MEVLANA’YA GÖRE TÜRKMENLER

03 Ocak 2015 11:00 Dr.Müjgân CUNBUR
Okunma
9075
MEVLANAYA GÖRE TÜRKMENLER


Mevlana’nın düşünce sisteminde esas olan parçadan bütüne gitmek, “fer”den asla ulaşmak, çokluktan birliğe erişmektir. Mevlana parçanın bütünden, yani cüzün külden ayrılmamasını ister. “Mesnevi”nin 3. cildinde Hazret-i Dekukî’yle ilgili bir hikâye anlatırken bir hadîse işaretle Hazret-i Peygamber’in büyük kimselere “Siz benim cüzlerimsiniz. Neden cüzü külden ayırırsınız?” diye sorduğunu, “cüz”ün “kül”den ayrılınca bir yararı olmayacağını, vücuttan kesilen bir organın da bir işe yaramayacağını, hatta murdar sayılacağını yazan Hz. Mevlana, aslına ulaşmayan “fer”in yani vücuttan kopan organın öleceğini, külün de eksik kalacağını söyler. Sonra da yedi mumun tek mum, tek mumun yedi mum, yedi mumun yedi adam, yedi adamın yedi ağaç olmasını, her an yedi ağacın tek ağaca, tek ağacın yedi ağaca ve yedi adama dönüşüp gaip perdesi altında sır oluşlarını anlatır.[1]
Mevlana işte bu hikâyesinde parçanın bütünle birleşmesini, çoğun teke dönüşmesini açıklar. Nitekim bu konuşmada üzerinde durulacak olan Türkmenler de Mevlana için bir bütünün parçasıdırlar.
Mevlana eserlerinde Türk boylarına, millet olarak Türklere yer vermiş, birçok beyitlerinde Türkleri ve Türk boylarını anmıştır.[2] Bu boylardan biri de Türkmenlerdir. Türkmenler töreleriyle, yaşantılarından bazı görüntülerle, bazı özelliklerle “Mesnevi”de ve “Divan-ı Kebir”de yer almışlardır.
Türkmenlerin toplum hayatlarında yayla göçlerinin çok önemli bir yeri vardır. Yüzyıllar boyunca, hatta günümüzde bahar ayları geldikte Türkmenlerin kışın barındıkları ovaları, ingin düzlükleri bırakıp yüksek yaylalara çıkışları gelenekleşmiş, töre halini almıştır. İşte Mevlana “Divan-ı Kebir”indeki bir beytinde “Resm-i Türkmen” tamlamasıyla bu Türkmen töresinden söz eder ve “Ey ruh yaylaya çıkma vakti geldi, ten kışlağını bırak;  Türkmenlerin töresini sonunda kuşlardan öğrenin.”[3] der. Beyitte kışlak ve yayla kelimeleri Türkçedir. Yayla göçleri, ilk göçmen kuşların gelişleriyle başlar. Buraya kadar söylediklerimiz beytin dış anlamıdır. Bilindiği üzere Hz. Mevlana’nın şiirleri birer mecazlar âlemidir. Nitekim bu beyitte de ruhun ten kışlağından ayrılıp asıl vatanı olan yaylaya göçmesi öğütlenmekte, tasavvuftaki ruh ve kuş bağlantısına, ruhun kuş gibi uçmasına işaret edilmekte, bir bakıma ölüm, gerçekte varlıktaki birlikle birleşip bütünleşme zamanının geldiği anlatılmaktadır. Türkmen töresinden söz edilirken çok derin bir konuya böylece işaret olunmaktadır.
Bu Mevlana aşığı büyük halk şairi Karacaoğlan yayla göçlerinde Türkmen kızlarının katarladığı mayaların çevresinde koşuşan gök boncuklu tazılardan söz eder. “Mesnevi” de de iki yerde Türkmen köpeklerinden bahsolunmuştur.  Bunlardan “Mesnevi”nin ilk cildinin Yahudi padişahı ile müminleri yakmayan ateşi anlatan hikâyenin sonunda Türkmen köpekleriyle ilgili iki beyit söylenmiş ve.
