1958 IRAK ASKERİ DARBESİ VE TÜRKİYE

09 Kasım 2020 15:47 Doç. Dr.Mustafa BOSTANCI
Okunma
130
1958 IRAK ASKERİ DARBESİ VE TÜRKİYE

1958 IRAK ASKERİ DARBESİ VE TÜRKİYE (1)

Mustafa Bostancı*
Özet
Bu makalede, Irak’ta monarşinin yıkılmasına yol açan 14 Temmuz 1958 Askerî Darbesi, özellikle sebepleri, sonuçları ve aynı zamanda Türkiye’nin bölge ülkeleri ve Irak’la ilişkilerine tesir eden tarafları bağlamında aydınlatılmaya ve değerlendirilmeye çalışılacaktır.
General Kasım’ın liderliğinde gerçekleştirilen askerî darbe, sadece monarşiyi yıkmakla kalmamış, bölge siyasetinde de önemli değişikliklere yol açmıştır. Her şeyden önce bu darbenin, kuruluşu sırasında Bağdat Paktı’na tepki gösteren Mısır liderliğindeki Arap Bloku’nun lehine sonuçlar doğurduğu söylenebilir. Darbe, diğer taraftan Orta Doğu’daki Batı aleyhtarı unsurları güçlendirmiştir. Irak’taki rejim değişikliğiyle hem radikal Arap kampına yeni ve önemli bir katılım sağlanmış hem de Batı savunma sisteminin Orta Doğu’daki uzantısı niteliğindeki Bağdat Paktı’nın, Arap dünyasıyla olan tek bağına da son verilmiştir.
Darbe karşısında sert bir tutum takınan Türkiye, askerî müdahale seçeneği üzerinde durmuş, ancak ABD ve İngiltere’nin uyarısıyla bu teşebbüsünden vazgeçmiştir.

GİRİŞ
DARBEYE KADAR IRAK
29-37 kuzey enlem ve 38-48 doğu boylam dereceleri arasında bulunan  ve Orta Doğu’da merkezî bir konuma sahip olan Irak, Türkiye’nin güneydoğu komşusudur.  Irak’ın resmî adı El-Cumhûriyyetü’l-Irâkıyye olup, başşehri Bağdat’tır. ’ Kuzeyde Türkiye ile 331 kilometrelik bir sınırı bulunan Irak’ın toprakları  doğudan İran, güneydoğudan Basra Körfezi ve Kuveyt, güneyden Suudi Arabistan, batıdan Ürdün ve Suriye ile çevrilidir.
Bugün Irak Devleti’nin yer aldığı bölge tarihte Mezopotamya olarak adlandırılmaktadır.  Fırat ile Dicle Nehirleri arasında bulunan ve adını buradan alan Mezopotamya, verimli toprakları ve uygun iklim şartları sebebiyle çok eski zamanlardan beri yoğun göçe sahne olmuş, dolayısıyla da birçok farklı kültür ve halk bir arada yaşamıştır.  Mezopotamya adıyla bilinen stratejik öneme sahip olan sulak ve bereketli Irak topraklarında.  yaşayan medeniyetlerin başında Sümer medeniyeti gelir. Daha sonra burası, Akkad, Bâbil, Asur, Med-Pers, Grek, Roma-Bizans ve Sâsânîlerin temsil ettiği diğer büyük medeniyetlere sahne olmuş, İslam öncesi dönemde Lahmîler ve diğer bazı kabileler vasıtasıyla Câhiliye Arapları ile tanışmıştır.  İslamiyet’in doğuşu ve hızla gelişmesi ile birlikte Müslümanlar uzun süre bölgeye hâkim olmuşlardır. Irak, 637 yılında Müslümanlar tarafından fethedildikten sonra Hz. Ali Dönemi’nde İslam’ın merkezi hâline getirilmiş ve başkent Kûfe’ye taşınmıştır. Bağdat, Emeviler (661–750) ve Abbasiler (750–1258) Dönemlerinde en parlak devresini yaşamıştır. Bağdat 762’den itibaren yeni baştan imar edilerek Abbasilerin başşehri olmuş ve dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Irak, 1055 yılından itibaren Selçukluların hâkimiyetine girmiş ardından da 1258’de Moğol İstilası’na uğramış ve iki yüzyıl onların kontrolünde kalmıştır. Daha sonraki tarihlerde ise eski günlerini bulamayan Irak, sırasıyla Celayirliler, Timuroğulları, Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Safevilerin hâkimiyeti altında kalmıştır. 1534’ten itibaren bölgede Osmanlı hâkimiyetine geçmiş ve ülke 1918’e kadar Osmanlı yönetiminde kalmıştır. Irak, Osmanlı hâkimiyetinde kaldığı yaklaşık dört asırlık süre zarfında en parlak dönemlerini yaşamıştır.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti, bölgeden çekildiğinden Irak tamamen İngiltere’nin işgaline uğramış ve İngilizlerin Irak’ta kurdukları askerî yönetim 1920’ye kadar devam etmiştir. Savaş sonrasında toplanan San Remo Konferansı’nda (19-26 Nisan 1920) Irak’ın İngiliz mandası altına girmesi kararlaştırılmıştır. 