“ANA DİLDE EĞİTİM” VE BÖLÜNEN TÜRKİYE

03 Ocak 2015 11:36 Prof. Dr.Cemalettin TAŞKIRAN
Okunma
4220
“ANA DİLDE EĞİTİM” VE BÖLÜNEN TÜRKİYE

 
Bir yandan her gün Suriye’den Kürt, Arap ve az sayıda da olsa Türkmen sığınmacının her gün 10 binlerle ifade edilen sayılarda sınırdan Türkiye’ye girdiği, şimdiden sığınmacı sayısının 2 milyonu aştığı, bir yandan da mevcut siyasi iradeden cesaret alan bölücülerin okulları yaktıkları ve okullarda, şehirlerde Atatürk anıtlarını tahrip ettikleri bir dönemde eğitim-öğretim yılı başladı. 
  Bu son günlerde ana dilde eğitim, Kürtçe eğitim veren okullar açılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin okullarının yakılması üzerine bazı düşüncelerimizi paylaşmak istiyoruz.
Öncelikle söylemeliyiz ki bu olaylar bir projenin parçası olarak gözüküyor. Olayların seyri, Türkiye’de üniter yapıyı parçalamanın önceden planlandığını ve 2000’li yıllardaki siyasi irade değişimi ile de uygulamaya konulduğunu gösteriyor.
Daha 8 Kasım 2000 tarihinde Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Belgesi’nde yer alan “Türk vatandaşlarının (Kastedilen Kürtlerdi ama o yıllarda cesaretle söyleyemiyorlardı.) “ana dilleri”nde televizyon ve radyo yayını yapmasını engelleyen yasal düzenlemelerin kaldırılması” isteği, daha doğrusu dayatması Türkiye'nin gündemini uzun süre meşgul etti. Aslında o dönemde de etnik gruplara yönelik kültürel haklar bağlamındaki “açılım”ların, ülkenin birliğine zarar vereceği, etnik ayrımcılığı körükleyeceği görüşü  hemen hemen her kesimde yaygın bir kanaatti. Mesela o dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri, Kürtçe yayın ve eğitimin terör örgütünün siyasallaşma çabalarının bir sonucu olduğunu söylüyor ve bu uygulamaya karşı çıkıyordu. Ama zaman içinde hepimizin görüp yaşadığı olaylar sonucu dayatmalar galip geldi. Sonra da Türk milletini alıştıra alıştıra üniter yapıyı bozmaya başladılar. Devlet  televizyonunda, TRT’de Kürtçe yayın başladı. Mahkemelerde Kürtçeye izin veren kanunlar çıkarıldı. Okullarda önce seçmeli ders olarak Kürtçe konuldu. Üniversitelerde bu dil ile ilgili bölümler açıldı... Son olarak da Kürtçe eğitim veren okullar gayriresmî de olsa açıldı.
Bu son noktaya kadar gelen adımlar hep “masum” özgürlük ve kültürel haklar gösterildi. Böylece de halkın tepkisi önlenmeye çalışıldı. Mesela televizyon ve radyoda Kürtçe yayını savunanlar, “Eğer vatandaşı kazanmak istiyorsanız, ona derdinizi anlatmanız lazım. Derdinizi neyle anlatacaksınız? İşaretle mi anlatacaksınız? Onu kazanmak  istiyorsanız, ona ulaşmanız  lazım… Adamın ana dili Kürtçe.  Türkiye'nin doğrularını onlara neyle anlatacaksınız?”  tezini savunuyorlardı.
Oysa bu durumu tehlikeli görenler, bu tür yayınların ülkede birlik ve beraberliği bozacağı ve bölücülüğe katkıda bulunacağı endişesiyle  karşı çıkmaktaydılar. “Adamın ana dili Kürtçe” idi. Evet, ama devletin dili de  Türkçeydi. Türkçe bilmeyene devlet öncelikle Türkçe öğretmeliydi. Devle Kürtçe televizyon, radyo yayını yaparsa, bu anlayışı savunanlara göre, bölücü örgüt bu  yolla en büyük hedefi olan Kürtçeyi homojen bir hâle getirme imkânına kavuşacak ve bunun yanında, düşman olarak gördüğü unsurlar üzerinde yılgınlık ve moral bozukluğu yaratma fırsatını da elde edecekti. Etti de. Bu tür bir istek bölücü örgütünün temel amaçlarından biriydi. Katil Öcalan daha önce kendisini Bekaa'da ziyaret eden bir gazeteciye:  “(Türkiye’de) bir Kürt televizyonu bir Kürt radyosu olacak mı? Hayır. Bunu dikkate almıyorlar…” diyerek bu isteğini belirtmişti.
