KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNDE İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜMÜN ÖNE ÇIKMASI, RUM-YUNAN BLOKU’NUN KİMYASINI BOZMUŞTUR

13 Eylül 2022 10:41 Dr.Bahadır Bumin ÖZARSLAN
Okunma
1084
KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNDE İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜMÜN ÖNE ÇIKMASI, RUM-YUNAN BLOKUNUN KİMYASINI BOZMUŞTUR

KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNDE İKİ DEVLETLİ ÇÖZÜMÜN ÖNE ÇIKMASI, RUM-YUNAN BLOKU’NUN KİMYASINI BOZMUŞTUR
Dr. Bahadır Bumin ÖZARSLAN
BENGÜ TÜRK TV’de, 23 Haziran 2022 tarihinde Ayşenur İdris’in hazırlayıp sunduğu “Düşünce Haritası” programına konuk olan MHP Genel Sekreter Yardımcısı ve Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümü Milletlerarası Hukuk Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Bahadır Bumin Özarslan, iç ve dış politika gündemine yönelik soruları cevaplarken çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
Özarslan, “Geldiğimiz noktada özellikle KKTC’de Rauf Denktaş çizgisinden gelen bir Cumhurbaşkanı olan Sayın Ersin Tatar ve mevcut hükûmet, öbür taraftan Türkiye’de Cumhur İttifakı’nın yine Kıbrıs sorununun çözümünde artık iki devletli çözümü öne çıkarması, ‘Helen Cumhuriyeti, ENOSİS ve Megali İdea’ peşinde olan Rum-Yunan Bloku’nun bütün kimyasını bozmuştur.” dedi.
Ayşenur İdris’in, “KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Ersin Tatar’ın da yaptığı bir açıklamayla yeniden akıllara gelen Rum ve Yunan Helen Cumhuriyeti hayali ile Dedeağaç’taki ABD’nin askerî yığınağıyla nelerin amaçlandığı ve ayrıca Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin nükleer silah korkusunun yeniden gündeme gelişiyle ilgili sözleri bağlamında, dünyanın bir nükleer tehdit bekleyip beklemediğine, Türkiye’nin diplomasi atağına, normalleşme adımlarına ve iç siyasete yönelik görüşlerinin” sorulması üzerine Dr. Bahadır Bumin Özarslan, şunları söyledi:
“Gerek Yunan hükûmeti gerekse Güney Kıbrıs Rum kesiminin dikkat ederseniz söylemleri hep ortak. Niçin? Bu yeni bir durum da değil. Çünkü Yunanistan bakımından veya genel olarak Helen anlayışı bakımından yaklaşırsak eğer, burada Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum temsilcilerinin geçmişten bugüne kadar yaklaşımları, söylemleri ve kafalarındaki eylem planı da her zaman aynı olmuştur. Bu da Sayın Cumhurbaşkan’ımız Ersin Tatar’ın ifade ettiği gibi Helen Cumhuriyeti anlayışıdır. Mesela, “Helen Cumhuriyeti” denildiği zaman ilk başta tabii ki özellikle Kıbrıs Adası özelinde bir ENOSİS hayali vardır. Ne demektir bu? Kıbrıs Adası’nın bir bütün olarak Yunanistan’a katılması ve Kıbrıs Adası’nda da Rumların mümkünse tek millet olarak değilse de hâkim millet olarak bütün Ada’ya hâkim ve egemen olmasıdır. Buna ENOSİS adı verilmektedir. Ancak Helen Cumhuriyeti, sadece Yunanistan’ın bugünkü idari sınırları ile Kıbrıs’ın tamamını değil aynı zamanda, ‘Megali İdea’ dediğimiz daha büyük bir hedefin parçasıdır. O da Türkiye’nin batı bölümünü içine alan daha geniş bir coğrafyadır. Bu batı bölümünün içinde doğal olarak Türkiye’nin Trakya toprakları ve onların ‘Konstantinapolis hayali’nin bir uzantısı olarak İstanbul da vardır. Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanı’mız Ersin Tatar’ın ifadeleriyle ‘Helen Cumhuriyeti’ denildiği zaman yalnızca Yunanistan ve Kıbrıs Adası değil aynı zamanda ucu Türkiye’ye uzanan ve Türkiye’nin Batı bölgesini, Trakya’yı ve İstanbul’u içine alan bir bölgeyi kastediyoruz. Buna da ‘Megali İdea’ deniliyor. Tabii burada Kıbrıs bir ilk aşamadır. Niçin? Çünkü Kıbrıs Adası tarihte pek çok milletin egemen olduğu bir adadır. Ancak 1571’den itibaren Osmanlı-Türk idaresine geçmiştir ve 1878’e kadar da fiilen Osmanlı-Türk idaresinde kalmıştır. 300 yıllık bu dönem tam bir huzur, imar ve kalkınma dönemi olarak tarihe geçmiştir. Bu süre zarfında da Ada’daki Türkler ile Rumlar arasında herhangi bir ihtilaf olmamıştır. Çünkü Osmanlı-Türk idaresi, burada adil bir yönetim oluşturmuştur. Ancak 1878’de, İkinci Abdülhamid Dönemi’nde, İngiltere’ye Kıbrıs Adası kiralanmıştır. Dolayısıyla 1878’den itibaren Ada, fiilen İngiltere’nin kontrolüne girmiştir. 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla birlikte İngiltere Ada’yı tek taraflı olarak ilhak etmiştir. 1923 Lozan Antlaşması’na kadar olan dönemde, bu fiilî durum sürmüştür. Savaş bittikten sonra Lozan Antlaşması ile Ada, İngiltere’de kalmıştır. O dönemde başlayan Rumların şiddet hareketleri, 1923’ten sonra 1959-60 Antlaşmalarına kadar uzanan süreçte daha da artmıştır. 