1932’de İngiltere, Irak’a sözde bağımsızlık tanımış, 1933’te de I. Faysal’ın ölümü üzerine 21 yaşındaki oğlu Gazi, kral olmuştur. Irak İkinci Dünya Savaşı’na girmemiş, ancak bütün İngiliz sömürgeleri gibi savaştan etkilenmiştir.   Kral Gazi’nin 1939’da bir otomobil kazası sonucu hayatını kaybetmesiyle oğlu II. Faysal henüz dört yaşında iken kral olmuş; nâipliğini de aynı aileden Abdulilah üstlendiği gibi Başbakanlığa da Nuri Said getirilmiştir. Savaş çıktığında beşinci defa başbakanlık görevinde bulunan Nuri Said, savaşta İngiltere’yi desteklemek gerektiğini savunmasıyla ordu ile ters düşmüş ve 1940’ta istifa ederek yerini bir koalisyon hükûmetine bırakmak zorunda kalmıştır. Başbakan Reşid Ali, İngiltere’nin Irak topraklarını kullanma ve karşılığında askerî destek sağlama teklifini reddettiği gibi, Basra’daki İngiliz askerlerinin ülkeyi terk etmesini istemiştir.  1941’de bir grup subayın başını çektiği kısa ömürlü bir direniş hareketi ülkenin İngiltere tarafından ikinci defa işgal edilmesiyle sonuçlanmış ve bu durum II. Dünya Savaşı sonuna kadar sürmüştür. 1945 ile 1958 yılları arasında çoğunluğu İngiliz yanlısı Nuri Said’in başkanlığında genellikle aynı kişilerden oluşan yirmi dört hükûmet kurulmuştur. Uzun süre muhalefet partilerinin yasaklandığı bu dönemde etkisini arttırmaya başlayan Sovyet nüfuzuna karşı bölge ülkeleri arasında dayanışmayı arttırmak amacıyla Türkiye, İran, Pakistan ve İngiltere’nin de katıldığı Bağdat Paktı imzalanmıştır (1955).

DARBE ARİFESİNDE IRAK’TA VAZİYET
Irak toplumunun 20. yüzyılın ortalarındaki en önemli özelliği, daha önce bağımsız ve ayrı bir siyasi yapıda bir araya gelmemiş unsurlar içermesidir. Bu dönemde nüfus; sosyal ve etnik köken, din ve mezhep, bölge ve aşiret bağları açısından birbiri içine geçen çeşitli kategorilere bölünmüştü.
İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1958’e kadar Irak, Haşimi monarşinin kontrolü altında kaldı. Kral II. Faysal 1953’te reşit olduysa da tahtın arkasındaki güç 1939’dan beri naip olan Prens Abdulilah’tı. Saray dışında otuz yıldır güç merkezinde olan Nuri Said ise siyasal süreci hâlâ elinde tutuyor ve Irak’ın dış politikasına yön veriyordu. Bu politikanın Batılı ve İngiliz yanlısı olması, Irak’ın 1955’te Bağdat Paktı’nı imzalamasıyla da simgeleşmişti.  Bağdat Paktı’nın tek Arap ülkesi olan Irak, pakta karşı gösterilen tepkiler sonucu, Arap dünyasında âdeta tecrit edilmiş durumdaydı. Irak monarşisinin liderleri, devamlı olarak, “Batı tarafları olmakla” suçlanıyordu. Bağdat Paktı’nın imzalandığı yıl olan 1955’ten sonraki gelişmeler, Arap Orta Doğu’sunda Batı aleyhtarı ve radikal milliyetçilik taraftarı unsurları güçlendirmekteydi. Böyle olunca, bu gelişmenin, etkisini ilk önce, Irak üzerinde göstermesi beklenmeliydi.
Bununla birlikte, Irak nüfusunun karmaşık yapısı, ülkenin siyasal gelişmesini ve diğer Arap ülkeleriyle ilişkilerini hâlâ etkilemekteydi. Çoğunluk olan Şii toplumu, siyasal sistemde oranına göre temsil edilememekteydi ve siyasal nüfuz ile ekonomik çıkarların Sünnilerin elinde toplanmış olmasından rahatsızdı. Şiiler herhangi bir Arap federasyonunda marjinal bir azınlık olacaklarını bilerek Panarabizme karşı çıkıyorlardı. Irak’ın ateşli azınlık grubu ise büyük ölçüde Sünni olan Kürtlerdi. Siyasal ve kültürel özerklik amacıyla sürekli bir mücadele içinde olan Kürtler de Panarabizme karşıydılar ve Irak’ın bir Arap birliğine girmesi durumunda bağımsız bir Kürt devleti isteyecekleri uyarısında bulunuyorlardı. Bu gerilimlere bir de kentlerde ve kırsalda yaşayanların, aşiretlerle yerleşik köylülerin ve zengin toprak sahipleriyle yoksul köylü kitlelerinin aralarındaki eşitsizlikler girmekteydi. 1950’lerin sonunda Irak nüfusunun %80’i kırsalda, feci koşullar altında yaşıyorlardı.
