ÜÇÜNCÜ BALKAN BOZGUNU DAYATMASINA HAYIR!

08 Nisan 2017 17:46 Hüseyin ÖZBEK
Okunma
529
ÜÇÜNCÜ BALKAN BOZGUNU DAYATMASINA HAYIR!

ÜÇÜNCÜ BALKAN BOZGUNU DAYATMASINAHAYIR!

Av. Hüseyin ÖZBEK

 Türk askerî tarihinin en büyük yenilgisi hiç kuşkusuz Balkan Bozgunu’dur. İkinci Viyana Kuşatması’nda yaşanan 1683 Bozgunu ile 1877-1878 Rus Savaşı’nda Kafkas veTuna Cephesinin çöküşüyle payitahtın neredeyse elden çıkacak duruma gelmesi diğer büyük yenilgilerdir. 

1683 Bozgunu’nun ardından hemen pes etmeyen Osmanlı İmparatorluğu’nun çabaları nafiledir. On altı yıl süren ölüm kalım savaşı da kaybedilecektir. 1699’ da imzalanan Karlofça Anlaşması Orta Avrupa’daki Türk üstünlüğünün kesin olarak son bulmasının belgesidir.

1877– 1878 Türk Rus Savaşı ise Kafkas hattında ve Balkan coğrafyasındaki Türk askerî varlığını ve siyasi hâkimiyetini yok derecesine indirecektir. Tuna Cephesinin çöküşünün ardından Edirne’nin düşüşü ile Çarlık ordularına Osmanlı payitahtının kapıları ardına kadar açılır. Ayastefanos’ta (Yeşilköy) dayatılan şartlar son derece ağır hükümler içermektedir. İngiltere’nin Hindistan yolunun Rus tehdidi altına girmesi endişesi ve Prusya’nın çıkarlar hesapları doğrultusunda düzenlenen Berlin Konferansı’nda kısmen hafifletilen hükümler sonrası Ruslar İstanbul’u terk edecektir.

Balkan Bozgunu’nun (1912 ) diğerlerinden farkı yenilginin askeri alanla sınırlı kalmayıp Batı karşısındaki inançsal, kültürel, askerî üstünlük algısının ortadan kalkması, yenilgi ve yok oluş duygusunun toplumu teslim almasıdır. Sırp,Bulgar, Karadağ, Yunan bağlaşıkları karşısında uğranılan askerî yenilgi gerçekten yüz kızartıcıdır. Yüzyıllardır her büyük seferde Orduyu Hümayunun yer götürmez askerle gidip, zaferle dönüşüne kuşaklar boyu tanıklık etmiş, serhat türküleriyle, akıncı destanlarıyla büyümüş Rumeli ahalisinin görüp de inanamadığı şey üniformalı kaçkınların, ordu artıklarının, bağlaşıkların üniformalı vahşilerin önünden ardına bakmadan kaçmasıdır.

Osmanlının fetih ve batıya doğru yayılması temelinde uygulanan iskân politikasıyla Anadolu’dan göçürülen Yörüklerle Türkleştirilen 500 yıllık vatan birkaç ayda elden çıkmıştır. Osmanlının, Anadolu kadar Türk Rumeli’si göz açıp kapayıncaya kadar kaybedilmiştir.  Evladı Fatihanca vatan bilinmiş, camileriyle, türbeleriyle, hanları, hamamları, şehirleri, çarşıları,bedestenleriyle Türkleştirilmiş coğrafyada acımasız bir etnik temizlik uygulanmaktadır. Bir yandan demografik kırım yapılırken diğer yandan 500 yıllık hâkimiyetinin her türlü kültürel mirası acımasızca tahrip edilmektedir.

Balkanlar’dan Edirne’ye, Edirne’den İstanbul’a uzanan, cami avlularından sokaklara,meydanlara taşan perişan yığınlar savaşın ve yenilginin, uğranılan facianın büyüklüğünü gözler önüne sermektedir. Ordudaki alaylı mektepli, İttihatçı,İtilafçı çekişmesinin, hiyerarşik disiplini yok eden kutuplaşmanın acı sonuçları Vatan kaybı olarak ortaya çıkmıştır. Balkan Savaşı halkın orduya,askere yönelik güven duygusunu sıfırlamış, halkın kolektif psikolojisinde yenilgi ve yok oluş duygusuna, millî ruhta çöküntüye yol açmıştır. Halk yenilginin sorumlusu olarak orduyu, özellikle de zabitanı (subaylar) görmektedir. Tarihte ilk kez halk orduya karşı güven duygusunu yitirmiş, âdeta sırtını dönmüştür.

