SSCB’de Kitabı Yasaklanan Kazak Türk’ü Yazar Oljas Süleymenov’dan Bir Yazı

25 Kasım 2021 10:42 Dr.Timur B.DAVLETOV
Okunma
161
SSCBde Kitabı Yasaklanan Kazak Türkü Yazar Oljas Süleymenovdan Bir Yazı

SSCB’de Kitabı Yasaklanan Kazak Türk’ü Yazar Oljas Süleymenov’dan Bir Yazı
Dr. Timur B. Davletov
Değerli okurlarımızla bu kez Kuzey Türklerinin yetiştirdiği önemli bir düşünce, diplomasi, edebiyat ve toplum insanı, dünyaca tanınan Yazar ve Şair Oljas Süleymenov veya Kazak Türkçesinde Ömer oğlu Olcas Süleymenov’un Türkiye Türkçesine aktardığımız en son yazılarından birini paylaşacağız. Sovyetler tarihinde en karanlık sayfaların yazıldığı yıllardan biri olan 1936 yılında Almatı’da dünyaya gelen Oljas Süleymenov Kazakistan Emek Kahramanı ve Kazakistan Halk Yazarı gibi yüksek devlet payelerine sahip bir aydındır. Babası Omarxan (Ömerhan) Süleymenov Sovyetler Dönemi’nde hapse atılmış ve tanınmış Sovyet tarihçi ve Türkologlarından biri olarak kabul edilen Lev Gumilöv’ün anlattığına göre birlikte bulunduğu Sibirya’da bir hapishanede kurşuna dizilmiştir.
1975 yılında yayımlanan Az i Ya. Kniga Blagonamerennogo Çitatelya adlı eseri dönemin siyasi otoriteleri tarafından ve edebiyat çevrelerince oldukça olumsuz bir şekilde karşılanmış, bundan dolayı baskılara maruz kalmış bulunan Oljas Süleymenov neredeyse on yıl boyunca başka bir kitap çıkaramamış, şiirler yazmamıştır. Anılan bu eseri ise yasaklanmış ve toplatılmıştır. Bununla birlikte 1970’lerden 1980’lerin sonuna dek SSCB Asya ve Afrika Ülkeleriyle İlişkiler Komitesi Başkan Yardımcılığı görevini sürdüren Oljas Süleymenov yine Sovyetler Dönemi’nde Kazak Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Konsey Prezidyumu Üyesi, SSCB Yüksek Konseyi Milletvekilliği görevlerinde bulunmuştur.
1984-1992 yıllarında Kazakistan Yazarlar Birliği Başkanı ve SSCB Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu Genel Sekreteri olarak çalışan Oljas Süleymenov 1989’da Sovyetler Dönemi’nde Kazak topraklarında ve dünyanın diğer bölgelerinde nükleer denemelerin durdurulması amacıyla Nevada-Semipalatinsk Halk Hareketini kurmuş ve yönetmiştir. Uzaya ilk çıkan insan olarak Yuriy A. Gagarin’in uçtuğu 1961’de “Dünya, İnsanın Önünde Eğil!” adlı şiirinin neşredilmesiyle tüm SSCB çapında tanınmışlık kazanan Oljas Süleymenov bağımsız Kazakistan Dönemi’nde önemli toplumsal ve diplomatik görevlerde bulunmuş, ülkesini UNESCO’da Daimî Temsilci olarak temsil etmiş, Kazakistan’ın İtalya, Malta ve Yunanistan büyükelçisi olarak hizmet etmiştir. 2002 yılında Türkoloji’ye yaptığı önemli katkılarından ötürü Kültegin Ödülü’ne layık bulunan Yazar ve Şair Oljas Süleymenov kendine özgü bir yöntemle eski Türk kültür ve tarihi, ayrıca Türk dilini araştırmakta, bu konuda çeşitli kitaplar ve makaleler yazmaktadır. 1950’lilerde Tengricilik kavramını Türkoloji sahasına sokan Fransız araştırmacı Jean-Paul Roux’nun ardından 1975’te çıkan ve yasaklanan Az i Ya adlı kitabında yeniden gündeme getiren Oljas Süleymenov Prens İgor adlı tarihi eseri de incelemiş ve eski Slavlara ait olduğu düşünülen bu kaynakta birçok Türk kökenli sözcükler ve kavramlar tespit etmiştir.