 Öte yandan, savaş sonrası dönemin Irak hükûmetleri öylesine dar bir destek tabanına sahiplerdi ki, statükodaki en küçük bir değişimin bile toprak sahiplerini ve diğer grupları yabancılaştıracağı korkusuyla sosyal reformu akıllarına bile getirmiyorlardı. Nuri Said, siyasal katılımın sadece küçük bir grup sadık insanla sınırlı olmasını sağlıyordu; bu uygulama Nasırizm’in çekiciliğine kapılan reform yanlısı milliyetçiler kuşağını yabancılaştırıyordu. Rejimin durgunluğa geçmesi, İngiliz yanlısı ittifakı ve Nasır aleyhtarı propagandası, hüküm süren fikirlere o kadar karşıydı ki, kendini ancak polis baskısı ve sansürle ayakta tutabiliyordu ve bu bile yetersiz kalmıştı.
Irak’ta darbeler, Orta Doğu’da birçok ülkede olduğu gibi, ülkeyi yöneten birtakım grupların ya da başka bir ifade ile ülkedeki iktisadi, siyasi veya askerî elitlerin iktidarı ele geçirme ve ülkeyi yönetme refleksi ile vuku bulmuştur. Bu darbeler arasında 1958 Irak Darbesi, 1921 yılından itibaren müesses olan postkolonyal İngiliz varlığını tamamen ortadan kaldırıp yerine cumhuriyet rejimini getirmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.
Şubat 1958’de Mısır ile Suriye arasında kurulan BAC (Birleşik Arap Cumhuriyeti) Arap âleminde büyük coşkuyla karşılanmıştı. Bağımsızlık mücadelesi veren Arapları, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da yönetmeye devam eden güçlere ve dolayısıyla emperyalizme karşı önemli bir zafer olarak görülen bu birleşme, Süveyş’in millîleştirilmesinde âdeta bir kahraman olan Cemal Abdülnasır’a duyulan hayranlığı iyice arttırmıştı. Nasır’ın artan etkisinden rahatsızlık duyan, aynı zamanda bölgedeki Sovyet nüfuzunu da kırmaya yönelik kurulan Bağdat Paktı’nın tek Arap üyesi Irak’taki yönetim, bu karar karşısında bir dengeleme politikasına giderek Ürdün ile birleşme kararı almıştır.  Çünkü BAC’ın kurulması, Nasır’ın etkisini Irak’ın sınırlarına getirmesi ve Nuri Sait ve monarşiye karşı açık bir tehdit anlamına geliyordu.  Bu karar Türkiye tarafından olumlu karşılanırken.   tüm Arapların liderliğine soyunan Nasır’ı, dahası Sovyetleri ve Arap halklarını kızdıran bir karar niteliğindedir. Kısaca söyleyecek olursak, BAC’ın kurulması ve ülkede yönetimi eleştirmeye başlayan geniş bir muhalefetin oluşması, kraliyete yönelik darbe girişiminin hazırlayıcıları olmuştur.
Öte yandan, “Özgür Subaylar” olarak adlandırılan grup, 1956’da yetkililerin dikkatini çekmişti. Bunlardan bazıları ordudan atılmasına rağmen faaliyetleri devam etmiştir. Bu çevrelerde, Süveyş krizinin etkisiyle çok sayıda subayın örgüte üye oldukları görülmüş ve kendilerini daha sistematik bir şekilde organize etmişler ve tuğgeneralden binbaşı rütbesine (çoğunluk albaylar) kadar on bir subaydan oluşan bir     Üst Komite kurmuşlardır. Özgür Subaylar, ezici bir çoğunlukla Arap ve Sünni idi ve Üst Komite üyelerinin çoğu, 1930’ların sonunda Irak Askerî Akademisini bitiren 40’lı yaşlardaki subaylardı. Statükoyu sevmedikleri ve emperyalizme olan öfkelerinden başka ortak siyasi ilkeleri azdı.
Üst Komite, bir darbe planlamasında en önemli hususun ana askerî birliklerin komutanlarının ya örgütlerinin bir parçası olduklarını ya da amaçlarına sempati duymalarını sağlamak olduğunu biliyordu. Bu durum, komitenin Tuğgeneral Abdülkerim Kasım’a yaklaşmasına yol açtı. O sıralarda 43 yaşındaki Kasım, genç muhalif subayları örgütlemesiyle tanınan 36 yaşındaki Albay Abdüsselam Salam Arif’i de yanına aldı.
1958 başında Özgür Subaylar, bazı temel siyasi farklılıklara rağmen Irak’ın bir cumhuriyet hâline gelmesi ve eski elitlerin çoğunun vatan hainliği ve emperyalistlerle iş birlikçi olarak yargılanması konusunda anlaşmaya vardılar. Subayların iktidarı, Üst Komite üyeliğinden oluşan Devrimci Bir Komuta Konseyi (RCC) içinde kurumsallaştırılacak ve bu organ, monarşinin yıkılmasının ardından üst düzey yürütme yetkisine sahip olacaktı.