1923’te, Ada’nın resmen de sahibi olan İngiltere, Ada’da bir idare kurmuş ve bu idarede Rumlara daha geniş bir alan açmıştır. Ada’daki Türkleri tasfiye etmeye, mümkünse Türkiye’ye göç ettirmeye çalışmış ve Ada’da kendisinden sonra bir Rum yönetimi ve egemenliğinin oluşmasına da rıza göstermiştir. Fakat 1950’li yıllardan itibaren Türkiye, bu konudaki rahatsızlığını dile getirmiş ve Ada’daki Türkler de teşkilatlanmaya başlamıştır. Ada’da 1955’ten sonra hızlanan olaylar, 1959-60 Antlaşmaları dediğimiz Zürih, Londra ve Lefkoşa Antlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında, 1960’ta iki toplumlu tek bir devletin doğmasına yol açmıştır. Türklerin ve Rumların belli oranlarda temsil edildiği, %70 Rum ve % 30 Türk egemenliğinde bir yönetim oluşturulmuştur. 1963’e kadar Cumhurbaşkanı’nın Rum, Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın Türk; 10 kişilik Bakanlar Kurulunda 7 kişinin Rum, 3 kişinin Türk; 50 kişilik parlamentoda da 35 kişinin Rum, 15 kişinin Türk olduğu bir denge söz konusudur. Aynı zamanda 1’i Türk, 1’i Rum ve 1’i tarafsız 3 üyeli bir Yüksek Anayasa Mahkemesi ve 1’i Türk, 2’si Rum, 1’i de tarafsız hâkimden oluşan Yüksek Adalet Mahkemesi kurulmuştur. Yasama, yürütme ve yargı böyle şekillenmiştir. 1963’e kadar da bu sistem devam etmiştir. 1963’ten itibaren Rum tarafı, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasa’sının değiştirilmesini talep etmiştir. Rumlar, Ada’daki Türklerin devletin eşit statüdeki ortağı olarak değil bir azınlığı olarak devamına yol açacak 15 tane değişiklik teklif etmiştir. Tabii ki bunlar Türkler tarafından kabul edilmemiştir. 1963’ten 1974’e kadar yani Ada’ya Türkiye’nin müdahalesine kadar Ada’da, Rumların bir taraftan yeraltı örgütleriyle bir taraftan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin silahlı güçlerini ve resmî güçlerini kullanarak Türklere karşı bir yok etme, sindirme ve Ada’dan tamamen Türkleri kaçırtmaya yönelik bir politika uygulanmıştır. İşte bu dönemde biz ENOSİS’i, yani Ada’nın Rumların hâkimiyetine geçmesi ve Yunanistan’la birleşmesini daha çok duyuyoruz. Dolayısıyla 1974’teki müdahaleye kadar süreç böyle işlemiştir. 1974’te Türkiye, biraz önce bahsettiğimiz Zürih, Londra ve Lefkoşa Antlaşmalarından kaynaklanan haklarıyla Ada’ya müdahalede bulunmuş ve Ada’daki Türklerin yok olmasının önüne geçmiştir. Bu müdahale tamamen uluslararası hukuka uygundur ve bu müdahale neticesinde de bugünkü gibi Ada’da iki parçalı bir yapı oluşmuştur. O günden bugüne kadar da Ada’da bu iki parçalı yapı devam etmektedir. Ancak Kıbrıs sorununun çözümü bakımından, henüz yapılmış olan bir barış antlaşması yoktur. Tabiri caizse uzun bir ateşkes dönemi, 1974’ten bugüne kadar devam etmektedir.  Bu süre zarfında gerek başta rahmetli Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fazıl Küçük ve KKTC’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş olmak üzere Ada’daki Türklerin gerekse Anavatan Türkiye’nin Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik getirdiği pek çok alternatif de sonuç getirmemiştir. Türkiye ve Ada’daki Kıbrıs Türkleri her zaman yapıcı bir rol oynayarak sorunun çözümü konusunda adım atmaya çalışmışlardır. Bu yönde iki parçalı tek devletli Kıbrıs Cumhuriyeti’ne benzer veya ondan belli yönleriyle ayrılan pek çok çözüm planı ki genelde BM Genel Sekreterliği ekseninde, gelişmiştir. Türk tarafı, çözüm yönünde önemli adımlar atmıştır. Fakat bu süreçte Rum tarafı, ENOSİS hayali yani Ada’yı Yunanistan’la birleştirme hayali çerçevesinde, Kıbrıs Türklerine bir türlü eşit statüyü uygun bulmamış ve Kıbrıs Türklerini azınlık yapacak planları öne çıkarmıştır. Bu konuda da Yunanistan’ın tam desteğini almıştır. Dolayısıyla Ada’daki Rumlar ve Yunanistan’daki idareyi Rum-Yunan Bloku olarak değerlendirirsek eğer, Rum-Yunan Bloku özellikle 1974’ten bugüne kadar kesintisiz bir şekilde gerek Yunanistan’da gerekse Güney Kıbrıs Rum kesimindeki iktidarlar değişse bile tabiri caizse ‘tek ses, tek nefes, tek söylem ve tek politika’yla bugüne kadar getirmişlerdir. 1974’te ortaya çıkan durum ve 1983’te KKTC’nin bağımsızlığını ilan etmesinden sonra Rum-Yunan tarafı strateji değiştirmiş ve Rum tarafını bütün Ada’yı temsilen Avrupa Birliği’nin (AB) içine alarak bu şekilde AB’nin içinde ENOSİS’i en azından gerçekleştirmeyi fiilen düşünmüşlerdir. Bu bağlamda, 2004’te Rum tarafı bütün Ada’yı temsilen AB üyesi yapılmıştır. 2004’te Rum tarafının AB üyesi olmasıyla birlikte sorunlar daha da karmaşık hâle gelmiştir. Zira bütün Ada’yı temsilen Rum tarafı, AB tarafından AB’ye üye yapılmıştır ama AB’nin hukuk kuralları yani AB mevzuatı Ada’nın kuzeyinde fiilen işlememiştir. AB de ‘Kıbrıs sorunu çözümleninceye kadar AB mevzuatı askıya alınmıştır.’ şeklinde bir karar almak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla Rum-Yunan Bloku, gerek 1959-60 Antlaşmalarından önceki süreçte gerekse 1963-1974 arasında ve özellikle de 1974 müdahalesinden sonra sürekli olarak çözüm önerilerini çıkmaza sokarak Ada’yı tek başına hâkimiyeti altına almak ve daha sonraki aşamada da Yunanistan’la birleştirip ENOSİS hayalini gerçekleştirmek üzere bir strateji takip etmiştir. 1974’e kadar bunu silahla yapmaya çalışmışlar ancak Türkiye’nin müdahalesiyle bu durum sona ermiştir. 1974’ten sonra da diplomasi ve özellikle de 1990’lardan sonra da AB’ye giriş sürecini burada bir araç olarak kullanmışlardır. Geldiğimiz noktada özellikle KKTC’de Rauf Denktaş çizgisinden gelen bir Cumhurbaşkanı olan Sayın Ersin Tatar ve mevcut hükûmet, öbür taraftan Türkiye’de Cumhur İttifakının yine Kıbrıs sorununun çözümünde artık iki devletli çözümü öne çıkarması, ‘Helen Cumhuriyeti, ENOSİS ve Megali İdea’ peşinde olan Rum-Yunan Bloku’nun bütün kimyasını bozmuştur. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti, artık birkaç yıldır resmen iki devletli çözümü telaffuz etmeye başlamıştır. Yaklaşık yarım asırdır devam eden müzakerelerde tek devletli çözüm için elinden geleni yapan gerek federatif anlamda gerekse konfederatif anlamda çözümler üreten Türk devleti, bundan bir sonuç çıkmayacağını anlamış ve artık fedakârlık yapması gereken tarafın Rum-Yunan Bloku olduğunu ilan ederek iki devletli çözümü öne çıkarmıştır. Dolayısıyla bu iki devletli çözüm daha önce de bahsetmiştik, artık Türkiye’nin resmî bir politikası hâline gelmiştir. Rum-Yunan tarafı da bunu gördüğü için sürekli olarak provokatif girişimlerde bulunmaktadır. Gerek Ada’nın üzerinde gerek Doğu Akdeniz özelinde gerekse Türkiye ile Yunanistan arasındaki özellikle Adalar Denizi’nden ve Doğu Akdeniz’den kaynaklanan sorunlar çerçevesinde sürekli bir gerilim yaratmışlardır. Sonuç olarak toparlayacak olursak eğer, Sayın Cumhurbaşkanı’mız Ersin Tatar’ın bu açıklamaları tabii ki gerek KKTC’nin ruhunu yansıtması bakımından gerekse Türkiye’nin Kıbrıs sorununa yaklaşımı bakımından son derece yerindedir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dış politika stratejisinin de ana eksenini oluşturmaktadır. Çünkü Ada kesinlikle bir Helen Cumhuriyeti’ne dönüştürülemez. Yunanistan’la birleştirilmesine kesinlikle izin verilemez. Ada’da bundan sonra sadece iki toplum değil aynı zamanda iki devlet olduğu gerçeğini uluslararası toplum kabul etmek durumundadır. Çünkü aksine bir durumun artık fiilen gerçekleşme ihtimali kalmamıştır.”

NÜKLEER SİLAH KULLANIMI, UKRAYNA-RUSYA SAVAŞI İLE YENİDEN GÜNDEME GELDİ
Dr. Bahadır Bumin Özarslan, Ukrayna-Rusya Savaşı ile birlikte yeniden gündeme gelen nükleer savaş tehdidi ile ilgili görüşlerini de şöyle dile getirdi:
 “Nükleer silahlarla ilgili aslında akla gelen ilk mesele, Soğuk Savaş Dönemi’nin argümanlarından biri olması. Nükleer silahın kullanımı denildiğinde de akla gelen ilk örnek İkinci Dünya Savaşı’nı bitiren, ABD’nin Japonya’da, Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye attığı nükleer bombalardır. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nı bitiren bu nükleer silah kullanımı 1945’ten günümüze gelen süreçte, özellikle 1990’a kadar devam eden Soğuk Savaş’ın da yine en önemli meselelerinden biri olmuştur. Çünkü burada Doğu ve Batı Bloklarının liderleri olan ABD ve Sovyetler Birliği, her ikisi de nükleer silahlanma yarışına girmişlerdir. 1980’lere kadar devam eden bu nükleer silahlanma yarışı, aynı zamanda iki devletin ve iki blokun birbiriyle sıcak çatışmaya girmesinin önünde caydırıcı etki de yaratmıştır. Yani taraflar bu dönemde zaman zaman gergin ilişkiler ve sorunlar yaşamışlar ancak nükleer silah kullanımı tehdidi sebebiyle her zaman bir adım ötesini de hesap etmek durumunda kalmışlardır. 1980’lere gelindiğinde bu dönemde, özellikle ABD’de Reagan, Sovyetler Birliği’nde de Gorbaçov yönetimleri ile birlikte yavaş yavaş bu nükleer silahların azaltılmasına yönelik birtakım ikili antlaşmalar ve Soğuk Savaş’tan sonra da çok taraflı anlaşmalar gündeme gelmiştir. Fakat sonuç itibarıyla antlaşmalar yapılsa da bunların sayısında azaltmalar gerçekleşse de nükleer silah ve nükleer silah kullanımı tehdidi hiçbir zaman sıfırlanmamıştır. Geldiğimiz noktada nükleer silahlara sahip olan devletlerin sayısı artmış, Soğuk Savaş’takinin ötesine geçmiştir. Çünkü Soğuk Savaş Dönemi’nde her ne kadar Doğu ve Batı Bloku’nun içinde muhtelif nükleer silahlar bulunsa da bunlar daha çok ABD’nin ve Sovyetler Birliği’nin kendi müttefiklerine sağladığı, onlar için tedarik ettiği, tabiri caizse emaneten bulundurduğu silahlardı. Fakat geldiğimiz noktada, bloklar arası çekişme ve bloklar ortadan kalktığı için artık devletler münferiden bu silahlara sahip olmayı tercih etmişler ve artık sayı, ikinin çok ötesine geçmiştir. Devletler niçin nükleer enerji üzerinden başka bir takım adımlar atmaktadır? Aslında sıcak çatışmanın önüne geçmek ve bir caydırıcılığı sağlamak için karşımıza çıkıyor. 