Günümüzde de 85 yaşında olan Oljas Süleymenov hem edebiyat hem Türkoloji sahasında verimli bir hayat sürdürmekte, çeşitli konularda eser ve makaleler vermektedir.
Bu kapsamda büyük Kazak Türk’ü düşünür ve aydını Oljas Süleymenov’un en son yazdığı ve tarafımızca Türkiye Türkçesine aktarılan yazılarından biri olan “Şambala: Binbir Söz Serisinden” adlı yazısını değerli okurlarımızın dikkatine aşağıda sunmaktayız.    
 
Şambala: Binbir Söz Serisinden
Yazan: Oljas O. Süleymenov
Rusçadan Türkçeye Çeviren: Dr. Timur B. Davletov

Film Ekibi İçin Ön Söz
Bu konu bana epey zamandır önce açılmıştı. Altı yıl boyunca ben Kazakistan’ın ilk İtalya ve aynı zamanda Yunanistan ile Malta büyükelçisi olarak çalıştım. Yalnızca Avrupa değil, ama aynı zamanda Asya kültürünün de beşiği olan topraklardır. Akdeniz havzasının Yukarı Paleolitik ve Neolitik Dönemlerde insanlığın ata yurtlarından biri olduğuna inanmaya başlamıştım. Bununla birlikte şüphesiz ki insanların esas ata yurtları Afrika’daydı. Ancak Afrika’nın neresi olduğunu arkeologlar henüz tam olarak belirleyemediler. Afrika kıtasının ortasında bir yerlerde olduğunu tahmin ediyoruz. İnsanların atalarının Afrika topraklarından dünyaya birçok rotadan yayıldıkları bilinmekle birlikte bunlardan en olası olanları ise Akdeniz’in kuzey kıyıları ile Arabistan Yarımadası’nın güneyidir. Muhtemelen binlerce yıl önce çok ihtiyatlı da olsa insanlığın ara ata yurtları olarak isimlendirilebilecek topraklar meydana çıkmıştır. Cebelitarık’ı gezdim ve 50-60 bin yıl önce Ay’a tapan Afrikalıların aşiretler ve kavimler hâlinde değil ama gruplar ve ayrı ayrı olarak bu boğazlardan nasıl geçebildiklerini şaşkınlıkla düşünmüştüm. Ve geçmeyi başardılar. Birbirine yardımda bulunarak hayatta kalmayı da başardılar. Yeni topraklara ulaşan insanlar, soğuk gecelerden koruyamayan serin Ay Tanrı’sından vazgeçerek ısıtan güneşi sevdiler. Ve hayatta kalmalarının ilk koşulları ortak bir kültürün oluşması için elverişli bir ortam sunmaktaydı. Diller ve erken imgesel yazılar yakınlaşmaktaydı. O zamanlar ilk ortak dil bilgisi olan olumsuzlama (reddetme) grameri ortaya çıkmıştır.
…2009 yılında Kazakistan’ın UNESCO Daimî Temsilciliği Başkanı olarak ben Paris’e taşındım. Bu saygın örgüte insanlığın atalarının Afrika’dan çıkışı ve dünyaya dağılma yollarına ilişkin bilgilerin derlenmesini önerdim. “Tarih Öncesi ve Erken Tarih Dönemlerinde Büyük Göçler” adlı ortak bir konuda altı uluslararası bilimsel konferans organize edebildim. Bunlar: 1) Paris, 2008, “Cebelitarık Üzerinden Afrika’dan Çıkış”; 2) New York, 2011, “Amerika’ya Yerleşim”; 3) Seul, 2013, “Güney Doğu Asya’ya Yerleşim”.