Üstelik bu tür yayınların ülkenin birlik ve beraberliğini bozabilecek başka sakıncaları da vardı. Mesela televizyon güneydoğuda Türkçe konusunda en az okul kadar etkiliydi. Doğduğu andan  itibaren etrafında hep Kürtçe konuşulan bir çocuk, bölgesinde okula başladığında Türkçe konuşabilmekteydi. Çünkü Türkçeyi evde televizyondan genellikle de filmler aracılığı ile öğrenmekteydi. Bölgede Türkçe yayınlar izleniyordu. Öte yandan okula başladığında Türkçeyi  iyi konuşamayan çocukların ise  evlerinde  televizyon olmayanlar olduğu çok iyi biliniyordu. Bölgede Türkçeyi, yapılan Türkçe televizyon yayınları öğretiyordu. Türkçe televizyon yayınlarının Cumhuriyet tarihinde başarılı olunamayan Türkçeyi öğretme işini yerine getirmeye başladığı ortadaydı. Ama devlet bir başka dille yayın yapmaya başlayınca ilgi o dile kaydı ve bölücü terör örgütünün de baskısıyla bölgede Türkçe öğrenimi iyice azaldı.
Çok iyi biliyoruz ki, bölücülerin  temel hedefi ülkede yeni bir ulus ortaya çıkarmaktır. Terör örgütü ve bölücüler  yurt dışından yaptıkları televizyon yayınları aracılığı  ile  kendi taraftarlarına ve dünya kamuoyuna başka bir folklorun, müziğin, geleneklerin diğer hiçbir ulus  ile uyuşmayacak derecede farklı olduğunu anlatmaya, kanıtlamaya çalışmaktadır. Bu çaba  ve gayretin amacı, Avrupa üzerinden başlatılan ulus yaratma sürecinin ileri aşamalarında olgunlaşması  olarak  değerlendirilmeliydi.  Bölücüler, bu konuda da epeyce mesafe almışlardır.
Oysa birlik beraberliğini muhafaza etmek isteyen bir yönetim, bu kaçak dış yayınları önleyebilirdi. Alacağı tedbirlerle kaçak bölücü yayınların, devletin yapacağı yayın kadar etkili ve izlenir olmasının önüne geçebilirdi. Yapmadı. Şimdi bölgede Türkçe dışındaki dilde her türlü yayın izlenmektedir. Devlet aracılığıyla Türkçeden başka dillerde yapılan yayınlar uzun vadede bölücü hedeflere ulaşılmasına yardımcı oldu.
Türkçeden  farklı bir dil  ile yapılan yayınların bir başka sakıncası da Türk vatandaşlarının zihninde Türkiye'de iki farklı millet algısını yerleştirmesi ve üniter yapıya büyük zarar vermesi oldu.
Hem Kürtçe televizyon hem de radyo yayınları ile  Kürtçede bir standartlık ve ortaklık sağlandı ve Türkçe öğrenmenin önüne geçildi. Ayrıca Türkçenin karşısına daha büyük bir kitlenin konuşacağı bir dil çıkmasına âdeta yardımcı olundu. Dil bilimi ile uğraşanlar Kürtçenin birçok lehçesi olduğunu söylüyor. Bu yüzden önceleri bölgede yaşayanların ancak %5’i birbirini anlayabilmekteydi. Şimdi durum değişti ve değişiyor. Elbette kimse, bölgede yaşayanlar birbirlerini anlamasınlar demiyor. Ama  devlet böyle bir çabayı Kürtçe için değil, Türkçe öğretmek için harcamalıydı. Zira asıl olan devletin bütün vatandaşlarına ülkedeki resmî dili öğretmesidir. İmparatorluk sonrası kurulan bir devlette farklı dillerin olması normaldir. Bunlar için kurs açılması da mümkündür.  İsteyenler evlerinde, ailelerinde, mahallelerinde veya şehirlerinde başka dilleri elbette öğrenebilirler. Bu yasaklanmamalıdır ve yasaklanamaz. Ama bir devletin vatandaşları arasında fırsat eşitliği yaratmasının ve bazı bölge insanlarının resmî dili konuşamama yüzünden mahrumiyetlerini önlemesinin ilk ve tek yolu onlara resmî dili öğretmektir, mahallî dili değil.  