1990’larda nükleer silah kullanımı ile ilgili ciddi bir tehdit, vs. görmedik. Zaman zaman kimyasal silah kullanımı ile ilgili birtakım gelişmeler olmuştur. O da genellikle iç savaş veya karışıklık yaşanan bölgelerde. Mesela yakınımızda Suriye’de devam eden iç savaşta da özellikle Esad rejiminin birtakım kimyasal silahlar kullandığına dair bazı iddialar olmuştur. Hatta iddianın da ötesine geçmiştir. Bazı yerlerde gerçekleşmiştir. Uluslararası toplum bunun bilincindedir. Fakat nükleer silah, bundan biraz daha farklıdır. Çünkü kimyasal silahlardan daha etkili ve tesiri oldukça fazladır. Ayrıca bir nükleer silah kullanımı hâlinde, âdeta domino taşlarının birbirine etkisinde olduğu gibi arka arkaya, karşılıklı veya çok taraflı olarak nükleer silah kullanılması tehdidi vardır. Biraz önce saydığınız nükleer silaha sahip olan devletler, herhangi bir devletin nükleer silah kullanması hâlinde az veya çok, iyi veya kötü karşılık verebilecek durumdadırlar. Dolayısıyla nükleer silah kullanımı, bu son Ukrayna-Rusya Savaşı ile tekrar gündeme geldi ancak kullanımı çok kolay bir silah türü değil. Uluslararası hukuk açısından bakıldığı zaman da uluslararası insancıl hukuk kuralları yani savaş hukuku denilen kurallar çerçevesinde de buna ilişkin pek çok yasaklama var. Ancak bir gerçek olarak devletler nükleer silahlanmadan da geri durmuyorlar. Hatta nükleer silahlanmada öne çıkan devletler, yeni devletlerin de o halkaya eklenmesini istemiyorlar. Bunun sebebi, kendi caydırıcılıklarının daha üst bir seviyede kalmasını istemeleridir. Öbür taraftan da biraz önce verdiğimiz domino taşı örneğinde de taşların sayısının çoğalmaması, önemli bir arzularıdır. Çünkü herhangi bir kriz anında, herhangi bir devletin kullanması hâlinde, bu sefer etkisi neredeyse yeryüzünün tamamını kaplayacak şekilde olabilir. Dünyanın pek çok bölgesinde nükleer silah var. Kaldı ki mesela Afrika kıtasında olmayabilir ama kullanılacak bir nükleer silah, Afrika kıtasını etkileyebilir; hatta kutuplara kadar uzanan etkileri olabilir. Bu sebeple BM Genel Sekreteri’nin açıklaması aslında bir nevi böyle bir uyarıyı içeriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı’nda nükleer silah kullanılabilir mi? Bu ancak Rusya-Ukrayna Savaşı’nın yeniden Soğuk Savaş Dönemi’nde olduğu gibi bir bloklar arası savaşa dönüşmesi durumunda söz konusu olabilir. Yani günümüze göre ifade edersek Rusya’ya karşı Batı Bloku’nun birlikte hareket etmesiyle gündeme gelebilir. Burada yine NATO akla gelen bir örnek. Bu sefer Rusya’nın yanında Doğu Bloku olmasa bile başka birtakım devletler Çin, Kuzey, Kore ve İran gibi devletler yer alabilecektir. Mesela Çin ve İran’la Şangay İş Birliği Örgütü’nde birlikte üyedirler. Dolayısıyla böylesi bir durumda Batı’nın Ukrayna üzerinden gerçekleştirdiği bir çatışmada eğer Batı doğrudan müdahil olursa böyle bir ihtimal doğar, o da her durumda söz konusu olmaz. Çünkü Rusya’da silah teknolojisi, savunma sanayi bakımından özellikle nükleer silahlar bakımından Batı’yı aratmayacak derecededir. Kaldı ki İran’ın ve Çin’in, bunlara Kuzey Kore’yi de ekleyebiliriz, devreye girmesiyle ayrı bir mesele olarak gündeme gelebilir. Bu sebeple BM Genel Sekreteri’nin açıklamasını, biraz aslında uluslararası toplumun hem kaygılarını gündeme getiren hem de bir nevi bu silahların kullanımının sadece silahların kullanıldığı coğrafyanın değil bütün uluslararası toplumu ilgilendiren, dikkat çekici bir açıklama olarak değerlendiriyorum. Devletler bunları bulundurmaya devam edeceklerdir. Ama kullanma kararını vermek o kadar da kolay olmayacaktır. Ancak üst düzey bir işgal durumunda söz konusu olabilir. Söz gelimi Rusya ne zaman nükleer silah kullanabilir? Rusya topraklarının önemli bir kısmı, Ukrayna için büyük bir ihtimal değil ama Batı eliyle işgal edilme tehdidi altına girerse veya fiilen bu gerçekleşirse ancak olabilir. Onun dışında nükleer silahların hemen devreye girebilecek bir ihtimal olduğunu öngörmüyoruz. Ama BM Genel Sekreteri de bu ihtimalin sıfır olmadığını belirterek bence bir uyarı yapmış oluyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle Soğuk Savaş Dönemi’nde nükleer silahlar üzerinden Doğu ve Batı blokları arasında bir dehşet dengesi kurulmuştu. Şu anda bloklar arasında değil artık devletler arasında böyle bir dehşet dengesi var. Ama burada yine öne çıkan iki devlet ABD ve Rusya elbette.

