖPRÜ: HALK İNANMALARI KÜLTÜRÜ

30 Mayıs 2015 11:29 Dr.Yaşar KALAFAT
Okunma
3801
ORTAK TÜRK KİMLİĞİNDE ÖNEMİ YETERİNCE KAVRANILAMAMIŞ BİR KÖPRÜ: HALK İNANMALARI KÜLTÜRÜ

 

GİRİŞ:
Bu çalışmada, Türkiye ve genel Türk dünyasında halk kültürü-halk inançlarından hareketle ana dili farklılığına bakılmaksızın kimliklendirme üzerinde durulmaktadır. Türk algılayışı; Türk kültürlü halklar, Türk kültür coğrafyası gibi tanımlara halk inançlarından hareketle açıklamalar getirilmektedir. Ortak yaşam biçimi alarak alınan Türklüğün de kültürde olduğu gibi stratejik bir obje olduğu anlatılmakta, bu stratejik potansiyelin kullanılabilme yolları ve nispeti tartışılmaktadır.
 
METİN:
Halk inanmaları kültürü, kültür tarihi derinliğe ve kültür coğrafyası da genişliğe sahip ülkelerde kültürel kimlik ve kültür köprüsü özellikleri bakımdan farklı bir öneme sahiptir. Bu noktada, “Türk kültür coğrafyası” denilirken birlikte yaşayan halkların asırlar boyu oluşturmuş oldukları coğrafyadan bahsetmiş oluyoruz[2]. Bu kültürün yapıcıları, varis, sahip ve devam ettiricileri birlikte yaşayan halklardır. Bu kültür ilgili halkların aynı zamanda ortak geçmişlerdir de. Bu mirasın bölüşülmeğe kalkılması,  geçmişteki örneklere bakıldığı zaman, bölüşülecek bir mirasın kalmaması şeklinde sonuçlanmıştır. Zira kültürler ecdattan kalmış ortak araziye benzerler, bölündükçe küçülürler ve bu türden bölünmenin sonu gelmez. Nihayet bölünecek bir şeyin kalmadığı anlaşılınca da çok geç olmuştur. Bu coğrafyanın tarihî derinliği, üzerinde yaşayan halkların ortak tarihleridir.
Coğrafyanın isim alışına gelince, ona ad olan Türklük şüphesiz bir ırk veya kavim adı olarak millet oluşturan bir toplum için etnik anlam taşımaz. Etnik anlamda Türklük, Türk kültürlü halklardan sadece birisidir. Türk milleti, ana dili Türkçe olmayan halkların da ortak millet adıdır. Nitekim bu milletin Anadolu bağlamında dininin İslam olması İslam dinli olmayan Türklüğü Türklük dışında tutmayı gerektirmezken Türk kültürel kimliği de sadece ana dil ve yaygın dinî inançla sınırlanmış değildir. Türklüğe mensubiyette kıdem sıralaması ona yapılan katkı ile belirlenebilir.
Türk adı, kapsayıcı genel bir addır. Bu ad, ana dili Türkçe olan Kazak, Özbek, Kırgız vb. kapsarken yukarıda belirtildiği gibi şüphesiz ana dili Türkçe olmayanları da kapsar. Kırgız, Özbek, Kazak Türklüğün farklı coğrafyalarda farklı tarihî ve sosyal şartlar altında geçirdikleri aşamalar sonucu aldıkları adlardır. Türkiye’ye gelince bu milletin genel adı ile özel adı Türkiye’de birleşmiştir. Türklük, Anadolu Türklüğüne de ad olmuştur. Anadolu Türklüğünü oluşturan halklar, Türk dillilerin yanı sıra farklı dilli de olabilmiştir. Bu halkların bir kısmı farklı yüzdelerle diğer bir kısım halkla birlikte Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan’da bu ülkelerin ana dili Türkçe olan halkı ile birlikte o ülkenin Türklüğünü meydana getirmişlerdir.
Birlikte yaşayan halkların ortak geleceklerinin güvencesi; inkârcılığa, eritmeye, antidemokratik tutumlara karşı antiemperyalist ortak tutumlarıdır.