Irak darbesi arifesinde vaziyet şöyle idi: Hoşnutsuzluğun ve darbenin için için kaynadığını bilen Başbakan Nuri Said Paşa, kilit mevkilere, sonradan kendisine ihanet eden, fakat emin sandığı adamları getirmişti. O da, Irak’taki vaziyetten haberdar olan Washington hükûmeti gibi, Lübnan isyanı bastırıldığı takdirde Irak darbecilerinin bir müddet daha harekete geçmeye cesaret edemeyeceklerini sanıyordu. Bu itibarla her şeyden evvel Lübnan isyanının bastırılması lazımdı.  Lübnan’daki artan kriz ve BAC’ın düşmanlığı karşısında endişe duyan Nuri Sait, ihtiyaç duyulması hâlinde Irak’ın Arap Birliği’ndeki ortaklığını güçlendirmek için Irak ordu birliklerini Ürdün sınırına göndermeye karar verdi.  Lübnan’da ise bir aralık yatışan isyan tekrar alevlenmiş ve hükûmet ümitsiz bir vaziyete düşmüştü. Chamoun, Amerika’dan ümidi kesince Bağdat Paktı devletlerinden yardım istemiş ve bu yardım ona vaadedilmişti. Bağdat Paktı devletleri Amerika ile istişareden sonra İstanbul’da toplanmaya ve Lübnan’a yapılacak yardımın şeklini tespit etmeye karar vermişlerdir. Yardıma daha mahallî bir renk vermek için İngiltere’nin İstanbul toplantısına davet edilmemesi münasip görüldü. Bununla beraber Amerika, icap ederse yardım faaliyetini askerî kuvvetlerle destekleyecekti.  
Başlangıçta Temmuz 1958'in ilk birkaç günü için planlanan darbe, 13-14 Temmuz gecesine ertelendi. Batı sınırına sevk edilen birliklerin, ülkenin doğusundaki istasyonlarından ve Bağdat’tan geçmeleri gerekiyordu. Dolayısıyla, hareket emrini verdiklerinde, Abdüsselam Arif, bu birlikleri başkente yöneltecektir.

DARBENİN PATLAK VERMESİ
14 Temmuz 1958 tarihli gazeteler, 15 Temmuz günü, Bağdat Paktı’na üye devlet başkanlarının ön planda Lübnan meseleleri ve Kıbrıs davasının ele alınacağı İstanbul Konferansı’na katılmak için Türkiye’ye geleceklerini yazıyordu.
Ancak ertesi günkü gazeteler “Irak’ta Krallık Devrildi” manşetleriyle çıkacaktır. Verilen haberlere göre Başbakan Nuri Sait Paşa ve Veliaht Prens Abdulilah öldürülmüştü, Kral Faysal’ın akıbeti ise belli değildi. Ayrıca 14 Temmuz itibarıyla Irak’ta Cumhuriyet rejiminin kurulduğu ilan edilmiş, Bağdat’taki Kral Sarayı ve İngiltere Sefaretine ait binaların hepsi yağma edildikten sonra yakılmışlardı.  Bağdat Radyosu ise 14 Temmuz günü saat 06.00’da Abdülkerim Kasım’ın Başbakanlığında ve Muhammed Hadid ve Sıddık Şensel gibi milliyetçilerden oluşan bir Cumhuriyet hükûmeti kurulduğunu duyurmuştur. Radyo ayrıca, Kralın, Veliaht’ın ve Nuri Sait Paşa’nın nerede olduğunun bilinmediğini, Kral’ın ikamet ettiği Rihab Sarayı’nda kargaşanın devam ettiğini de bildirmiştir. Radyo haberine göre, devrimin coşkuyla kutlandığı gösteriler de yapılmaktadır.  Cumhuriyet gazetesi, Kral Faysal, Prens Abdulilah ve Başbakan Nuri Sait’in öldürüldüklerini ve Kral Hüseyin’in kendisini Irak-Ürdün Devleti lideri ilan ettiğini yazmıştır.  14 Temmuz tarihli bir İngiliz raporunda da Veliahd Prensin öldürülmüş olduğu, Kral’ın da Bağdat’ta tutsak bulunduğu bildirilmiştir.  Hürriyet gazetesinin haberine göre ise Bağdat’taki Batı taraftarı hükûmet devrilerek Nasır taraftarları idareyi ele almıştır.   
Başbakan Nuri Said Paşa, Lübnan müdahalesine hazırlık olmak üzere Irak’ın doğu bölgesindeki askerî birlikleri ülkenin batısına sevk etmeye karar vermişti. İşte bu birliklerin komutanı General Kasım, askerler Bağdat’tan geçerken, 14 Temmuz 1958 gecesi darbeye girişmiştir. Darbenin başında General Kasım’dan başka, General Abdüsselam Arif de bulunuyordu.