6’LI MASA VE CHP’NİN, TERÖR DESTEKÇİSİ HDP İLE ORTAKLIĞI
CHP ve HDP ortaklığından geçen hafta bahsetmiştik. Gerek parti programına gerekse Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkan olmasından sonra parti politikalarına ve partide öne çıkan kişilere yansıyan bir yaklaşım var. 2018’deki seçim beyannamesinde de buna ilişkin bazı somut veriler vardı. Bunların geçen hafta üzerinde durmuştuk. Ama tabii CHP’nin yaklaşımı bunlarla sınırlı değil. CHP her gün neredeyse böyle bir adım atıyor ve hiçbir beis görmüyor. Tabiri caizse hem kendi tabanına hem de topluma bunu normal bir şeymiş gibi yansıtmaya çalışıyor. Mesela son Libya Tezkeresi meselesine baktığımız zaman, Libya Tezkeresi’nde CHP, yine daha önce Suriye Tezkeresi’nde olduğu gibi HDP ile birlikte hayır oyu kullandı. Bu tezkereler neyi ifade ediyor? Hem Suriye hem de Libya Tezkeresi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırlarının ötesinde, Anayasa’mızın 92. maddesinde belirtildiği üzere asker gönderebilmesini içeriyor. Dolayısıyla Türkiye’nin sınır ötesi operasyonlarının hukuki temeli iç hukuk bakımından Anayasa’mızın 92. maddesindedir ve burada da yetki TBMM’nindir. Dolayısıyla bu tezkere kabul edilmedikçe Türkiye sınır ötesine asker gönderemeyeceği gibi sınır ötesinde mevcut bulunan askerlerini de orada tutamayacak ve geri çekmek zorunda kalacaktır. İşte HDP ve o çizgideki partiler düzenli olarak hep buna karşı çıkmışlardır. Ama HDP, ilk defa yanına açıkça Cumhuriyet’i kurduğunu iddia eden bir partiyi almıştır. Son Libya Tezkeresi’ndeki söylemlerine baktığımız zaman CHP’yi ve HDP’yi temsilen tezkere hakkında konuşanlarda birtakım ortaklıklar görüyoruz. Nedir bunlar? Her ikisi de tezkereye hayır derken burada tezkerenin meşruiyetinin olmadığını iddia ediyorlar. Çünkü Türkiye’nin burada Libya’nın iç işlerine müdahale ettiğini ileri sürüyorlar. Aynı zamanda burada bu meselelerin iç politika malzemesi yapılmak ve iç politikada seçmenlerin gönlünü kazanmak için istismar edildiğini söylüyorlar. Burada bir ortaklıkları var. Öbür taraftan her iki parti de Türkiye’nin Libya’da bir işinin olmadığını, Türkiye’nin Libya’nın çöllerinde savaştırılarak burada Türkiye’nin menfaatlerinin hiçe sayıldığını, Türkiye’nin bu bölgede bir menfaatinin olmadığını, Türkiye’nin Libya’daki iç savaşta taraf olduğu gibi birtakım söylemler geliştiriyorlar ve burada da bir ortaklık söz konusu. Buna baktığımız zaman Türkiye’nin burada bir menfaatinin olmadığını söylemek, “Suriye’de ne işimiz var?” diyen HDP’nin ve yine bunu savunan terör örgütünün gerek Türkiye’nin içindeki sivil uzantılarının gerekse bizatihi terör örgütünün söylemlerinin bir örneği. Aynı şey Libya için de geçerli. Oysaki Türkiye ile Libya arasında yapılan “Deniz Yetki Alanlarının Belirlenmesi Antlaşması”, kesinlikle “Türkiye’nin Libya’da ne işi var?” sorusunun cevabıdır. Türkiye ile Libya arasında yapılan bu antlaşma, Türkiye’nin yalnızca Doğu Akdeniz’deki haklarını koruyan değil aynı zamanda Yunanistan’la Adalar Denizi’nde yaşadığımız sorunlar kapsamında Yunanistan’ın tezlerini de çökerten bir antlaşmadır. Çünkü bu antlaşma BM’de tescil edilmiştir. Her iki partinin sözcüleri burada bu antlaşmanın geçerli olmadığını ileri sürüyorlar. Oysaki Türkiye, Libya ile bu antlaşmayı yaparken Libya’yı şu anda BM’de temsil eden meşru hükûmetle yapmıştır. Dolayısıyla her ne kadar bir iç savaş olsa da BM’de şu anda Libya’yı temsil eden tarafla yapılan bir antlaşmadır ve bu, BM bağlamında da geçerlidir. Yani yarın bu hususa ilişkin Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarına ilişkin bir konu BM önüne taşındığında, BM şuna bakar. Bu antlaşma benim tescil ettiğim bir antlaşma mıdır? Eğer tescil ettiği bir antlaşma ise o zaman antlaşmadan kaynaklanan haklarınızı siz diğer taraflara karşı ileri sürebiliyorsunuz. Dolayısıyla “Türkiye’nin Libya’da ne işi var, Libya’ya niçin gidiyoruz?” diye bir gerekçe üreterek bu tezkereye hayır demek bizatihi Türkiye’nin menfaatlerini hiçe saymak demektir. Burada terör örgütünün siyasal uzantısı olan HDP’nin yaklaşımı bize göre bir siyasi parti özelliği taşımaması sebebiyle şaşırtıcı değildir ama CHP’nin söylemi bakımından bizatihi CHP’nin seçmen tabanının ezici çoğunluğu bakımından da kesinlikle kabul görmeyen bir yaklaşımdır. Fakat CHP’nin mevcut yönetimi bu bakımdan artık şaşırtıcı değil. Çünkü Türkiye’nin bu konudaki yaklaşımı CHP’nin yaklaşımından oldukça farklıdır. Cumhur İttifakının tam karşısında yer alıyor. Burada dikkat çekilmesi gereken bir durum da İYİ Partinin (İP) durumudur. İP burada her ne kadar tezkereye evet oyu vermiş olsa da söylemleri bakımından İP temsilcisinin parlamentoda yaptığı konuşma