2013’te Kazakistan, tarafımca bilinmeyen nedenlerden ötürü UNESCO nezdindeki Daimî Temsilciğini kapattı. Paris’ten ayrıldım, ancak UNESCO bizimle çalışmasını sürdürdü ve 2014 yılının Aralık ayında bizler serimizin dördüncü konferansı olan “Küçük Asya’ya Yerleşim” konulu etkinliğimizi gerçekleştirdik. Anılan etkinliğin aslında İstanbul’da düzenlenmesi planlanırken bu şehirdeki siyasi koşullardaki çalkantılar nedeniyle UNESCO bu konferansı Paris’te düzenledi. “Kadim Ön Asya’ya Yerleşim” konulu beşinci konferansımız ise Aralık 2015’te Kudüs’te gerçekleşti. Altıncı konferansımızı bizler Almatı’dan tertipledik ve bu etkinliğimiz 2017 yılında Moskova’daki Halklar Dostluğu Üniversitesinde “Halkların Büyük Göçü” konusu altında düzenlendi. Yeni Çin dokumasının (ipeğinin), “Ulu İpek Yolu” adı verilen rotalardan Türkler ve Almanlar (Gotlar) tarafından yaygınlaştırıldığı ve bunun Avrasya halklarının büyük göçünü tetiklediği ilk kez bu etkinlik esnasında dile getirildi. Ön Söz’de yer alan kimi bilgiler senaryoda kullanılabilir. İlk sayfalarda.
Nokta Tarihi
Nikolay Rerih (Nicholas Roerich) Altaylara bir araştırma seyahatini düzenledi. Şambala’yı bulabilmek amacıyla Altay Dağları’nın en yüksek doruğu olan Beluha’ya  da tırmanan Rerih yıllarca süren arayışını Hindistan’ın Himalaya Dağları’nda geçirmiştir. Ancak aradığını bulamamıştır. Bu sürükleyici muamma acaba bizlere kadar tarihin hangi karanlık dehlizlerinden ulaşmıştır? Her inanç sisteminin kendine has simgesi vardır. Hristiyanlıkta bu haç, Müslümanlıkta ise hilaldir. Ancak Şambalizmde böyle bir işaret yoktur. Şambalacı tarikatlar böyle bir simge olmadan varlıklarını sürdürmektedirler. Binlerce yıl boyunca birçok din mensubu din insanı Şambala’yı aramıştır. Bu kişiler dinlerine mensup inananları, aradıklarının bulunduğuna inandıkları yerlere götürmüşlerdir. Ve bu yolda onları hiçbir şey durduramıyordu. Okyanuslar bile. Paleolit ve Neolit’te ortaya çıkan güneş tamgaları arkeolojisiyle yıllarca uğraşarak sanırım bir çeşit Şambala imgesine ulaşmıştım. Onun yollarını takip ederek oldukça hatırı sayılır bir coğrafik keşfe imza atmıştım. Ve bunu sizlere anlatmak istiyorum. İmparatorların bir şeyler keşfetmeleri çok daha kolaydı, çünkü emirleri altında orduları, dinleri, felsefeleri vardı. Bir yazarın ise yardımcısı olarak yalnızca mantığı ve bir zamanlar öğrenmiş oldukları parçacıkları bir bütün hâline getiren imgesel düşüncesi vardır. İşte bu bütünlük de geçmişi yansıtan bir ayna işlevini görmektedir. Aranan ve beklenmeyen sonuçlara yol açan bir geçmiş. Napoleon, kadim ve köhne Mısır’ı Fransa için keşfetmiştir. Parisli, Londralı ve Alman bilimciler ise dünyaya eski Mısır’ın sahip olduğu kültürel gücü tanıtmışlardır. Ortaya çıkan bu zenginlikten ben de kendim için ondaki en önemli hiyeroglifini ayırmıştım. Kabul edildiği üzere MÖ III. bin yıldan itibaren bilinen “Güneş Tanrısı” olan Ra’dır. Ayın üzerinde lekeler görünmekte, ama güneş ise, üzerinde hiçbir leke bulunmayan tamamen saf ve arı parlayan bir disktir. Peki, neden bir leke? Tahminler yürütülmüş ve şu temkinli bilimsel çıkarıma öncelik tanınmıştır: “Belki güneşte de lekeler