Öte yandan, Irak’taki durum hakkında gelen haberler değişiktir. Muhtelif kaynaklardan alınan resmî haberlere göre, karışıklıklar, Kral Faysal’ın bulunduğu Kraliyet Sarayı’na ihtilalcilerin yürümesiyle başlamıştır. Askerler ve sivillerden müteşekkil ihtilalciler, Kraliyet Sarayı’nı ellerine geçirmişlerdir. Bağdat sokaklarında da çok geniş çapta nümayişler ve gösteriler yapılmıştır. İsyancılar Bağdat Radyosunu zapt etmişlerdir. Bütün Irak’ta sabahtan itibaren örfi idare ve öğleden sonra da sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Bağdat Radyosu bir neşriyatında, “Allah’ın düşmanları öldürüldü.” demiştir. Radyo kendisini “Irak Cumhuriyeti Radyosu” olarak takdim etmektedir.
14 Temmuz günü, Bağdat Radyosu tarafından yayımlanan bildiride “Ulu Tanrı’nın yardımı, halkın ve silahlı kuvvetlerin desteğiyle” Irak’ın, “emperyalistler tarafından başa getirilmiş, doğru yoldan ayrılmış idareciler gurubunun tahakkümünden kurtarıldığı” ilan edilmiştir. Bildiride ayrıca, Irak’ta “millî birliği koruyacak, diğer Arap devletleriyle kardeşlik bağları kuracak ve Bandung Konferansı kararları ile BM Antlaşması’na uygun ve Irak’ın menfaatine olan bütün milletlerarası taahhütlerine sadık” bir Cumhuriyet yönetiminin kurulduğu da belirtilmiştir.
Amerikan Merkezî İstihbarat Örgütü Başkanı Dulles’ın 14 Temmuz tarihli bilgilendirme notunda; Başbakan Nuri Sait Paşa yönetimindeki Irak hükûmetinin, Genç Subaylar liderliğindeki Nasır yanlısı bir askerî darbe ile sabaha karşı devrildiği, Başbakan Nuri Sait ve Veliaht Prens’in öldürüldüğünün bildirildiği ancak bu bilginin teyit edilmediği ifade edilmiştir. Bilgilendirme notunda ayrıca, Bağdat Radyosunda yayımlanan bir habere atıfta bulunularak, Veliaht Prensin öldürüldüğü ve sokaklar boyunca sürüklendiği, Kral’ın sarayının ateş altında olduğunun bir Amerikan gözlemcisi tarafından bildirildiği, Kral Faysal’ın kaderinin bilinmediği, ancak ülkeden kaçmasına izin verildiğine dair bir raporun bulunduğu yazılmış ve şu hususlara yer verilmiştir: “Bağdat’ta sokağa çıkma yasağı uygulanmış ve şehirde tanklar konuşlanmış durumda. Havaalanı kapalı, Nasır resimleri çoğunlukta ve kalabalık Nasır’a tezahüratlar yapmakta. Kahire, Şam ve Bağdat Radyoları bu gelişmeleri selamlıyor. Ordunun Bağdat’ın dışındaki tutumu henüz bilinmiyor.”
Bağdat Radyosu’nun bildirdiğine göre, halk Kral’ın sarayına hücum etmiş, binayı yağma ettikten sonra yakmıştır. Diğer taraftan asiler ve bunlara katılan halk Bağdat’taki İngiliz Büyükelçiliğini de yağma ederek yakmışlardır.
Amerikan Haber Ajansı AP’nin Bağdat muhabiri, 22 Temmuz’da gönderdiği telgrafta darbe hareketi ve mevcut durum hakkında şu bilgileri vermektedir: “Irak darbesi iki saat içinde olup bitmiştir. Ordu daha ilk günden beri memlekette kontrolü elinde bulundurmaktaydı. Darbe saat gibi işleyen bir askerî harekât şeklinde olmuştur. 14 Temmuz Pazartesi sabah saat 05.00’te bir tankla, motorize tanksavar toplarının desteklediği bir piyade bölüğü sarayı sarmıştı. Veliaht Emir Abdulilah o sırada İstanbul’a gitmek üzere hazırlanmaktaydı. Aynı sırada diğer ordu birlikleri, Nuri Sait Paşa ile diğer vekillerin evlerini sarmış bulunmaktaydı. Bağdat’ta bütün stratejik noktalarıyla yol kavşakları tanklar tarafından tutulmuş, Irak Ordusu Başkumandanı General Refik Arif tevkif edilmişti. Darbecilerin anlattığına göre, bir yüzbaşı, Melik Faysal’ın saraydan çıkıp teslim olmasını istemiş, fakat Emir Abdulilah direnmiş ancak burada Kral Faysal ve Abdulilah öldürülmüşlerdir. Darbeciler, Abdulilah’ın cesedini halka verdiklerini ve halk tarafından parçalandığını söylemekte, diğer cesetlerin de gömüldüğünü nakletmektedir.
Nuri Sait Paşa, nehir kıyısındaki evinden bir sandalla kaçarak bir dostunun evinde saklanmıştır. Fakat evin hizmetçisi ertesi gün darbecilere haber vermiş ve mükâfat olarak 10 bin dinar almıştır. Nuri Sait Paşa, evden kadın kıyafetine bürünerek kaçmaya teşebbüs etmiş, yakalanacağı sırada tabanca ile ateş açarak iki kişiyi öldürmüştür.