Zafer günlerinin gurur simgesi üniforma, yenilgi ve çöküş günlerinin nefret objesine dönüşmüştür. Subaylar üniforma ile sokağa çıkamaz hâle gelmişlerdir. Yenilginin utancı altında ezilmekte, atalarının sefer ve zafer yollarından yüz gerikaçışın ezikliği altında yüzlerini yerden kaldıramamaktadırlar.

Türk subayını ve Mehmetleri bu utançtan Çanakkale kurtaracaktır. Balkan yenilgisinden dersler çıkarılmış, yeteneksiz, birikimsiz, çağın gerektirdiği askerlik sanatını içselleştirememiş unsurlar tasfiye edilmiştir. Ordunun eğitim anlayışında, savaş stratejisinde ciddi değişikliklere gidilmiş, yetenekli, genç subaylara rütbelerinin üstünde birliklere komuta etme imkânı verilmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın patladığı 1914 yılında İtilaf güçleri, Türklere Balkan Bozgunu’nun daha ağırını yaşatacaklarından emindirler. 1915 başlarında Türklerin işini bitirip saf dışı bırakacaklarını düşünmektedirler. Sabah girecekleri Çanakkale Boğazı’nı aşıp akşama Osmanlı başkentine ulaşmanın girmenin hayalini kurmaktadırlar. Kibirli hasımlarına hem denizden hem karadan yol vermeyecek olan Mehmetler Balkan utancını Çanakkale’de sebil edecekleri kanlarıyla temizleyecektir. Payitaht kurtulmuş, mağrur düşmanın zafer umudu Boğaz’ın serin sularına gömülmüştür. Çanakkale Zaferi’yle birlikte üniforma yeniden milletin gurur simgesidir. Türk milletinin güvenini yeniden kazanan, duasını ve desteğini alan Türk ordusu imparatorluğun bir birinden binlerce kilometre uzak cephelerinde büyük harbin 4 yıl daha uzamasına yol açacaktır.

Büyük harbin neticesinde ekonomik kaynakları sıfırlanan, yarım milyon askerini değişik cephelerde şehit, bir o kadarını da esir veren, 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesi’yle kaderi galiplerin insafına bırakılan bir millettin yırtıp attığı idam fermanından bahsediyoruz.

Öldüğüne hükmedilen, emperyalistlerin terekesini pay edip defin merasimine hazırlandıkları bir milletin yeniden bismillahla üç buçuk yıl daha savaşabilmesinin sırrı yine Çanakkale’dir. Ezineli Yahya Çavuş’un, Edremitli Koca Seyit’in, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’in,  Sarıkamış’ın buzullarından Arabistan’ın çöllerine ayak basmadık yer bırakmayan Mehmetlerin al kanlarını,  terlerini taşıyan üniformanın Türk milletinin gözünde niçin alelade bir kumaş parçası olmadığı üzerinde düşünülmelidir.Üniforma Türk milletinin derin bilinç altında Ergenekon’dan Malazgirt’e,Mohaç’tan Viyana’ya, Trablusgarp’ten Sakarya’ya, Kocatepe’den Kıbrıs’a binlerce yıllık hikâyesi olarak kayıtlıdır. Nüfus kütüğünde adı ne olursa olsun,üniformanın içinde Mehmetleşen Anadolu çocuklarının manevi zırhıdır, o kutsal ocağın simgesidir. Bundan dolayıdır ki milletin gözünde mübarektir.