vardır.” Dil bilim ve grafoloji birbirinin uğraş alanlarıyla ilgilenseydi, o zaman ortaya toparlayıcı veya genelleyici yeni bir bilim çıkabilirdi, o da söz ve işaret arkeolojisi olurdu. Yalnızca bu bilim Hristiyan hacın, Müslüman hilalin ortaya çıkışını araştırabilirdi ve güneşin tanrısal simgesinde neden lekenin olduğunu da anlayabilirdi. Bu bilim, bunların en temeldeki adlarına ve anlamlarına ulaşabilirdi. Maalesef böyle bir bilim yoktur ve bu nedenle hiçbir etimolojik sözlük hiçbir kadim sözcüğün ortaya çıkışını anlatamamıştır. Yalnızca geç dönemdeki kelime oluşumları çözümlemelere elverişlidir. Örneğin Rusçadaki parovoz, parohod, samokat, samovar gibi sözcükler bunlardandır. Fakat bu kelimelerin içinde yer alan par, voz, hod, sam, let kökleri suskun kalmakta ve hiçbir etimoloji bilimcisi için kendileriyle ilgili hiçbir şey anlatmamışlardır. Çünkü her bir ses kombinasyonu öncelikle bir işaretin adıydı ve imgenin anlamıyla belirli bir doygunluğa ulaştıktan ancak binlerce yıl boyunca grafik bileşeninin eşlik etmediği ortamda varlığını sürdürebilmekteydi.
“İşareti ihya et ve söz açılacaktır!”
Ama karmaşık bir işaret zaman tünelinde adıyla birlikte yolculuk etmekteyse o zaman ayrıntıların adları ve manalarının ortaya çıkarılması gerekliliği doğmaktadır. Karmaşık kutsal işaretlerin anlamlarını yorumlayan din insanları en sonunda atalarından kalan bilgi birikimlerinden hareketle olumsuzlama/reddetme gramerini geliştirdiler: 1) Genel ismi reddederek karmaşık bir işaretin parçasını adlandırmak, 2) İlkinin adını reddederek bir başka parçaya isim verebilmek amacıyla. Binlerce örnek üzerinden bu kuralların etkinliği konusunda ikna oldum ve her yeni bir örnek 1001. misal olacaktır. Ra hiyeroglifindeki noktanın belirlenmesi meselesi de buna dâhildir. Akdeniz’in kadim sözlüklerinden en ulaşılabilir olanı olan Latince Ra- kök hecesi ile başlayan sözcüklere baktım, bunların Mısırlı karmaşık hiyeroglifin birer parçaları olarak ortaya çıktıklarını umut ederek. Bu anlamda bulduklarımın tümünü burada saymayacağım ve yalnızca şu örneği vermekle yetineceğim: 1) “Işın” anlamına gelen Radius sözcüğüdür. Bu anlam sanki güneş simgesine de akraba ve yakındır. Bu sözcük karmaşık bir işaretin bir adıysa o zaman bir başka parçası da bir çember ile ifade edilmekteydi. Bunu, Radius sözcüğünün matematikçilerce ortaya konan bir başka anlamı anlatmaktaydı, o da şu: 2) “Yarı-çap”tır. Ve artık bu işaretin grafik dilinde nasıl ifade edildiği de canlandırılabilir.  Ancak bu aslında ilk anlamın pratik bir kullanımından başka bir şey değildi ve “ışın”, çember güneşi tasvir ettiğinde dairenin ortasından çıkamazdı. O zaman daire, herhâlde, ışın saçan bir şeyin merkezinde bulunduğu “göğü” temsil etmekteydi. Ancak o hâlde ışın bu denli kısa olamaz ve göğün kenarına, yani ufka dayanamazdı. Başka adlandırmalara sahip birkaç benzer hiyeroglifi anımsadım. Bunlar kutsal birer işaretti. Bunları ise çemberin merkezinden çıkan “ışın”ın uzunluğu birleştirmekteydi. Tüm bu “güneşlerin” isimlerini ben burada saymayacağım, konuyu dağıtmamak adına. Latin kelimesi henüz şuna yanıt verememiştir: “Nokta nerededir?”