Darbenin ilk gününde şehrin muhtelif yerlerinde 3 Amerikalı, 1 İngiliz ve 1 Alman dâhil 30 kişi ölmüştür.”
14 Temmuz tarihli Amerikan Elçilik raporunda; darbenin yerel coşkusunun oldukça fazla olduğu, darbenin karakterinin şiddetle Batı karşıtı, Nasır yanlısı bulunduğu, iki Amerikalının arbedede öldürüldüğü, ancak henüz güçlü bir Amerikan karşıtlığı işareti görülmediği  hususlarına yer verilmiştir:

DARBENİN SEBEPLERİ   
Irak Cumhuriyeti Büyükelçiliğinin 14 Temmuz 1961’de yayımladığı broşürde darbenin sebepleri; krallık yönetiminin Irak halktan kopuk kötü yönetime bağlanmış ve şu şekilde anlatılmıştır: “Krallık devrinin o boğucu kara günlerinde cehalet her tarafı sarmış, kültür seviyesi gittikçe düşmeye yüz tutmuş, sefalet Irak’ın her bucağına sızmaya başlamış, sâri hastalıklar her yerde umumi bir salgın hâlini almıştı. Memleketin tabii servetleri, ecnebiler, ihtikârcılar ve haris menfaatperestler tarafından yağma ediliyor, halk ise tamamıyla bu kaynaklardan mahrum ediliyordu. Başta saray olmak üzere sömürgeciler, geniş arazi sahipleri, nüfuzlu şeyhler ve menfaatperest politikacılar, şahsi menfaatlerini korumak, imtiyazlarını elde tutmak ve hâkimiyetlerini halka kabul ettirmek için el birliği ile ve büyük bir hırsla hareket ediyorlardı. İşte bu ve benzer birçok faktörler toplanarak 14 Temmuz darbesinin patlak vermesine sebep olmuştur.  
1952 yazında Kral Faruk’u tahtından indirdikten sonra Cemal Abdülnasır evvela İngiliz askerini Haziran 1956’da Kanal bölgesinden atmış, sonra Ağustos 1958’de Süveyş Kanalı’nı millîleştirmiş, daha sonra da Suriye’yi BAC adı altında hükmüne almıştır. Nasır karşısında Batı’nın her hareketi, Nasır’a yeni bir koz sağlamış, bu manada ilk büyük hata ABD’den gelmiş, Aswan Barajı’na yardım vaadini geri almak suretiyle Nasır’ın, Sovyet kucağına atılmasını mümkün kılmıştır.
ABD’nin bu ilk büyük hatasına karşı İngilizler gene de Orta Doğu’yu kaptırmayacaklarına güvenmekte idiler. Bu güvenin timsali de “İhtiyar Tilki” lakaplı Nuri Said idi. Nuri Said gerçekten Orta Doğu’yu avucunun içinde çevirebilecek bir adamdı. Irak’ta başbakanlığa 14 defa inip çıkmasına rağmen I. Faysal’ı Irak tahtına âdeta eliyle oturttuğu günden bu yana dizginleri elden bırakmış değildi. Hizmet ettiği İngiliz siyasetinin Orta Doğu’daki tek engelinin Nasır olduğunu iyi bilen Nuri Said, Süveyş hadisesinde Nasır’ı temizlemenin vakti geldiğine inanarak İngiltere’yi saldırıya teşvik etmiştir. Nuri Said’in tavsiyesini dinleyen İngilizler iki feci hata işlediler. Fransızları ve İsrail’i harekâta ortak ettiler. Sadece Arapların değil bütün Orta Doğu’nun fevkalade unutkan olduğunu tecrübeyle bilen Nuri Said, Arap âleminin bir tek şeyi unutamayacağını da müdrikti: İsrail ile ortaklık!
Bu arada Amerikalılar da petrol fiyatlarını arttırmak isteyen bezirgânların kurbanı olarak ikinci feci hatayı işlediler. Mısır’a, daha doğrusu Nasır’ın üstüne yürüyen kuvvetlerin karşısına dikilerek onları durdurdular.
Bundan sonra günlerinin sayılı olduğunu Nuri Said bizzat anlamış, “sıra bende” demeye başlamıştı. Bunu bilen Nuri Said’in neden gafil avlandığı bilinemez. Hâlbuki Faysal ile aynı gün tahta çıkan, onunla aynı yaştaki genç Ürdün Kralı Hüseyin, tecrübeli adamlarından çok daha kurnaz olduğunu ispat etmiş ve asıl sıranın kendisinde olduğunu öğrendiği için tetikte durmuş, bu sayede de müşterek suikastın-hadiseler darbenin Irak’ta ve Ürdün’de aynı zamanda indirilmek üzere tertiplendiğini göstermiştir- kendisine yönelenini bir hafta evvelinden keşfederek canını ve tahtını kurtarmasını bilmiştir. Bu ihtara rağmen Irak isyanının muvaffak oluşu Nuri Said Paşa’nın ne derece büyük ve feci bir gaflet içinde bulunduğunun delilidir.