Üstelik bu Cumhuriyet dönemine has bir tutum olarak da görülmemeli. Osmanlı Devleti’nde de 1876’daki Birinci Meşrutiyet’ten itibaren Türkçe bilmek toplumumuzda zorunluydu. 23 Aralık 1876 tarihli Kanun-ı Esasi’nin ilgili maddeleri aynen şöyledir:
“…Madde 8 - Devlet-i Osmaniye tabiiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise bilaistisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir.
Madde 18 -Tebaa-i Osmaniyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmîsi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.
Madde 57 - Heyetlerin müzakeratı lisanı Türki üzere cereyan eder ve müzakere olunacak layihaların suretleri tab ile yevm-i müzakereden evvel azaya tevzi olunur.
Madde 68 - Heyet-i Mebusan için azalığa intihabı caiz olmıyanlar şunlardır: Evvela tebaa-i Devlet-i Aliye’den olmayan saniyen nizam-ı mahsusu mucibince muvakkaten hizmet-i ecnebiye imtiyazını haiz olan salisen Türkçe bilmeyen rabian otuz yaşını ikmal etmeyen hamisen hin-i intihabda bir kimsenin hizmetkârlığında bulunan sadisen iflas ile mahkûm olup da iade-i itibar etmemiş olan sabian suiahval ile müştehir olan saminen mahcuriyetine hüküm lahik olup da fekk-i hacir edilmeyen tasian hukuk-ı medeniyeden sakıt olmuş olan aşiren tabiiyet-i ecnebiye iddiasında bulunan kimselerdir. Bunlar mebus olamaz. Dört seneden sonra icra olunacak intihaplarda mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır…”
Ayrıca hâkim dili bilme zorunluluğu bugün sadece Türkiye’de değil, modern dediğimiz Batılı devletlerin çoğunda “vatandaş olmak için” hâkim dili iyi bilmek mecburidir. Mesela Almanya’da. Vatandaşlık Yabancılar Yasası (madde: 85-91) “16 yaşını doldurmuş bir “yabancı” aşağıdaki koşulları yerine getiriyorsa Alman vatandaşı olmaya hak kazanır. Bu koşullar şunlardır:
-Almanya'da en az 8 yıl yasal olarak oturmuş olmak.
- Vatandaşlık için başvuru yapıldığı anda “oturma izni”ne (süresiz veya sınırlı) veya “oturma hakkına” sahip olmak
- Yeterli seviyede Almanca bilmek…”
 
Amerika Birleşik Devletleri’nde de vatandaşı olmak için yapılacak vatandaşlık sınavını geçmek gerekir. Bu sınavda da yurttaşlık bilgisi ve İngilizce bilgisi sınavından başarılı olmak şarttır.
Fransa’da da vatandaşlığı elde etmek için Fransızcayı yeterli derecede bilme şartı vardır. Sadece 65 yaşın üzerinde başvuru yapanlarda bu şart yoktur.
Rusya’da  vatandaş olmak için ise Rusça dil bilgi seviyesini belirleyecek Rusya’da bulunan üniversitelerin hazırlık sınıflarından ya da devlet üniversitelerince tanınan özel dil kurslarından Rusça dil sertifikası almaları istenmektedir.
İngiltere’ye gelince. Burası zaten adı üstünde Birleşik Krallık’tır. Yani üniter devlet değildir. Bu yüzden İngilizce, İskoçça, Galce dillerinden en az birini iyi derecede biliyor olmak gerekmektedir.
Bizim gibi imparatorluktan gelen bir devlet ve millette her etnik gruba ayrı bir ana dil hakkının verilmesi mümkün değildir. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir uygulama yoktur. Türkiye’de de eğitimde resmî dil Türkçe olmak zorundadır. Kürtçenin okullarda okutulmasını isteyen bölücü örgüt ve bölücülerdir.