…Bu “ışının” büyük bir olasılıkla çemberin dışına da taşmaktaydı. Onun Latince adlandırması ise uluslararası bir sözcük ve hatta Radium, Radyasyon vs. gibi özellikle XIX. yy.de yaygınlık kazanan terimler hâline gelmiştir. “Işın” ayrıca sesi de çağrıştırmaktaydı. Din insanları olan rahiplere deri ve tahta davulları icat etme fikri veren de bu işaret olmasın? Kuzeyde her Şaman kişi, Kam ibadetine başlarken davuluna eliyle vurmaktadır. Demek ki “ışın” güneşin yazılı simgesinde dairenin dışına taşmaktaydı, bu nedenle de onu davula vuran el olarak tanımlamış olabilirler. Kanaatimce doğrudan bu Ra işareti Latincedeki parçanın adına yol açmıştır: Ra-di, yani bir matematikçinin çemberi çizebilmekle ilgili pratik bir gereksinim sonucu kısaltmış olduğu bir “ışın”dır. Fakat Kuzeyliler neden “güneşe” vurmaktalar, üstelik bu “güneş” zaten çok yetersiz bulunurken? Belki de onlar aslında “güneşi” değil, aslında “ayı” dövmektedirler? Peki, ne amaçla? İşte o zaman ben anladım ki bu insanlar ayı öldürerek kutuplar ve ötesinde bu kadar yetersiz olan güneşin gelmesi için yakarmaktadırlar! Güneş Tanrı’sı ile ilgili simgeler ideolojisi benim için anlaşılır bir hâl almıştır. Bütün bu işaretler ayın reddedilmesini ifade etmekteydi! Ancak böyle bir semboller manzumesi kutuplar bölgesinde ortaya çıkmamıştır. Bunlar öncelikle, Ay’a tapan Afrikalı putperestlerin ulaştığı Akdeniz havzasında ortaya çıkmıştır. Güneş’e tapınım geleneği orada doğmuştur. Afrika’da günü aydınlatan cismin Tanrı olamazdı. Evet, tabii ki, bu cisim aydınlatmakta, ancak bir kahrolası şeytan gibi ısıtmakta ve kavurmaktadır da. Ve ay işaretini reddederek insanlar güneş işaretini yarattılar. Söz konusu bu grafik işaret davulları ve onlara vuran, ama daha önce işlevleri eller tarafından yerine getirilen çubukları doğurmuştur.
II
Anılan bu keşif, Moğol bozkırlarında ve Yenisey kıyılarında MS VIII. yüzyıla dek Bengü taşlarda varlığını sürdürebilen eski Türk yazı sisteminde yer alan işaretlerin etimolojisi konusunda ilerlemenin de önünü açmıştır. Bu yazıtlar neden yaşayabildiler? Çünkü Moğollar İslam ile Arapların Altay ve Moğolistan’a girmelerine izin vermemiştirler. Ve (VII. yy.de ortaya çıkan) Müslümanlığın ulaştığı her yerde neredeyse tüm yerel yazı sistemleri Arapça ile değiştirilmiştir. Avrupa’da ise Hristiyanlık yıkıcı bir şekilde yayılmıştır. Kelt, eski İskandinav ve diğer birçok hiyeroglif esaslı kadim yazı sistemi yok edilmiş, bunların yerine ise Latin ve Yunan esaslı yazı sistemleri konulmuştur. Eski Türk yazısı bilinmeyen bir geçmişte ve yerde ortaya çıkmış olup ilk önce hiyeroglif esaslı olduğu tahmin edilebilir. Bu nedenle tek heceli adlandırmalardan oluşan imgesel işaretlerden ibaret olduğu düşünülebilir. İmgesel anlamlarının yanı sıra harf anlamlarını da ifade ettikleri nedeniyle bunlardan birkaçı korunmuştur. Örneğin (metinde ayrı kullanıldığında) “ev, çadır” anlamına gelen “äb” tamgası. Kelime içerisinde kullanıldığında ise yalnızca baştaki “ä” sesini vermekteydi. Kendi başına kullanıldığında “güneş” anlamını veren, ama