Birlikte yaşayan halkların ayrı veya aynı siyasi sınırlar dâhilinde yaşıyor olmaları, onların aralarındaki kültür bağlarından birisinin de halk kültürü olduğu gerçeğini yok saydırmamalı. Böylesi bir inkârcılık gönüllü ortaklığın sadece gönlünü kırmakla kalmaz, halklar ve ülkeler arası ihtilafa yol açar ki bu türden oluşum ve gelişimler hiçbir zaman kendiliğinden yapılanmalar değillerdir. Bu gelişmelerin bir yerlerinde muhakkak emperyalist projeler vardır. Halklar arası yakınlığı yıkmak için yaratılan ihtilaflar giderek kan davasına dönüştürülürler. Geri dönülmez bir noktaya gelindiğinin sanıldığı bu dönemde, halkların var ise aklıselim sahibi halk bilimcileri, bu tür bölünme sancılarını da ortak kültürün deneyimlerine katarak daha güçlü ortaklıkların doğmasına, ortaklıkların güç kazanmasına, tutumları ile katkıda bulunurlar. Destanlar daima ve mutlaka kazanılan zaferlerin hamasetini anlatmazlar, ortak acılar da destan konusudurlar. Önemli olan acıyı bal edebilmesini bilmektir.
Türk kültürlü halkların ortaklığını tehdit eden unsurların başına, bilhassa asrımızda inkârcılık geçmiştir. Bu hâl demokratik katılımcılıkla aşılabilir. Halklar arası ihtilafta diğer birlikteliklerde olduğu gibi fanatiklerin de ayrıştırıcı yeri önemlidir. Esasen gerçekli toplum mühendisliği projelerinde bu türden sınırlı örneklerin varlığı kardeşliğin yeniden inşası sürecince, harcın lüzumlu malzemeleri olarak da değerlendirilebilirler. Bu görev ana dili farlılığına bakılmaksızın kültür coğrafyasının ortak aydınlarına düşer “Âlimler anlaşırsa âlemler anlaşırlar.” denilmesindeki hikmet bu noktadadır. Bu konudaki bir diğer ve fevkalade önemli faktör ise keza emperyalizmdir. Demokratik olma adına halkları ihtilafa sevk eden güçler kendi halklarına uygulamadıkları reçeteleri, ihtilaf çıkarmak istedikleri ülkelerin halklarına uygularlar. Samimiyetlerinin ölçülmesi noktasında, halkların bakmaları gereken nokta bu noktadır. Birlikte yaşayan halkların ortak yarınları için karşılıklı verecekleri güvence, emperyalizmin vaatlerini gölgede bırakabilir türden ve seviyeden olabilmelidir.
Halk kültürünün tezahür vasat ve vasıtaları arasında halk mutfağı, halk edebiyatı, halk sanatları, halk takvimi, halk tababeti ve diğerleri gelir. Bunlardan halk inanmalarının özel bir önemi vardır ki bu özellik onun konumunu farklılaştırır. Öyle bir halk kültürü ürün türü yoktur ki onun bir boyutunu halk inanmaları teşkil etmemiş olsun. Ninnilerin, ağıtların, özlü sözlerin, efsanelerin, şölenlerin, hayatın geçiş dönemlerinden tanış olduğumuz diğer benzeri uygulamaların muhakkak inanç ilişkileri vardır. Hâl böyle olunca kimliği belirleyen kültür, onun özünde halk kültürü ve ona adeta ruh veren ise halk inançları veya inanmalarıdır.
“Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür.” düsturunda olduğu gibi halk bilimi faaliyet alanına giren ürün ve etkinlikler de birer köprüdürler. Milletlerin dilleri ile kimliklerini buldukları görüşü çok yaygındır. Halk kültürünün dili daha az etkili olan bir anlaşma aracı değildir. “Aynı dili konuşanlar değil, aynı şeyleri hissedenler anlaşırlar.” denilirken hissiyatın dilinin önemi anlatılmış olunur ki bu halk kültürü dilidir.