Yakın geçmişte yaşanan Ergenekon, Balyoz, Askerî Casusluk ve benzerleri, paralel ihanetin araçsallaştırdığı ve silaha dönüştürdüğü yargı üzerinden orduya İkinci Balkan Bozgunu dayatmasıydı. Hâkim, savcı cübbesi giydirilmiş cemaat kumpanyasının düzenlediği yargı komedyası ile Türk ordusuna karargâhta teslim şartları dayatılmıştı. Yargı üzerinde gerçekleştirilecek tasfiye ile Cumhuriyet’in, Türk milletinin bekasının teminatı ordunun yerine İmamın Ordusu ikame edilecekti. Atatürk,Cumhuriyet, Kıbrıs, ulusal bütünlük, devletin bekası, milletin bağımsızlığı gibi ağır bagajlardan kurtarılmış (!) ordunun yerine konacak üniformalı şakirtler ile operasyon tereyağdan kıl çeker gibi tamamlanacaktı.

15 Temmuz Kalkışması, Silivri sürecinde yarım kalan operasyonun çok daha geniş kapsamlı olarak  yürürlüğe konulmasıydı. Pensilvanya İmamı’nın intikamı olarak tasarlanmıştı. Taktik olarak siyasi iktidarı hedef almakla birlikte stratejik hedef Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesiydi. Ordunun, cemaat radyasyonunun henüz zehirleyemediği millî unsurları başta olmak üzere, hak tarafından püskürtülmüştür. Tarihçiler ileride bu süreci imanı ve inancı millî kimlikle birleştiren, inanç aidiyeti ile ulusal aidiyeti ayrışmaz bir alaşım hâline getiren Türk Müslümanlığı yerine vatansız, bayraksız, milletsiz, emperyalizmin buyruğunda sürüleşme reçetesinin bir ülkeyi ne hâle getirebileceğinin ibretlik örneği olarak kaydedeceklerdir.

Paralel ihanetin, millî devlet duyarlılığı ve hukuk meşruiyeti içinde hesabının sorulması zorunludur. Başta siyasi iktidar olmak üzere herkesin, Cumhuriyet’in kuruluş kodlarının ve millî devlet duyarlılığının terk edilerek, askerî ve sivil bürokrasinin, devlet kurumlarının cemaatler koalisyonuna, tarikatlar konsorsiyumuna teslim edilmesi durumunda yaşanılması kaçınılmaz olan bu trajediden ders almaları gerekmektedir.

Kendi dönemlerinde yaşanan Silivri faciasının siyasi sorumluluğunu omuzlarında taşıyan bir iktidarın kandırılmışlık bahanesiyle minder dışına kaçışı ne kadar inandırıcı değilse bir yandan millî orduya kumpas kurulmasından yakınıp diğer yandan cemaat darbesinin tozu dumanı arasında tüm sorumluluğu Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsallığına yükleme cinliği de o kadar inandırıcı değildir.Yine bir yandan ordudaki paralelcilerin ayıklanacağından dem vurup diğer yandan orduyu tümüyle demokrasi karşıtı bir cürüm kurumu olarak yaftalama sakilliği okadar dikkat çekicidir.

Siyasi iktidarın Cumhuriyet’in ulus devlet, üniter yapı temelindeki kuruluş felsefesiyle, çağdaş dünyadan yana temel tercihiyle,  laiklik ilkesiyle, genel merkezlerine bina boyunda posterini astığı Atatürk’le olan temel uyuşmazlığını sonlandırıp sonlandırmadığının turnusol kâğıdı kışla önlerindeki çöp kamyonlarıdır.

Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmış paralel şebekenin Cumhuriyet’e başkaldırısı bertaraf edildiği hâlde kışla önlerinden çekilmeyen çöp kamyonları tanklara karşı etkili olamasa da ordunun küçük düşürülmesine fazlasıyla yetmektedir.  Darbe bahanesiyle laik demokratik rejimin, bağımsızlığın güvencesi, halkın peygamber ocağı bildiği bir kurumun itibarsızlaştırılmasına ve tasfiyesine yönelik sinsi hesabın gerçekleşmesi durumunda Türkiye Cumhuriyeti diye bir devletin ayakta kalamayacağı, Türk milletinin özgür bir ulus olarak varlığını sürdürmeyeceği bilinmelidir.

Paralel kalkışmanın radyoaktif serpintisi geçmeden, at izi it izine karışmışken, Türk Silahlı Kuvvetlerine dayatılan Üçüncü Balkan Bozgunu şartnamesinin gerçekleşmesi durumunda sabah akşam verilen salaların aslında Türk milletinin toplu intiharının ilanı olduğu bir an önce anlaşılmalıdır.