kelimede yer aldığında yalnızca “y” vs. sesi veren “yay”, yani “güneş” tamgasıdır. Bu birincil hiyeroglif olan yay ise “y” ve “ay” bileşenleri üzerinden çözümlenebilmektedir. Bir reddetme/olumsuzlama parçacığı olan “y” ise MÖ IV. binyıla tarihlenen Erken Sümerce dahil olmak üzere birçok kadim dilde böyle bilinmekteydi. Ve bu motif MÖ I. binyılın başlangıcına tarihlenen ilk alfabelere bu adla ulaşmıştır. “Ay” sözcüğü ise bütün Türk dillerinde “gökteki ay, takvimdeki ay” anlamlarına vakıftır. Böylece en eski Türk yazısında bu karmaşık tamga “D” (yay), yani “güneş” anlamını taşımaktaydı, çünkü ayın reddedilmesi olayı vuku bulmuştur. Fakat neden Türk din insanları ve tamga yaratıcıları “dolunayı” değil de “Kuzey ayını” reddetmekteydiler? Bu soruya az çok tatmin edici bir yanıt bulabilmek için uzun yıllarımı harcadım. Bu konuda bana işimle ilgili bir seyahatim yardımcı oldu. 1971’de ben Kenya’ya gitmiştim, çünkü 1973’te Almatı’da Asya ve Afrika Ülkeleri Yazarlar Konferansı’nı düzenlemeye hazırlanmaktaydık ve bu amaç doğrultusunda ben de bu iki kıtada bulunan çeşitli ülkelerdeki yazar örgütleriyle bu etkinliğe gönderilecek temsilcileri hazırlayabilmeleri konusunda görüşmüştüm. SSCB Yazarlar Birliği Yönetim Başkanı MS Lukonin ile birlikte Nairobi’ye vardığımızda ilk geceleyin bir mucizeye tanık olduk ve yeni bir ayın doğuşunu gördük. Tropik bölgelerdeki gece uzun uzadıya süren gün batımları olmadan çok çabucak çöküvermektedir. Güneş kelimenin tam anlamıyla ufuk çizgisinin arkasına akşam saat 06.00’da düşmektedir. Ve hızlı bir biçimde karanlığa gömülen gökyüzünde ayın aydın bir sandalı belirmekte ve göğün güney kısmına doğru kütlesini büyüterek belirgin bir şekilde akmaya başlamaktadır. Ulaştıktan sonra ise doğuya hareketlenmektedir. Öğrendim ki Ekvator’da genç bir ay tam olarak böyle görünmektedir. Onu bu haliyle Homo sapiens’lerin en bilgeleri olan genç insanlığın akıl depolayan din insanları da görmüşlerdi. O yalnızca orada duygularla aşırı derecede doluydu. Onu sıcak, kavurucu, yorucu bir gün boyu beklediler ve onun çok beklenen, arzulanan, serinliğin gelmesi konusunda umut veren ve bu anlamda kurtarıcı olan bu gelişi âdeta bir şenlik havasında karşılanmaktaydı. Bu işaret gökyüzünce, yol gösterici göksel boğanın açık renkli boynuzları misali akmaktaydı. Ve Homo Sapiens soyunun ilk temsilcilerinin göçü Ekvator Afrika’sından doğuya doğru gerçekleşmiştir. Onların deniz üzerinden Arabistan Yarımadası’na nasıl ulaştıklarını daha çözmemiz gerekmektedir. Din insanları genç ayın somut işaretleri olan sandalları yaratmaktaydılar ve bunlar insanlığın ilk ana yurtlarından biri olacak topraklara kadar bu sandallar üzerinde doğuya yüzmeyi öğrenmişlerdi. Genç ayı rahipler kendilerinin Tanrıları olarak kabul ettiler. Afrika’da dolunay bir Tanrı olarak benimsenemezdi, çünkü onun, tapınılması gereken grafik işareti bir güneşi andırmaktaydı. Genç bir ay ise hiç buna benzemiyordu. Buna karşılık o, boynuzsuz inek ve yavrulardan ibaret sürüsünün gerçek bir önderi siyah Afrikalı mandaya benzemekteydi. Bu