aslında, CHP ve HDP temsilcilerinin itirazları ile birebir örtüşmektedir. Yani orada da İP temsilcisi ki kendisi emekli bir büyükelçidir, bir kez daha hatırlatalım ki bazı emekli büyükelçiler özellikle hem CHP hem de İP’de siyaset yapan emekli büyükelçilerin söylemleri kendilerinin büyükelçilik yaptığı dönemlerde yaptıkları bütün işlerin yeni baştan gözden geçirilmesini gerektiriyor, aynı şekilde Türkiye’nin iç savaşa müdahil olduğunu, Yunanistan ile yaşadığımız sorunların iç politika malzemesi yapıldığını ve yine dış politikada sorunların böyle tezkerelerle sınır ötesine asker göndererek çözülemeyeceği, ittifaklar ve uzlaşma yoluyla çözülebileceği şeklinde ilginç bir retoriğe sahip. Türkiye diplomaside bütün yolları tüketmiştir ve terörizmle mücadelesinde, uluslararası toplumdan da bölgesindeki diğer devletlerden de destek alamadığı için böyle bir yolu tercih etmiştir. Ama İP temsilcisine göre Türkiye, ittifakları dışlayan ve uzlaşıya kapalı bir devlettir. Tabii bu kişinin mesleğinin bir büyükelçi olması, o zaman bizi şuna götürüyor. Bu büyükelçi görevi esnasında da acaba benzer bir tutum takınıp benzer işlerin altına imza attı mı? Aynı şey CHP’nin Genel Başkan Dış Politika Baş Danışmanı Ünal Çeviköz için de geçerlidir. Dolayısıyla İP bakımından da aslında tezkere, bütün itirazlar bakımından CHP ve HDP ile ortak bir söylemi içeriyor. Sadece zevahiri kurtarmak için tabiri caizse “iyi polis-kötü polis” paylaşımında, iyi polisi oynayıp İP, evet oyu vermiş. Bu arada şunu da söyleyeyim. İP’in parlamentodaki milletvekillerinin yarısından çoğu oylamada bulunmamaktadır. Aynı şey Suriye Tezkeresi için de söz konusudur. Yaklaşık 10-15 milletvekili bulunmakta ve onların da oylamalardaki tavrı her zaman net olmamaktadır. Çünkü bu oylamalar işari oylama şeklinde yapılmıştır. Bu işari oylamalarda kişilerin elinin kalkıp kalkmadığı, özellikle İP sıralarında tam belli değildir. Hatta Suriye Tezkeresi’nde, yine bir eski bürokrat Eski Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, açıkça hayır oyu vererek CHP ve HDP ile birlikte oy kullanmıştır. Burada İP’in de tavrı CHP’den ve HDP’den özünde farklı değildir. Gerek oylamaya katılan milletvekili sayısı gerekse oylamalardaki belirsiz tutumlar gerekse söylem birliği bakımından burada şuna da işaret etmek gerekir. Bu tezkerenin görüşmeleri esnasında gerek CHP gerekse HDP’nin yaptıkları açıklamalar konusunda Grup Başkan Vekilimiz Levent Bülbül’ün çok ciddi bir konuşması oldu ve özellikle HDP temsilcisinin sürekli olarak “Kürdistan, Güney Kürdistan veya Kürdistan bölgesi, Kürdistan illeri” şeklindeki ifadelerine şiddetle karşı çıktı ve itirazlarını dile getirdi. Buradan kendisini bir kere daha tebrik ediyoruz hassasiyeti sebebiyle. Yani bu tezkerenin oylanması sırasında yapılan görüşmelerde sadece Libya meselesi değil bu şekilde gerek CHP gerek HDP gerekse İP temsilcilerinin konunun dışında ve Cumhur İttifakının Ankara merkezli dış politikasını eleştiren ve yerli yersiz karşı çıkışlarını da görüyoruz. Bu da atlanmaması gereken bir husustur. CHP’nin HDP ile ortaklığına bir başka örnek de Barış Akademisyenleri Bildirisi adındaki metne imza atan ve ihraç edilen akademisyenlerin affedilmesiyle ilgilidir. Bu da çok önemli bir husus. Yakın zamanda, son birkaç ay içinde CHP, gerek dijital ortamda sosyal medya aracılığıyla gerekse kendi parti binasının önündeki ekranlarda bir görsel paylaştı ve bazı üniversite kampüslerinin girişindeki bilbordlara afişler astırdı. Nedir bu? ‘Fikrini söyledi diye kimseye soruşturma açılmayacak. Barış akademisyenleri işinin başına dönecek.’ Şimdi bu barış akademisyenleri dediği kitle kimdir? Bu kitle ‘Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ adı altında Türkiye’nin 24 Temmuz 2015’te başlattığı ve ‘Hendek Operasyonları’ olarak bilinen operasyonlara karşı 11 Ocak 2016’da, 1128 imza ile bir bildiri yayımlayan akademisyenler grubudur. Bu bildiride emekli olmuş veya hâlihazırda çalışan, Türkiye’nin içinde ve dışında pek çok akademisyen var. Ama şu anda parlamentoda CHP’nin İstanbul milletvekili olarak görev yapan ve bu bildiriye imza attığı için KHK ile 15 Temmuz’dan sonra ihraç edilen Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu yer almaktadır CHP sıralarında. Ayrıca CHP’nin mevcut bir Genel Başkan Yardımcısı, Prof. Dr. Yüksel Taşkın da bu bildiriye imza attığı için ihraç edilmiştir ve şu anda da CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı’dır. Bu bildiri, Hendek Operasyonlarına karşı imzalanmış bir bildiridir ve Türkiye’ye karşı çok ciddi suçlamalar içeren HDP-PKK’nın dilini birebir kullanan bir bildiridir. Örnek verecek olursak, bildiri şöyle başlıyor: ‘Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşlarını Sur’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde haftalarca süren sokağa çıkma yasakları adı altında fiilen açlığa ve susuzluğa mahkûm etmekte; yerleşim yerlerine ancak bir savaşta kullanılabilecek ağır silahlarla saldırarak yaşam hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı başta olmak üzere Anayasa ve taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınmış olan hemen tüm hak ve özgürlükleri ihlal etmektedir. Bu kasıtlı ve planlı kıyım, Türkiye’nin kendi hukukunun ve Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmaların, uluslararası teamül hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının ağır bir ihlali niteliğindedir.’ Devamında bildiride, Türkiye’ye ulusal ve uluslararası bağımsız gözlemcilerin gelerek bu bölgelerde gözlemleme ve raporlama yapması talep ediliyor. Ayrıca müzakere koşullarının hazırlanması ve kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulmasını içeren bir yol haritasının oluşturulması da isteniyor. Burada barış dediği, PKK terör örgütünün Türkiye’nin içinde açtığı ancak iş makinalarıyla ve araçlarla oluşturabilecek hendekler aracılığıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı gerçekleştirdiği saldırılardır ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir fail olarak planlı, bilinçli ve kasıtlı bir kıyım yaptığından hareketle 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile yine 1998 tarihli Roma Statüsü’ndeki soykırım suçu ile suçlanmasıdır. Türkiye’ye, uluslararası bir müdahale çağrısı yapılıyor. En önemlisi de barış sözcüğünü kullanarak terör örgütü PKK’yı meşru bir taraf hâline getiren bir bildiridir. Bu bildiri aracılığıyla PKK’yı meşrulaştırıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile bir masaya oturtmak ve bu masada da planlı, kalıcı bir barış için çözüm yollarının kurulmasını içeren bir yol haritası çiziliyor. Dolayısıyla bir taraftan Türkiye’yi soykırımla suçlayıp öbür taraftan da PKK’yı meşru gösterip “Barışmanız gerekir.” diyor. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî yöneticilerinin Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanabilmesi için yolun açılmasını, ayrıca devlet olarak Uluslararası Adalet Divanında yargılanması bakımından da 1948 Sözleşmesi’ne taraf herhangi bir devletin de şikâyetçi olmasını öneren bir bildiridir. Şimdi böyle bir bildiriyi, sadece bu afişte hazırlandığı gibi “Fikrini söyledi diye kimseye soruşturma açılmayacak.” diyerek masumlaştırması, CHP’nin bizatihi HDP-PKK’nın dilini zaten kullanıyor olduğunu ancak bunu ifade ederken maskeleyip, peçeleyip farklı bir düzlemde ve topluma sempatik gelebilecek, toplumdaki temel hak ve hürriyetlerin kısıtlandığı şeklindeki algı operasyonunun bir parçası olarak sunması anlamına gelir. Dolayısıyla CHP’nin HDP-PKK ile bu Libya Tezkeresi’nde, daha önce Suriye Tezkeresi’nde ve özellikle bu tip başka örneklerde de gördüğümüz gibi aynı dili bir süredir kullandığını biliyoruz. Bu dilin kullanılması, özellikle 2019 Yerel Seçimlerinde CHP’nin HDP üzerinden dolaylı olarak elde ettiği nispi başarıdan sonra daha da artmıştır. Dikkat ederseniz CHP, özellikle 2019 Yerel Seçimlerinden sonra HDP ile daha çok aynı safa düşmüştür. Yakın bir zamanda CHP Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı, HDP’nin daha önceki Genel Başkanı ve Eski Mardin Belediye Başkanı Ahmet Türk ile Mardin’deki bir program kapsamında bir araya gelerek iki saati aşan bir yemek yedi. Yemekten sonra Oğuz Kaan Salıcı, “Bu bir siyasi yemek değil dostluk yemeği idi.” dedi. Ama Ahmet Türk ise yaptığı açıklamalarda, tam tersine siyasi içerikli mesajlar verdi. Dolayısıyla CHP-HDP birlikteliği, bizim için artık şaşırtıcı olmaktan çıkmıştır. Seçime kadar da bu şekilde İP ile bir rol paylaşımı içerisinde, “iyi polis ve kötü polis”i oynayarak söylem birliği içinde ama eylemde ve görünürde farklı davranıp HDP’yi küstürmeme, dışarıda bırakmama ve eğer Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalırsa onların desteğini almak amacı doğrultusunda bu tip eylemlere imza atmıştır, bundan sonra da atmaya devam edecektir. Seçime kadar da biz bunun devam edeceğini görüyoruz. Bu süreçte de karşımıza bundan sonra en çok HDP’nin kapatılmaması ve Selahattin Demirtaş’ın tahliye edilmesiyle ilgili olarak başta CHP ve yine İP de bu tip söylemlerle geleceklerdir. Çünkü HDP ile ilgili kapatılma davası muhtemelen bu yıl içinde sonuçlanacaktır. Bu süreç yaklaştıkça ve hızlandıkça biz, HDP’nin kapatılmaması gerektiği ve Selahattin Demirtaş’ın tahliye edilmesi noktasında yine CHP’den ve İP’den benzer açıklamaları göreceğiz. Bu da şaşırtıcı olmayacaktır.