Ulus Gazetesi Yazarı Yakup Kadri, Irak darbesinin hayretle karşılanmaması gerektiğini, zira Irak Krallığı’nın ve hele Nuri Sait iktidarının, günün birinde böyle bir akıbete uğrayacağını tahmin edenlerin pek çok olduğunu belirtmiş ayrıca, Irak’ın, bütün Arap milletleri nazarında, İngiltere’nin Orta Doğu politikasına hizmet etmek veya alet olmak töhmeti altında olduğunu, İngiltere’nin ise bu bölgede en çok korkulan Batı devletlerinden biri olduğunu ve Bağdat Paktı’nın da Arap devlet adamları tarafından bir İngiliz oyunu olarak görüldüğünü ve bu kaçınılmaz sonucun ortaya çıktığını ifade ederek  darbenin nedenini, Irak’ın İngiliz çıkarlarına hizmet eden dış politikasına bağlamıştır.
Yine aynı gazeteden Ahmet Şükrü Esmer, Irak’taki hükûmet darbesinin bütün Orta Doğu’yu ele geçirmek için Moskova ve Kahire tarafından geniş bir komplo olarak tertip edilmiş olduğu şüphesini uyandırdığını, bu tertibin ilk safhasının Lübnan’daki rejimi yıkmak olduğunu iddia etmiş ve bu meselenin İstanbul’da toplanacak Bağdat Paktı Konferansında ele alınacağını anlayan Irak darbecilerinin harekete geçtiklerini ifade ederek  darbenin zamanlamasına dikkat çekmiştir.
Hürriyet gazetesinden Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu da Orta Doğu hadiselerinin birbirini kovaladığını ve bunların tek hadiseler olmadığını, gizli bir komite, siyasi bir orkestranın çaldığını ve maasronun Abdünnasır olduğunu belirtmiştir.  Tepedelenlioğlu, bir başka yazısında da Irak darbesinde dikkati çeken en önemli hususun, darbeyi gerçekleştiren gizli komitenin yapacağı işi son dakikaya kadar saklayabilmesi olduğunu ve darbenin pek ustaca indirildiğini belirtmiş ve darbede Mısır ve Suudi Arabistan’ın rolüne dikkat çekmiştir. Darbede ayrıca petrolün rolüne de değinen Tepedelenlioğlu, bilhassa Nuri Said Paşa ile Abdulilah’ın son aylarda Irak Petrol Şirketi’yle sert münakaşalara girdiklerini, neticede şirket yetkililerinin arama imtiyazlarından vazgeçtiği gibi Irak’ın hükûmet hissesini yükseltmeyi de kabule mecbur olduklarını, buna dair olan anlaşmanın da 13 Temmuz Pazar günü Bağdat’ta imza edildiğini ve darbenin bu anlaşma imza edildikten üç saat sonra başlamasının bir hayli garip olduğunu belirtmiş ve Ahmet Şükrü Esmer gibi, fakat farklı bir açıdan zamanlamaya dikkat çekmiştir.
Aynı gazeteden Adnan Semih da Tepedelenlioğlu gibi Irak darbesinin arkasında Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdünnasır’ın olduğunu iddia etmiş ve ayrıca, Nasır’ın, Irak’ta muvaffak olacak bir hükûmet darbesinin Suriye’deki gayrimemnun elemanları da bir müddet için susturacağını bildiğini ve ananevi düşman olan İngiltere’ye ve İngiliz taraftarı Iraklı devlet adamlarına da çok ağır bir darbe indirilmiş olacağını da belirterek şunları söylemiştir: “Darbe indi. Bir gece içinde. Krallık yıkıldı. Cumhuriyet ilan edildi ve yeni kurulan Cumhuriyet’in muvakkat başkanları, ilk iş olarak Nasır’a el uzattılar.”
Yine Hürriyet gazetesinde John Kimche imzalı makalede, Nasır taraftarlarının propagandalarının, Nuri Sait rejiminin ve Haşimi Krallığı’nın Irak’taki aleyhtarlarının sayısını her gün biraz daha arttırdığı ve memnuniyetsizliğin Irak’ta süratle geniş halk kitlelerine yayıldığı ifade edilmiş ayrıca, Nasır’ın Irak’ta bir numaralı kışkırtma merkezi olan Mısır ataşesinin bürosu vasıtasıyla çalıştığı, bütün gizli faaliyetlerin Mısır ataşesi tarafından yürütüldüğü belirtilmiş ve darbede Kahire Radyosunun da rolüne işaret edilmiştir.
Yine Hürriyet gazetesinde yazan Edouard Sablier ise, “Irak’ta hükûmet halka dayanmıyordu. Kısa ömürlü kabineler rekoru Fransa’da değil Irak’tadır. Bu memlekette otuz yılda elli kabine değişmiştir. Ve bütün bu çıkışlarda, inişlerde dayanılan tek kudret silahtı: Ordu!” diyerek Irak’ın içinde bulunduğu duruma ve isyanın asıl nedenine işaret etmiştir .