Bütün büyük diller birlikte yaşanılan halkların dillerinden kelime alabilme becerisini gösterebilmiştir. Bu özelliği Türkçenin geçmişinde de görebiliyoruz. Birlikte yaşanılan halkların dillerinin özgün yapılarına saygılı davranılarak onlara yaşama şansı da tanınabilirken bu dillerden de alınabilmiş kelimeler içerebilen diller, “yerel” olma konumunu aşar, “millî” olma özelliği kazanırlar. Millî dilin kelime hazinesinin oluşmasında gösterilen uygulama biçimi, halk kültürünün diğer alanlarında da gösterilebilmelidir. Almanya’nın kültürel birliğinin sağlanmasında, bir Alman masalının farklı Alman coğrafyasından tespiti yapılabilmiş türevleri rol oynamıştır. Bu teşhis, Avrupa ülkelerinin birçoğu için geçerlidir. Kullanılmakta olan Anadolu Türkçesi Batı ve Doğu dillerinden ödünç kelime alabilirken, birlikte yaşanılmakta olan dillerin ortak Türkçeye kelime verebilmeleri, kullanılmakta olan dilin “ortaklık” özelliğine güç katacaktır.
Halk bilimi çalışmaları sadece bir halk kesiminin aydını tarafından tanınmasını sağlamakla kalmaz, halklar arası tanışıklığı güçlendirir. Ortak dilin oluşmasını sağlarken ortak dilin uluslararası ortamda statüsünü yükseltir. Halkların geçmiş kültürlerini günümüze taşıyarak onların ortak bir kültür coğrafyası oluşturmalarını da sağlar.
Milletler onları kuran halkların ortak mallarıdırlar. Millî kültürler ise mensubu bulunulan halkların kültürlerinden oluşurlar. Katılımcı halk kesimlerinden bir kesim, ortak millî kültüre rağmen, farklı bir mensubiyetle yola çıkar, ortak kültüre alternatif kültürel kimlikler arayışına girerler ise etnik milliyetçilik yapmış olunur. Etnik milliyetçilik; ana dil farklılığı, inanç farklılığı ve coğrafi bölge farklılığından kaynaklanmış olabilir. Bu hâllerden hiçbirisi, kültürel mirasın yaşatılabilmesi adına ortak millî kültürün yerini almamalı. Emperyalizmin hulul edebildiği millî bünyelerde, etnik kesimlerden bir veya birkaçında etnik milliyetçiliğin tırmandırıldığı hâllerde, milletin çoğunluğunu teşkil eden halk kesiminde de bu tür arayışların başladığı görülür. İşte o nokta millî devletin millîlik vasfının emperyalizm tarafından tüketildiği noktadır. O zaman emperyalizm başarıya ulaşmış, halkların millî çatı altındaki ittifakı iflas etmeye yüz tutmuş demektir.
Kültürün bizatihi stratejik obje olma özelliğinin yanı sıra diğer stratejik güç unsurlarının belirleyici özellikler üzerinde de önemli rolleri vardır. Bu özelliği, kültürün diğer stratejik objeler üzerinde ‘kuvvet çarpanı’ olarak tanımlanması sağlamıştır. Ekonomik, teknolojik, diplomatik, askeri vs. stratejik objeleri kimliklendiren, aidiyetlerini belirleyen yine kimliktir. Ekonomiyi Türk ekonomisi yapan başına eklenilecek ‘Türk’ sözüdür ki, Türk’ü de Türk yapan kültürüdür. Bunun içindir ki bölgesel güç olabilme ilkin bölgesel kültür olabilmekten geçer. Kültürel akrabalığı olan halklar bölgesel bir sosyal yapı oluşturabilirler.
İşte bu noktada stratejilerde “güç kavramı” gündeme gelmektedir. Güç kavramı, uluslararası ilişkiler disiplininin önemli kavramlarından biri olsa da kavramın ne anlam ifade ettiği konusunda belirsizlik hâkimdir. Bu bakımdan, gücün ne olduğuna dair verilen farklı yanıtları ele almak kavramı açıklığa kavuşturmak açısından önem taşımaktadır. Bu açıklığa kavuşturmadır ki halk kültürünün önemini ortaya çıkarabilir.