erkek manda onlara lezzetli otların bol olduğu yerler bulmakta ve yırtıcı hayvanlara karşı korumaktaydı. Aslanlar bile ondan korkmaktaydılar. Kenya’da ben, erkek bir manda önderliğinde bir sürünün rahat bir şekilde geçtiğine şahit olmuştum. Bir aslan ise yattığı yeri terk ederek onlara yol vermişti. Atalarımız kuşkusuz bu tür sahneleri gözlemlemişler ve bunun neticesinde bu korkusuz dev hayvana yönelik saygıları daha da artmıştır. Belki de tanrısal genç bir ay olan “boynuzlu aya” hayranlık duygusuyla eklemlenen Afrika boğasına böyle bir yaklaşım, bu imgeye hayranlık ve saygı duymaya devam eden insanlığın sonraki bütün kuşaklarında kendini korumuş olabilir.  Yolda bir at tarafından kaybedilen nalı bulan bir Rus çiftçisi onu yerden kaldırmakta ve evine kadar götürüp ev veya avlu kapısına çivilemektedir. Hem de mutlaka boynuz uçlarının yukarı bakacak bir biçimde. Ancak bu kişi neden böyle yaptığını açıklayamaz. Çünkü bu böyle gelmiş, böyle gidecektir. Zira genlerde bir yerlerde, genç bir ayın uzun ve aydın bir ömrün simgesi hâline geldiği Ekvator’un anısı muhafaza edilmektedir. Sönmeye çok uzakta olan “genç ay” ile “yaşlı, sönmekte olan ay.” İnsanlar hayat ve ölüm simgelerinin bu karşıtlığını idrak ettiler ve bu durum insanlık kültürünün temelini oluşturmuştur. Ölüm simgesi daha sağlam olmuş ve defnetme tümsekleri (kurganlar) ile mezar tümsekleri mimarisine dönüşmüştür. Köşe kültüründe (ki daha sonra bu mutlaka konuşulmalı) ve piramitler kültüründe ise bu firavunların yattığı lahitler hâlini almıştır. At nalını yolda bulan Rus çiftçi ise sönmekte olan ayın simgesinin bu gelişiminden bihaberdi, ancak o bu nalın boynuzları yukarı bakacak biçimde çivilenmesi gerektiğini de bilmekteydi. Çünkü bu bir hayat işaretidir. Hayata yönelik bir tehlike anında insan ellerini havaya, düşmana “ellerimde silah yok” diye göstermek için kaldırmamaktadır. Bu tarz bir açıklama çok daha sonradan yakıştırılmıştır. En başta ise yukarı kaldırılan eller bir yaşam işaretiydi, kurtuluşu olmayanın yaşama isteğine ilişkin bir yalvarışıydı! Afrika’nın kuzeyinde genç bir ay biraz daha farklı bir görünüme sahiptir. Su yüzeyinden akan bir sandal şeklinde değil, ama dalgaların etkisiyle bir ucu havaya kalkmış bir sandal biçiminedir. Ancak Ekvator’da kazandığı kendi anlamını (Ay Tanrı’sı) o yitirmemiştir. Bu yüzden eski bir Tanrı’yı reddetme ve yeni bir Tanrı’yı selamlama zamanı gelip çattığında rahipler hızlı bir şekilde don değiştirerek “ayı öldürmek” anlamına gelen yeni bir tamga icat ettiler. Türklerin “güneş” anlamına gelen o ilksel hiyeroglifi “yay” (“D”) ise bizzat böyle bir ortamda doğmuştur. Bu simge ayın “sopa”, “ok”, “mızrak” ile dövülmesinin Güneş Tanrı’sının doğuşuna yol açtığını anlatmaktadır. “Ayı öldürmek” işareti aynı zamanda bir başka anlam da kazanmaktadır, o da “boğayı öldürmek” idi. Akdeniz’in Ay perestliğin Güneş perestliğin karşısında yenik düştüğü kuzey kıyılarında “boğayı öldürmek!” (tavromahya) geleneği doğmuştur. 