Tercüman Gazetesi Yazarı Kadircan Kaflı da darbeyi yapanların başındaki adamın Kral ve Başvekil’in en güvendikleri adam olduğunu belirtmiş, darbeyi Nasır’ın ve dolayısıyla Sovyet Rusya’nın yaptığının muhakkak olduğunu iddia etmiştir.
Milliyet Gazetesi Köşe Yazarı Peyami Safa ise Irak’taki yeni yönetimin Arap birliğini gerçekleştirmek yolunda Nasır’ın politikasına ayak uyduracağının anlaşıldığını belirmiş ve zamanlamaya dikkat çekerek şunları yazmıştır: “Arap milliyetçiliğinin bir feveranı gibi görünen bu hadisenin, sinsi bir ustalıkla, evvelden hazırlandığı bellidir. Her şeyden evvel Zırhlı Birlikler Komutanı General Kasım elde edilmiştir. Yapılan hükûmet darbesinin İstanbul’da Bağdat Paktı Konferansının toplanacağı günün arifesine rastlaması bir tesadüf olamaz. Darbecilerin bu konferansı suya düşürmek için hareketlerini belli bir tarihe göre planladıkları da bellidir.” Safa darbede Nasır ve Sovyet etkisine de işaret etmiş, ayrıca bu darbe ile Amerika ve İngiltere’nin Soğuk Savaş’ta bir meydan muharebesi daha kaybetmiş olduğunu iddia etmiştir.
Amerikan yetkililerine göre ise Irak’ı ele geçiren unsurlar, bazıları Mısır yanlısı kampanyayla açıkça tanımlanmış kişiler tarafından yönetilmektedir, bununla birlikte, Irak’taki mevcut darbenin yöntemleri ve zamanlamasının Mısır tarafından dikte edilip edilmediği konusunda soru işareti vardır. Zamanlama, darbeyi gerçekleştirmenin usulü ve vahşetinin yanı sıra, beklenebilecek olan şeyler göz önüne alındığında, Mısır’ın darbede rolü olduğu iddiası biraz uyumsuz görünmektedir.
Burada önemli bir soru gündeme gelmekteydi. Bu darbenin emarelerine ilişkin istihbarat önceden alınmamış mıydı? Bu konuyla ilgili 16 Temmuz tarihli bir Amerikan raporunda; herhangi bir Amerikan kaynağında, Irak’ta yaklaşmakta olan harekete ilişkin herhangi bir gösterge olmadığı, darbeden birkaç gün veya saat önce Irak’tan ayrılan kişilerle yapılan temaslarda, darbenin yakında olacağına dair dışa vurulmuş bir işaret olduğu izleniminin teyit edilmediği ifade edilmiştir. Raporda ayrıca, rejimin halk desteğinin azaldığının birkaç yıldır bilindiği, ancak bunun Arap hükûmetlerinin bir karakteristiği olduğu, halkın yönetime duyduğu kızgınlığın biraz yükseldiğine ve gerginliğin arttığına dair genel bir farkındalık oluştuğu belirtilmiş, başlıca şu bilgilere yer verilmiştir: “Irak hükûmeti, ordunun kendi içinde herhangi bir şüpheli teması fark etmeyen çok kapsamlı bir istihbarat ağını muhafaza etmiştir. Irak hükûmeti, Abdülkerim Kasım’ın bizzat kendisinin farkındaydı (bizim gibi), 1954 yılı sonlarında Ürdün’de görevlendirilmişken, birtakım yıkıcı tesirlere maruz kaldığını biliyordu. Sorun yaratma potansiyeli olan kişiler doğru değerlendirildi, ancak durum, olay ortaya çıkana kadar belirgin değildi.”   

ESKİ YÖNETİCİLERİN AKİBETİ
Bağdat Radyosu, 14 Temmuz tarihli haberinde, Bağdat’ta halkın nümayişler yaptığını ve “Tek bir Arap ordusu istiyoruz!”, “Yaşasın birleşmiş Arap mücadelesi!”, “Biz Nasır’ı takip ediyoruz!” ibareli dövizlerin sokaklarda dolaştığını bildirmiştir.
Öte yandan Irak’tan alınan haberler, Bağdat’ta durumun karışık olduğunu göstermektedir. Başvekil Nuri Sait Paşa’nın öldürülmediği ve kaçmaya muvaffak olduğu, kellesini getirene 10 bin dinar verileceğini ilan eden Bağdat Radyosu, ertesi gün eski Başvekilin Bağdat civarında bir evde yakalandığını ve vurularak öldürüldüğünü açıklamıştır. Veliaht Prens Abdulilah’ın da 14 Temmuz sabahı Bağdat’taki sarayında linç edildiği kesin olarak anlaşılmıştır.  İhtilalciler tarafından Melik II. Faysal’ın da öldürüldüğü, 16 Temmuz gecesi çeşitli Doğu ve Batı kaynaklarından bildirilmiş ve haber sabaha doğru teyit edilmiştir. Bağdat Radyosu, darbenin ilk günlerinde bu cinayeti halktan gizli tutmuş ve ancak 16 Temmuz gecesi açıklamıştır.