Realizme göre güç kavramı bir insanın diğer insanların akılları ve eylemleri üzerindeki kontrolünü ifade eder. Bu anlamıyla gücü uygulayan kişinin güç uygulanan kişiyi kontrol etmesi ve eylemlerinde değişiklik yaratması şeklinde bir ilişki söz konusudur. Fakat güç kavramı etki ve kuvvet kavramlarından farklıdır. Etki, güç uygulanan kişinin kararları üzerindeki dolaylı sonuçlar iken güç bu kararların sonuçlarını doğrudan belirleme yetisidir. Kuvvet kavramı ise fiziksel şiddeti ifade eder. Güç ise fiziksel şiddet kullanma tehdidini içerir fakat fiziksel şiddeti içermez.[3]
Realist yazarlar; gücü, aktörler arasında cereyan eden ve gözlemlenebilir nedensel bir ilişki olarak tasvir etmişlerdir. Neorealizm ise gücü aktörler arasındaki kapasite dağılımı ile formüle etmiştir. Neorealistler uluslararası ilişkileri devletlerin uluslararası sistem içerisindeki pozisyonu olarak değerlendirmiş ve güç dağılımını temel alan sistematik bir kuram geliştirmişlerdir. Böylece neorealistler gücü ulaşılması gereken bir amaç olarak değerlendirmezler. Uluslararası sistem içerisinde devletin başlıca amacı varlığını sürdürmektir. Güç ise bu amaç doğrultusunda sadece gerektiğinde başvurulması gereken bir araçtır.
Uluslararası politikayı devletlerarasında geçen bir güç mücadelesi olarak tanımlayan realistlerin karşısında liberaller uluslararası ilişkilerin aktörleri arasında ulus devletin yanında, çokuluslu şirketler ve ulus aşırı aktörlere de önem vermektedirler. Liberallere göre uluslararası ilişkiler sadece güç mücadelesi değildir. Aynı zamanda liberal yaklaşım da uluslararası ilişkilerde gücün önemini kabul ederken güç mücadelelerinin savaş dışı ve özellikle ekonomik yöntemlerle yürütülebileceğini savunur. Uluslararası ilişkiler, karşılıklı etkileşim içerisindeki uluslararası hukuk normları, kurumsal işbirliği yapıları, uluslararası rejimler ve benzeri yapılar içerisinde yürütülmektedir. Böylece gücün askerî boyutlarından uzaklaşılmıştır. Teknoloji, ekonomi, bilgi ve ekonomik büyüme gibi faktörler gücün unsurları içerisinde önem kazanmaya başlamışlardır.[4] 
Aslında liberaller de güç kavramını realistlere benzer şekilde ele almaktadırlar fakat gücün doğasından ve kaynaklarından ziyade istenilen sonucu elde etmede nasıl kullanıldığına ve sonuçların analizine önem vermektedirler.[5] Kısacası güç, realist analizlerde başlı başına bir amaç olarak kabul edilirken liberal analizlerde sadece bir araç olarak kabul edilir.
Bir karşılaştırma yaptığımızda, realistler gücü bir amaç olarak tanımlamaktadırlar. Uluslararası siyaset bir güç mücadelesidir ve güç peşinde koşmak doğal bir devlet davranışıdır. Gücün bir başka tanımı ise onu etki kapasitesi olarak ele alır. Bu yaklaşımda güç bir amaç değil araçtır ve güç analizi ortaya çıkan sonuçlar bakımından değerlendirilir. Liberal ve neorealist yaklaşımları bu çerçevede değerlendirebiliriz. Güç, devletlerin uluslararası sistem içerisindeki diğer devletler üzerindeki nüfuz kapasitesidir.
Diğer taraftan jeopolitik kuramlar gücü devletlerin sahip oldukları kaynaklar ve yetenekler açısından ele alırlar. Bu şekilde gücü nitelik olarak değil nicelik olarak tanımlarlar. Güç ölçülebilen ve sınırları olan bir olgudur. Ekonomi, coğrafya, kaynaklar, insan faktörü ve benzerleri gücün unsurlarını oluşturmaktadır.