Bu arada Libya ile ilgili bir noktayı eklemek istiyorum. Şunu da unutmayalım. 110 yıl önce Libya, Trablusgarp adıyla bizim toprağımız iken İtalyanların işgali üzerine biz oraya bir manga asker gönderemez pozisyonundaydık. Atatürk gibi Enver Paşa gibi o zaman gönüllü olarak giden genç subaylar, o bölgede yerli halkı ki önemli bir kısmı da Türk kökenli olan aileleri ve birtakım aşiretleri örgütleyerek burada İtalyanlara karşı bir savunma yaptılar. Kendi toprağımız iken bir manga asker gönderemediğimiz coğrafyaya, 110 yıl sonra, BM’nin kabul ettiği meşru hükûmet tarafından davet edildi Türkiye. Türkiye bu vesileyle hem Deniz Yetki Antlaşması’nı hem de Askerî Güvenlik İş Birliği Antlaşması’nı yaparak bu şekilde Libya’da varlık gösterdi. Yani nereden nereye geldiğimizi, 110 yıllık süre içinde bunu da anlamak bakımından son derece önemli bir husustur. Kendi toprağımız iken müdahale edemiyorsunuz ama şimdi orada iç savaş sebebiyle mazlum durumdaki, mağduriyet yaşayan ve uluslararası toplumun meşru olarak kabul ettiği bir hükûmetin daveti ile oradasınız. Bu çok önemli bir husus. Orada tutuğumuz köprübaşında, Libya’daki 110 yıl önce destekleyen yerli aileleri ve Türk soylu, Türk kökenli aileleri destekleyerek hem onları ayakta tutuyorsunuz hem de Türkiye’nin özellikle Afrika kıtasında, sömürüle sömürüle bitirilmemiş bir kıtada, bütün dünyanın burada ciddi yatırım yaptığı bir dönemde, Libya’daki varlığınızla Sahra-altı Afrika’ya da açılma imkânı kazanıyorsunuz. Bu hususun da atlanmaması lazım. “Türkiye’nin Libya’da ne işi var?” İşte bundan dolayı işi var.



POLİSE EL KALDIRAN HDP MİLLETVEKİLİ
Bu mesele de yine HDP’nin meşru bir siyasi parti gibi hareket etmediğini gösteriyor. Gerek uluslararası hukuk çerçevesinde gerekse yine uluslararası hukukla uyumlu olarak Türkiye’deki siyasi partiler mevzuatı bakımından yani anayasal ve yasal hükümler çerçevesinde HDP’nin bir siyasi parti olarak faaliyet göstermemekte ısrar etmesi, terör örgütünün açık bir uzantısı ve temsilcisi olarak parlamentoda ve parlamento dışında faaliyet göstermesi yapılan bu eylemleri bizim açımızdan şaşırtıcı yapmıyor. Niçin? Çünkü onların gözünde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenlik güçleri, polis olsun, asker olsun veya sivil kamu görevlileri toptan, PKK terör örgütünün diliyle konuşursak bütün bölgedeki halkı asimile etmek isteyen, soykırıma uğratmak isteyen ve bu amaçla istihdam edilmiş kişiler.  Dolayısıyla onlar açısından Türkiye Cumhuriyeti Devleti diye bir devlet aslında yok ve kurdukları stratejide bir düşman var. Böyle olduğu zaman da Türkiye Cumhuriyeti Devleti her ciddi devlet gibi bir tavır aldığında, terörizmi hem uluslararası hukuk hem de iç hukuk açısından meşru kabul etmeyen bir yaklaşım sergilediğinde de bu terör örgütü ve bunun uzantıları ile dolaylı destekçileri tarafından bir tepkiyle karşılaşıyor. Bu anlamda Batı’da hiçbir ciddi devletin müsamaha göstermeyeceği, bu yaşadıklarımızın %1’inin dahi yaşanmayacağı, gerek yasal anlamda gerekse pratiğe yansıyan uygulamalar anlamında karşılaşıyoruz bunlarla. Fakat biz bu konuda, muhalefet partilerinin kesinlikle desteğini görmüyoruz. Mesela, bahsettiğiniz bu olay ve daha önceki hadiselerle ilgili olarak HDP’li vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve milletvekilliklerinin düşürülmesi noktasında sürekli olarak başta CHP’nin parlamentoda muhalefeti ile karşılaşılıyor. Bu da bizi başka bir soru sormaya itiyor. Acaba Türkiye’nin menfaatlerinde buluşamayan, başta CHP olmak üzere muhalefet partileri HDP ile hangi noktada buluşuyorlar? Bunun yanıtını da aslında 2019 Yerel Seçimlerinden sonra başta İstanbul, Adana, Mersin, Antalya olmak üzere kazandıkları belediyelerde HDP ile doğrudan veya dolaylı olarak nasıl iş birliği içine girdiklerini, seçimden önce ve seçimden sonra da nasıl her boyutuyla girdiklerini görerek aslında sorunun cevabını alıyoruz. Yerel boyuttaki bu ortaklığın genele de yansıması, genel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında artık HDP’nin Türkiye’nin yönetimine ortak edilmesi, Kabine’de ve üst düzey bürokratik kademelerde de temsili noktasında bir stratejinin olduğunu görebiliyoruz. Bu çerçevede de CHP’nin bu yaklaşımı, HDP’yi küstürmemek ve dışarıda bırakmamaktır. Millet İttifakı ve 6’lı Masa çerçevesinde de orada görülen veya görülmeyen bir ortak olarak muhafazası ve seçimlere kadar bu sürecin öyle veya böyle bir şekilde idare edilmesi şeklinde bir strateji var. Dolayısıyla bu milletvekilinin davranışı ve bundan öncekilerin yaptıkları açıklamalar, gerçekleştirdikleri bütün eylemler bu çerçeveden değerlendirilmeli ve bu gözle bakılmalıdır.”