Okulların açıldığı 2014 yılı Eylül ayı itibarıyla geldiğimiz noktaya bir bakalım. 15 Eylül’de Türkiye’de eğitim-öğretim yılı açıldı. Ama bölücü örgüt PKK okul basıp okul yakıyor. Son bir ay içinde 30’dan fazla okul yakılmış. Anayasa’ya rağmen Türkçeden başka bir dille eğitim provaları yapılıyor. Son olarak Diyarbakır’da İHD, KESK, DTK, DBP, HDP, Kürdi-Der ve Eğitim-Sen gibi bazı örgütler, dernekler tarafından Diyarbakır’da, Şırnak’ın Cizre ve Hakkâri’nin Yüksekova ilçelerinde Kürtçe eğitim veren okullar açtılar. Âdeta Türkiye Cumhuriyeti’ne meydan okuyan bu tutumu da çocukça, halka masum göstermek için tuhaf açıklamalar yaptılar. Kürdi-Der Diyarbakır Şube Başkanı, Kürtçe eğitim veren bir okul ile ülkenin parçalanmayacağını göstermek için bu okulları açtıklarını belirtti. “Bunu yaparken Türkçeyi reddetmiyoruz. Biz bu ülkenin bir resmî dilinin olduğunun farkındayız.” dedi. Ayrıca Eğitim Destek Evi ve Eğitim Sen’in pilot bölge olarak seçtiği Diyarbakır’ın Bağlar, Şırnak’ın Cizre ve Hakkâri’nin Yüksekova ilçelerinde Kürtçe eğitim verecek okulların ders kitapları ve okul binalarının da hazır olduğunu, 3 ilçede 300 öğrenci ile Kürtçe eğitime başlayacaklarını, ilk etapta okullarda, 1. sınıftan 5. sınıfa kadar eğitim verileceğini, bunun devamının da geleceğini, bu yıl devlet okuluna gitmemiş ve 6 yaşına gelmiş birinci sınıf öğrencilerinin alınacağını, seneye bunlar ikinci sınıfa geçince tekrar birinci sınıfa yeni öğrenci alınacağını açıkladı.   Bütün bunların altyapısı da hazırlanmaya çalışıldı. Mevcut siyasi irade tarafından Eylül 2013’te demokratikleşme paketiyle Türkçe dışındaki dillerde eğitim ve öğretimi düzenleyen yasada değişikliğe gidildi ve özel okullarda bu tür bir eğitimin önü açılmaya çalışıldı. Oysa yapılan iş Anayasa’ya aykırıydı. Nitekim Diyarbakır Valisi Mustafa Cahit Kıraç, görevden alınmadan önce Anadolu Ajansı'na verdiği demeçte Türkçeden başka bir dilde eğitim yapmak için Anayasa değişikliği gerektiğini şöyle açıkladı:
"Anayasa, yasa değişikliği yapılmadan fiilî bir uygulama şu an için olamaz. Ama tabii ki okullarımızda seçmeli ders olarak Kürtçe eğitimi alabilirler. Zaman içinde bir Anayasa değişikliği, yasa değişikliği olabilir de bu devreye sokulur mu bilmiyorum. Ama şu an için hukuken böyle bir eğitim mümkün değil."
  Gerçekten de Anayasa’mızın ilgili maddeleri açık açık bu yapılanların suç olduğunu gösteriyor. Mesela Anayasa’nın 3/1 maddesi şöyledir:
“Türkiye Cumhuriyeti ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
Yine Anayasa’mızın 42. maddesinin son paragrafında çok açık bir şekilde şöyle diyor:
“Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez.” Dolaysıyla siyasi iradenin kanun çıkararak “Özel öğretim kurumlarında izin alınarak ana dilde eğitim yapılabilir.” gibi bir tavır içinde olması da bizce Anayasa’ya aykırıdır. Nitekim valinin feryadı da bunun içindir.
Görüyoruz ki son derece masum bir istek gibi ortaya atılan “ana dilde eğitim” meselesi Türkiye’yi bölmenin çok önemli bir adımına dönüştü. Gelinen nokta bunu net olarak ortaya koyuyor.
Oysa modern devletlerde  modern milletlerin tek dili olma ve o dili bütün vatandaşlarına öğretme zorunluluğu ve gerekliliği vardır.
Mesela 315 milyon nüfuslu ABD’nin nüfusunun üçte birinin ana dili İspanyolcadır. Bu 100 Milyonun üstünde bir nüfusa karşılık gelir. Ayrıca orada Çinceden, İtalyancaya, Almancaya kadar çok kimse tarafından çok sayıda dil konuşulur. Ama ABD, 2007 yılında İngilizce Dil Birliği Kanunu diye bir kanun çıkardı. Kanunun gerekçesi şöyle:
“…Ülkede az gelişmiş bölgelerin dil farkı sebebiyle geri kalmalarının önlenmesi;  İngilizcenin ABD'deki farklı etnik köken, kültür ve dilleri birleştiren bir temel olduğu gerçeğinin kabul edilmesi…”
Bu kanuna göre: “kamu ve özel tüm iş yerlerinde İngilizce kullanılması” zorunlu. Vatandaşlık başvurularında "İngilizce bilme şartının yerine getirilmesine göre işlem yapılması” mecburi. Yani daha önce de belirttiğimiz gibi, tek dil ABD’de zorunlu.