Dünya sistemi yaklaşımının temel önermesi ise uluslararası sistemin hiyerarşik bir şekilde yapılandığıdır. Devletler; merkez, yarı çevre ve çevre şeklinde farklılaşırlar. Yani güç dağılımı hiyerarşik bir görüntü sergiler. Burada güç olgusu devlette kurumsallaşır fakat çok uluslu şirketler de gücün yoğunlaştığı aktörlerdir. Bu bakımdan gücün ana işlevi uluslararası sistemdeki eşitsizliklerin yeniden üretimidir.[6]
Eleştirel yaklaşımlar ise gücün uluslararası ilişkiler söylemindeki ve uluslararası ilişkiler bilgisinin kurulmasındaki rolünü incelemişlerdir. Bu incelemenin çıkış noktasını bilginin nesnel çevreyi kontrol etme kapasitesi oluşturmuştur. Bu bağlamda uluslararası ilişkiler teorileri güçlü devletlerin her zaman istedikleri sonucu alabilecekleri varsayımını savunmuşlar ve insanların uluslararası ilişkilere büyük güçler perspektifinden bakmaya yönlendirmişlerdir.
Güç, devletlerin uluslararası sistem içerisinde bulunan diğer devletler üzerindeki nüfuz kapasitesidir. Gücün unsurlarından insan faktörü ve onun kültür coğrafyasından edinmiş olduğu merkezinde halk kültürü olan kültürel kimliği bize göre bir güç unsurudur. Emperyalizm bölge halkların kültürel birikimlerini onlara karşı kendisi için saldırı gücü olarak kullanmaktadır. Tartışmaya açtığımız stratejinin çözümünde, bölge halkları emperyalizme karşı onun saldırı gücünü ona karşı kullanabilir.
Türklüğü kültürle özdeştirirken onu stratejik bir obje olmaktan çıkaracak olan hatalı veya maksatlı tutum, Türk etnik milliyetçiliği yapma hatasına düşmektir. Böyle dönemlerde etnik tarihten, etnik edebiyattan, etnik destanlardan, etnik hamasetten yola çıkmak değil, halkların birlikte ürettikleri ortak ürünlerden ve yaşanılan ortak acılardan yola çıkılarak geçmiş anlatılabilmeli ve başarıların altındaki imzanın birliktelik olduğuna önem verilebilmelidir. Ana dili Türkçe olan halkın tarihî geçmişinde ana dili Kürtçe olan kesimle paylaşılmayan tarihî bir dönem yoktur. Hatalar ve başarılar birlikte yaşanılmıştır[7]. Biz Türk kültür coğrafyası ve Türk kültürlü halklar tanımlamaları ile Türklüğü etnik anlamda değil, ortak medeniyetin sahipliliği karşılığında siyasi anlamda kullanıyoruz.
Bize göre resmî dili Türkçe olan ve birlikte yaşanılan halkların dillerinde Kürtçe veya Lazcanın da olması onların dışlanıp yok sayılmasını gerektirmez, bilakis sahiplenilmesini gerektirir. Türkiye şartlarında Kürtçe, sadece ana dili Kürtçe olanların değil Türk ana dilli halkın da kültürel servetidir. Onun korunup kollanmasında, milletin ana dili Türkçe olan halk kesiminin de mesuliyet ve yetkisi vardır. Halkları tanış kılınmalarında, ‘kültürel anlayış’ı, ‘kültürel farklılık’ı, ‘kültürel yetkinlik’i anlayabilmek[8],  büyük ölçüde o kültürün dilinin bilinmesinden geçer. Bu noktada birlikte yaşayan halkların ana dillerini öğrenme imkânı sadece o dilin mensubu halka değil, ilgili herkese verilebilmeli. Ana dili Kürtçe olan Türk kesimde halk inançları çalışması yapmak isteyen bir halk bilimci bilmediği dilden yapacağı derlemede ne derece başarı olabilir? İnanç etimolojisi yapabilir mi?
Toplumların kültürel hayatlarında ‘tek tipleştirilmek’ hâkim veya çoğunluğun kültürünü, diğer kültür kesimlerini yok sayma adına ‘baskıcı kültür’ olarak kullanmak, ilkel bir uygulamadır. Diğer kültürlere yaşama şansı vermemektir ki aynı derecede de antidemokratiktir. Asimilasyonla bütünleştirmenin farkı bütünleştirmede kültürel farklılıklar gibi aynılıkların da yok sayılmasıdır. Kültür akrabalığı gerçeğinin üstünü örterek halkları millî kültür ortak paydasında birleştirmek mümkün değildir.