50 yüzyıldan daha fazla bir süre geçti aradan ama bu gelenek bir spor şenliğine dönüşerek o yörelerde hala da yaşatılmaya devam ediyor. Ve günümüze dek matador lar bu işaret tarafından söylenen öldürme tekniğine sadık kalmaktadır. Gerçi günümüzde bu süreçte kullanılan alet mızrak değil, siyah boğanın boynuzlarının tam ortasına saplanan ve hayvanın kalbine ulaşan bir kılıçtır. “Ayı öldürmek” veya “boğayı öldürmek” ile ilgili bu ritüel dâhi Şair Lukonin ile bizim şu tahminimizin bir delili işlevini görmektedir. Tahminimiz ise Ekvator’da görülen genç ayın insanlığın erken devirlerinin Tanrı’sı, boğanın ise onun yer üstündeki bir temsilcisi hâline gelmiş olmasına ilişkindir. Ve “güneş” anlamına gelen “yay” (“D”) petroglifi (ve onun en yakın “kardeşi” olan eski Çincedeki “ay, hilal” anlamına gelen “yay” (“D”), MÖ II. binyıllar) daha sonraki dönemlerde söz ve simge arkeolojisine çok şeyler anlatacaklardır. Bunlar arasında özellikle, eski Türk runik harflerin içerisinde “güneş” anlamlı “yay”, “ev, çadır” anlamlı “äb”, “ok” anlamlı “ok”, “gün doğumu”, “şafak” anlamlı “tan” vs. gibi ilksel tamgaları hâlâ da göremeyen eski Türk yazı sistemi tarihçilerinin karmakarışık ve güçsüz kuram öne çıkmaktadır. …İlk buluşmamıza kalan vakit çok hızlı bir şekilde yaklaşmakta ve çok az zaman kalmaktadır, bu yüzden “anlatıya” ara vererek daha sonra anlatacağım bir şemayı açıklayacağım. …”ayı öldürmek” yerine kuzeyde artık daha çok boğayı öldürmekten söz etmektedirler. Bu yüzden rahipler öldürülen ayı tamamlamaktalar ki buna bir netlik kazandırmak amacıyla ve bunun sonucunda “ay ve mızrak” anlamına ulaşılmaktadır. Ve bu güneş imgesi “güneşe benzememek” biçiminde kendi karşıtlığını da doğurmaktadır. Ve bu varyantı da tamamlamaktadırlar ve böylece “ay ve yara” anlamına ulaşılmaktadır. Kızıl nokta “mızrak” ve “ok” yerine reddetme simgesi hâline gelmektedir. Ve o zaman Ara Ata Yurt’taki (Akdeniz’in) bir halkın rahipleri, ki bunlar büyük bir olasılıkla Mayalardır, güneş tamgasında kızıl bir noktanın varlığını anlamaya çalışmaktalar ve bunun sonucunda şöyle bir versiyon ortaya çıkmaktadır: “bir dolunayın (hamile bir ayın) rahminde bulunan küçük bir güneş”. “Ayın çocuğu güneş” ile ilgili bir efsane doğmaktadır. Artık ay, güneşin bir düşmanı değil, anasıdır.  İşte böyle kültür devrimleri Ara Ata Yurtlar toplumlarında cereyan etmekteydi. Ve Mısır’da Dağ Oğlu (yani genç güneş) kültü ortaya çıkmaktadır. Ve bu efsane bütün Antik Dünya’ya yayılmaktadır. Ve tüm bunları ekranda Ekvator – İnsanlığın Ara Ata Yurtları – Mısır hattında gösterilmesi mümkündür. Bu tamgaların maddi kültür nesnelerinde gelişimi söz konusudur. Yani akıllı insanın gelişim aşamaları zaman tarafından kültür olgu ve nesnelerine şifre edilmiş, kodlanmıştır. Ucu bucağı görünmeyen bir konudur bu. Bu çalışmada bizler için ise yalnızca bahsedilen güneş tamgasının gelişimini gösterebilmek önemlidir. Ve Babil ile hacın yükselmesi dönemine yakın olan Sümer’in Güneş Tanrı’sı anlamına gelen bu tamgaların gelişim çizgisini koyabilmek önemlidir. Ancak esas olanın anlatılması için bir iki aylık bir zamana gereksinim duyulmaktadır.