Üstelik tek dil zorunluluğu sadece ABD de değil. Almanya’da son yıllarda bazı okullarda, ders aralarında ve okul bahçelerinde bile ana dilde konuşmak yasaklandı. Almanya’da önceleri okullarda seçmeli verilen Türkçe dersleri sistemli bir şekilde kaldırılmaya başlandı. Türkiye’nin, Almanya’da Türk lisesi açılması isteğine Almanya Başbakanı Merkel karşı çıktı.
Bir başka  çarpıcı örnek de AB üyesi ülke olan Slovakya. Slovakya’da ülkedeki azınlıkların kamusal alanlarda kendi dilleri ile konuşmaları yasaklandı. Slovakça dışındaki diller sadece evlerde konuşulabiliyor. Yasağı ihlal edenlere de 5 bin avro gibi çok yüksek bir para cezası var. Slovakya’da çok sayıda Macar ve diğer etnik gruplar yaşıyor. Bunlar karara itiraz ettiler. Ama AB'den bu yasağa karşı hiçbir itiraz hiçbir eleştiri gelmedi. AB veya ABD, Slovakya hükûmetine "Macar açılımı yapın, Macarca TV kanalı açın, Macarlar ana dillerinde eğitim yapsın."  şeklinde baskılar yapmadı. 
Bir de Fransa’ya bakalım. Özgürlükler ülkesi denen Fransa'daki Alsace ve Breton bölgelerinde Alsasca, Bretonca; Korsika adasında da Korsika dilinde okuma, yazma ve yayın yapmak yasaktır. Hiç kimse Fransa'ya "Korsika dilinde, Alsas dilinde, Bröton dilinde TV kanalı aç, bu dillerde eğitim yap." diyebiliyor mu? Hayır. Çünkü etnik dillerde eğitim ve TV-radyo yayını bir AB şartı değildir.
Pekiyi biz niye Kürtçe okul açmaya, eğitim vermeya, TV ve radyo yayını yapmaya zorlanıyoruz? Neden bu hususlar sadece Türkiye'den istenmekte? Neden Türkiye bunlara direnememekte? Diğer AB üyesi veya üye adayı ülkelerden niçin bunlar istenmiyor? 4 parçalı “Büyük Kürdistan Projesi”nin hayata geçmesini kolaylaştıracağı için olabilir mi?
Bölücülerin isteklerini yerine getirerek, sözüm ona bu sorunu çözmeye çalışanlar, bunun Türklerin büyük bir nefret ve öfkesini çekeceğini de hesaplamalıdırlar. Katil bölücü başının önerilerini meşrulaştırmak, Türklerin birlikte yaşama isteklerini gözden geçirmelerine bile sebep olacak kadar kaygı verici olabilir. Tarih, bu masum millete bunları yapanları ilerde lanetle anacaktır.  
Türkiye’nin bir Kürt sorunu yoktur. Unutulmamalıdır ki Türk milletinin her ferdi; hukukla sınırları çizilen haklardan eşit bir şekilde istifade edebilmektedir. Yöresi, kökeni ve inancı ne olursa olsun Türkiye’de yaşayan her vatandaşımız, modern millet tanımının gereği olarak, hiç bir ayrım gözetilmeksizin hukuki, siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve insan haklarından sınırlama olmadan yararlanabilmektedir.
Bölücülerin isteklerini kabule hazır bir eğilim göstererek milletimizin bir bölümünü, bazı bölgelerde konuşulan dilden hareketle, bir başka etnik kimlik dayatmasının içine sokarak bir etnik sorun ortaya çıkarmak, Türk düşmanlarının, ayrılıkçı-bölücü terörist ve yandaşlarının silah zoruyla kazandıkları bir durum olarak gösteriliyor. Bu durumda başka etnik kimliğe sahip ve bölücülük peşinde olanların da silaha sarılıp yeni yeni istekler sıralamasının önüne nasıl geçilecektir? 
Şu an ülkenin yönetiminde bulunanlar şunu iyi bilmeliler: Türkiye Cumhuriyeti eşkıya ile pazarlık ederek kurulmamıştır. Bir bedel ödenerek kurulmuştur. Bu Cumhuriyet, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür. Türk milleti bu bütünlüğün bozulmasına izin vermez. Vermeyecektir.