Folklor Kuramları üç aşağı beş yukarı ‘tarihî-coğrafi kuram”, “tarihi yeniden kurmacı kuram”, “ideolojik kuram”, “işlevsel kuram”, “psikanalitik kuram”, “yapısal kuram”, sözlü formül kuramı”, “kültürler arası kuram”, halk kültürel kuram”, “yarım küresel kuram”, “bağlamsal kuram” gibi sıralanabilmektedirler[9]. Bizim çalışmamıza bir kuram yakıştırmak gerekir ise tarihî coğrafi kuram, ideolojik kuram, kültürler arası kuram, halk kültürel kuram ve bağlamsal kuram ile bazı noktalar bakımından ilişkilendirilmesi mümkündür. Biz, bize ait olana sahip çıkabilme adına sahnedeyiz. Bu sahiplilik bizim yok ve yoksul olmadığımızın gösterilmesi mücadelesidir. Bu başkalaştırılmaya, yozlaştırılmaya, parçalanmış olmaya karşı bir mücadeledir. Bu noktada ideolojiktir. Birlikte yaşayan halkların ortak coğrafyaları ve onların tarihî arka planlarındaki ortaklıktan bahsedip daha ziyade metot özelliği gösteren tarihî coğrafi kuramı yok saymış olamazsınız. Bizim çalışmalarımızda; karşılaştırmaların sonucu çıkan aynılıklar ve ayrılıklar vardır ki, her iki hâlde de sonuçlar saygındır. Üst kültüre taşınmaları noktasında yaşamayı, yaşatılmayı hak ederler. Monografik malzemenin anlamlandırılması ve bilhassa sahiplenilme noktasında farklı ana dilliler arasında ihtilafa gebe olunacaktır. Özellikle halklardan bir kısmının sınır ötesinde farklı bir siyasî yapılanmaları varsa, ortaya çıkan sorun çözüm bekleyecektir.
Milletler köklerinin derinlikleri nispetinde güçlüdürler. “Otu çeker köküne bakarlar.” şeklinde özlü bir söz vardır. Mitolojik boyuttan yoksun bir tarih millî tarih olamaz. Halk inanmaları-mitoloji bağlantısı kurulamamış bir mitolojik zihniye sahip çıkılması mümkün değildir.
Arkeolojik verileriniz sizin toprağın altındaki geçmişinizdir. O toprağı size vatan yapan ilim dallarından birisi de arkeolojidir. Arkeolojinin yaşanılan hayattaki izlerini halk bilimi verilerinden, bu arada da halk inanmalarından takip edebilirsiniz. Arkeolojik çalışmalar hem sahiplenebilmeniz ve hem de başkalarınca sahip çıkılmasına karşı delil üretebilmeniz için önem arz eder. Günümüz itibariyle Anadolu Türk etnik yapısının tahlilinde, ana dili Kürtçe olan Türklerin dillerinin Fars dil gurubuna girdiği görüşü yaygındır. Böylece Fars dil coğrafyası Anadolu’nun bir kısmını kapsamına almış olmaktadır. Anadolu Türklüğünün bu paftasına mitoloji itibariyle bakıldığında, Şamanizm ana dili Türkçe olan Türk kesim için ne ifade ediyor ise belirtilen diğer kesim için de zerdüşizmin aynı anlama gelmesi amaçlanmaktadır. Zerdüşt inanç coğrafyası Uluğ Türkistan’ın da büyük bir kısmını kapsamaktadır. Bu dine ait tarihi kalıntılar halen büyük bir bölümü ile Türk kültür coğrafyasındadır. Zerdüşt’ün etnik kimliği tartışmalarında, onun Türk dilli olabileceği görüşünde olan Azerbaycan teologları da vardır. Konunun bu boyutu incelememizin alanı dışındadır. Bu münasebetle değinilmek istenilen husus, mitoloji-halk inanmaları bağlantısının önemi açıklanırken belirtilen bölgede lisan ve mitoloji arka planı örtüştürülmek istenilmektedir. Göz ardı edilemeyeceği üzerinde durulan halk inançları köprüsü, tespitte de gözlenebildiği gibi bazı kültür stratejilerinde yer alabilmektedir.
Halk inanmaları denilince tamamen kitabı dinlerin içeriğinin dışında olan inançlar kastedilmiş olmamaktadır. Bu inançların bir kısmı ilahî tebliğcilerin akait farklılığı da gösterebilen tebligatlarından, bir kısmı bu tebligatların halk seviyesinde uğradıkları bir kısım yozlaşmalardan oluşmuşlardır. Bunların kapsamında ilahî boyutu olmayan tamamen beşeri inançlar da yer alabilmişlerdir. Hâl böyle olunca, halk inanmaları için dinin bir kısmı ile bir kesim halk arasında anlaşılabildiği şekli ile yaşayan örnekleridirler, denilebilir. Bu noktada bunların içerisinde hurafe, bidat, şirk izleri de bulabilmek mümkündür. Bütün bu olumsuzluk da içerebilen özelliklerine rağmen halk inanmaları kültürel kimliğin belirleyicilerindendirler. Bu belirlemelerden hareketle diğer kültürel köprüler gibi akrabalık bağlarının izleri takip edilebilmektedir. Bu izler toplumları hem geçmişleri ile ve hem de yakın uzak akrabaları ile yüzleştirmede vasat ve vasıtadırlar. Halk inanmalarının arındırılmaları ve arındırılma metotları ise şüphesiz ayrı bir konudur.
Halk inançları çalışmaları göstermeğe başlamıştır ki sahibi bölge halkı olan Türk kültürlü halkların halk inanmalarında, ‘bey kültü’, ‘dul kadın kültü’, ‘sudan çıkan at kültü’, ‘cangaloz/calmauz kültü’, ‘kan kültü’, ‘mağara kültü’, gök kuşağı kültü’, ‘bulut kültü’ “toprak kültü”, “su kültü”, dağ kültü”, “ağaç kültü” gibi kültler bir takım şifreler içermektedir. Bu tür şifrelerin sırrı çözülebildiği nispette bölge halklarının birbirleri ve geçmişleri ile olan kültürel genlere ulaşılabilecektir.
Türk kültür coğrafyasının çeşitli ellerinden katılımcılarla yapılan bunca bilgi şöleni türü faaliyetlere, bu coğrafyaya yönelik lisans ve lisansüstü akademik çalışmalara, sosyal bilimler içerikli bunca ilmî derginin sayfaları Türk kültürlü halkların araştırmacılarına açık olmasına ve TİKA türü kuruluşların Türk dünyasında aynı amaçla araştırmacı istihdam etmiş olmasına rağmen Türk halk bilimi, Türk kültürlü halkları, varoluş amacına uygun olarak kucaklayamamış ve doğal olarak da beklenilen hâsılat alınamamıştır. Türk dünyasına yönelik, Türk edebiyatı, Türk tarihi çalışmaları projelendirilebilmiş ve fakat Türk halk bilimi böylesi bir girişim ve uygulamadan yoksun kalmıştır.
Diğer taraftan siyasi oryantalizmin doğrudan ve dolaylı en fazla yoğunlaştığı, aynı zamanda en sinsi çalışma sürdürdüğü alan da halk bilimidir.
Türk halk biliminin kadro potansiyel bilinmemektedir. Türk ellerinde bu sahada uygulanmakta olan farklı metotlar da tanınmamaktadır. Üretilmiş eserlerin de yeterince ve zamanında tanıtıldığı şüphelidir. Zira ilgili merkezler arası ilişki kurulamadığı için, kurumlar da yeterince tanış kılınamamışlardır. Bu alan halk festivalleri kadar dahi ilgi görememiştir.
Bu konu bize göre Türk Konseyi faaliyet alanı kapsamında hak ettiği ve muhtaç olduğu ilgiyi görebilir. Böylece TİKA, TÜRKSOY, Dış Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Atatürk Türk Tarih Yüksek Kurumu, Yunus Emre Vakfı gibi kuruluşların yetki ve sorumlulukları ile tanış olmaları sağlanmış olabilir. Bu kuruluşların araştırıcıya sunduğu imkânların  araştırıcı
tarafından  yeterince  bilinmediği gözlenebilmektedir.
Bu noktada, Türk dilli olma parantezi birlikte yaşanılan halkların ana dillerini de kapsayabilecek tarzda açılması gerekecektir. Türkiye Türkçesi birlikte yaşanılan halkların dillerinden kelime alabilmiş şekli ile biçimlenirken aynı uygulama şekli Kazak Türkçesi, Özbek Türkçesi, Kırgız Türkçesi vb. biçimlendirme süreci yaşayabilmelidir. Böylesi bir proje Anadolu halkları arasında ortak Anadolu halk kültürü dilini, giderek ortak Anadolu ortak Türkçesini oluştururken Kazak, Türkmen, Kırgız vd. aynı süreçten geçirilerek Türk kültürlü halklar ortak halk dilini ve giderek ortak Türkçeyi doğurabilir.
Türk Konseyi, Türk kültürlü halkların halk kültürünü projelendirmekle kapsamındaki kuruluşlardan Türk Kültür Mirası Vakfı alanına sözlü kültür mirası bakımından sahasında çalışma yapmış olacaktır. Aynı şekilde Türk Konseyi’nin faaliyet alanı kapsamına giren “bölgesel işbirliği mekanizmaları” için gereken sosyokültürel alt yapıyı oluşturmuş olacaktır.
Türk kültürlü halklar ve Türk kültür coğrafyası anlayışlarının zayıf halkası gibi görünen nokta, siyasi sınırlar ile kültürel sınırların örtüşmemesi sonucu, komşu ülkeler arasında çıkabilecek kültürel mensubiyet ihtilafıdır. Ana dili Türkçe olmayan ve bir bölümü ile Türkiye’de yaşamakta olan Orta Doğu veya Kafkasya’dan bir halk grubu, siyasi sınırları aşabilen bölgesel bir coğrafyanın mensubu olabileceği için psikolojik ve ideolojik sorun oluşmayacaktır.
 
SONUÇ:
Türklük, etnik kimlik olarak değil de, aslına uygun olarak kültür objesi olarak kullanılması hâlinde, kültür stratejik objesinin merkezine de halk kültürü alınabildiği durumda; bölge halklarının antiemperyalist birliktelikleri için harç oluşturabilir. Demokratik adımların önü açılabildiği ve emperyalizmin tahlili sağlıklı yapılabilip, etnik milliyetçilik aşılabildiği takdirde, bölge halkları kendilerine ait olana sahip çıkabilecekler, halklar arası ihtilaflar da sona erebilecektir. Mevcut ortak kültürel miras ve halkların güzide potansiyeli buna müsaittir.
 


[1] Kürt Halk Kültürü Araştırma ve Strateji Merkezi, yasarkalafat@gmail.com, www.yasarkalafat.info.

[2] Yaşar Kalafat, Halk Kültürü-Kültürel Kimlik-Millî Strateji, Berikan, Ankara, 2012, s.141–161.

[3]Hans Morgenthau, Uluslararası Politika, Cilt 1, çev. Baskın Oran, Ünsal Oskay, Sevinç Matbaası, Ankara, 1970, s. 32-33.

[4] Joseph Nye, “The Changing Nature of World Power”, Charles Kegley, EugeneWittkopf (der.), The Global Agenda: Issues and Perspectives, New York: Mc Graw-Hill, 1992, s. 117.

[5] James A. Caporosa ve Stepan Hoggard, “Power in International Political Economy”, Power in World Politics, Richard J. Stoll, Michael D. Ward (der.), Boulder: Lynne Reinner Publishers, 1989, s. 103.

[6]Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, çev. Necmiye Alpay, İstanbul: Metis Yayınları, 2006, s. 29.

[7] Yaşar Kalafat, Türk Kültüründe Kürtler, Berikan Yayınevi, Ankara, 2011.

[8] Yusuf Özer, ”Yeni Bir İstihbarat Paradigması: Kültürel İstihbarat”, 21. Yüzyıl, Nisan, 2013, S.52, s. 44-50.

[9] Richard M. Dorson, Günümüz Folklor Kuramları, çevirenler, Selcan Gürçayır, Yeliz Özay, geleneksel, Ankara, 2006.