“Türkmen’in köpekleri, çadır kapısında konuğa yaltaklanırmış.
Ama çadırın yanına bir yabancı uğrayacak olursa köpeklerden aslana benzer hamleler görür.”[4] denmiştir. Türkmenlerin gök boncuklu tazıları dost misafir önünde yerlerde sürünüp yaltaklanırken, bir yabancı veya bir düşman karşısında arslan kesilmektedir. Mevlana bu beyitlerinde Türkmen obalarının kara kıl çadırlarından “hargeh” diye bahseder. Bundan sonraki beyit, onun parçadan bütüne gidişlerine bir örnektir.
“Kullukta, ben köpekten aşağı değilim. Tanrı da hayat ve kudrette bir Türk’ten aşağı kalmaz.” derken bir yandan Türk’ü Tanrı katına çıkaracak kadar yüceltir, öbür taraftan Türkmen obasını koruyan köpeklerin kulluğunu değerlendirir.
Mesnevi’de Türkmenlerden bahseden ikinci örneğe konuşmanın sonunda yer vermek üzere araya bir önemli konuyu sokmak isterim. Bu araya sokulacak bahis bir bakıma işlenen konunun temeldeki sebebini teşkil etmektedir. Bu bahis, Moğolların özellikle Türkmenlere uyguladığı zulüm karşısında Hz. Mevlana’nın tutumunun ne olduğudur. Bu konuda adlarını anmak istemediğim bazı tarihçiler tarafından Büyük İnsan’ın âdeta suçlanışıdır. Gerçekten Mevlana bir Moğol dostu mudur? Moğollara hizmet eden Selçuklu devlet adamlarını eserlerinde korur görünmesinin sebebi ne olabilirdi?
Asya içlerinden Anadolu’ya doğru bir zulüm kasırgası gibi esip gelen Moğollar, “Divan-ı Kebir”de yer yer zulümleriyle çapul ve talanlarıyla anılırlar.
“Tatar, dünyayı savaşla yıktı ama yıkık yerde senin definen olur, ne diye gönlümüzü sıkalım ne diye daralalım?
Dünya kırıldı, döküldü, sen de gönlü kırılmışların dostusun; senin sarhoşun, nerden utanacak bu çeşit kırılmadan, dökülmeden?”
“Tatar’a benzeyen gam, kızıp da yağmaya, çapula başlarsa ben, tıpkı otağ gibi sabır kemerini kuşanır, ayak direr, karşı dururum.”[5]
Bu beyitlerde dünyayı savaşla yıkan Moğollara karşı sabırla dayanmak gerektiğini öğütleyen bir millet büyüğünün davranışı görülür. O, halkı yüreklendirmeye çalışmaktadır. 1256 yılında Konya dolaylarında yapılan ve Selçukluların yenilgisiyle sonuçlanan bir savaş sırasında yazdığı tahmin olunan bir şiirinde de Mevlana:
“Halk, Tatar’dan kaçıyor, bizse Tatar’ı yaratana hizmet edelim. Halk kaçmak için yüklerini develere yüklediler; bizim yüklerimiz yok biz ne yapalım? Halk kopup kaçıyor, biz de dama çıkıp halkın develerini sayalım.” diye o günlerdeki korku ve kaçışı anlatır.[6]
Moğol konusu üzerinde asıl “Fîhi Mâfih”te durulmuş, Mevlana çeşitli soruları cevaplamıştır. Bu Büyük İnsan’ın Moğollar hakkındaki açık düşünceleri bu bahislerdedir. Bu bahisler kısaca bakalım:
Biri Mevlana’ya Moğolların gelişlerinde çırılçıplakken binekleri öküzken, silahları odundan yapılmış sonradan karınlarının doyup en iyi at ve silahlarla donanıp haşmet ve azamet içinde bulunmalarının sebebini sorar. Mevlana, onların gönülleri kırık, güçleri yokken Tanrı’nın dualarını kabul ve yardım ettiğini, ancak bugün yani bu kadar ihtişam ve güçlüyken yaptıkları zulüm yüzünden Tanrı’nın onları halkın zayıflığı ve fakirliği vasıtasıyla yok edeceğini, cezalandırıldıkları zaman dünyayı zapt edişlerinin Tanrı’nın yardımıyla olduğunu anlayacaklarını söyler. Mevlana’nın bu cevabının sonunda Harezm Şahının Moğol tüccarlarına yaptığı kötü muameleden, bu muamele karşısında Moğol hükümdarının tam bir vecit içinde bir mağarada Tanrı’ya yalvardığından, Tanrı’nın da bu yalvarışı kabul edişinden söz etmesi dikkati çeker.[7]
Birisinin “Tatarlar da kıyamete inanıyorlar.” demesi üzerine Mevlana “Yalan söylüyorlar, kendilerini Müslümanlarla bir göstermek istiyorlar.” diyerek Moğollara inanılmaması gerektiği üzerinde durur.[8]
“Moğollar mallarımızı alıyorlar, ara sıra onlar da bize mallarını bağışlıyorlar. Acaba bunun hükmü nasıl olur” sorusunu ise “Moğol’un aldığı her şey tıpkı Tanrı’nın hazinesine girmiş gibidir. Meselâ denizden bir testi veya küpü doldurup su alsan, o senin malın olur. Testi veya küpteki suya kimse karışamaz, senin iznin olmadan su alan herkes gasıp olur. Fakat testideki su denize dökülürse, o herkese helâldir. Bu bakımdan bizim malımız onlara haram, onların malı bize helâl olur cümleleriyle cevaplandırır.[9] 
“Gidip Moğollara saygı gösteriyor, sonra da kendimizi Müslüman biliyoruz.” diye dertlenen birisini teselli eden Mevlana, onda bu yaptığı işin çirkin olduğunu gösteren kalp gözü bulunduğu için adeta tebrik eder.[10]
“Gece gündüz kalbim canım sizin yanınızda, hizmetinizde; fakat Moğolların işinden ve meşgalesinden dolayı ziyaretinize gelemiyorum.” diye özürlerini bildiren bir Selçuklu devlet adamının sözlerini ise “Bu işler de Hak işidir. Çünkü bunlar, Müslümanlığın güvenini temin ediyor. Siz onların gönüllerini rahat ettirmek ve birkaç Müslüman’ın huzur ve güven içinde ibadetle meşgul olabilmeleri için, kendinizi malınızla, canınızla feda ettiniz. Bu da hayırlı bir iştir. Ulu Tanrı size böyle hayırlı bir iş yapmak arzusunu vermiştir. Bu işe ilginizin artması, Tanrı’nın size olan inayetinin delilidir. Eğer bu arzunuz zayıflayacak veya eksilecek olursa, bu da Tanrı’nın inayetinden mahrum kalacağınıza işaret demektir. Zira Yüce Tanrı büyük ve hayırlı bir işin, onun vasıtasıyla yapılmasını, o kimsenin sevap kazanmasını ve derecesinin yükselmesini istemiyor, demektir.” Cevabıyla karşılar.[11] Bu da bir tesellidir. Halkın huzurunun sağlanması için kötü olduğu kabul edilen bir işin yapılmasının sevap sayılması da bir bakıma teselli olabilir.
Bütün bu örnekler Mevlana’nın Moğollara karşı daima temkinli olduğunu, uyanık bulunduğunu, çevresindekilere de sabırla direnmelerini tavsiye ettiğini göstermektedir. Moğolları hiçbir yerde Türkmenler gibi övmemiştir. Yalnız sadakatleri için nasıl Türkmen köpeklerini takdirle anmışsa, göbeklerinden çıkarılan misk için Tatar ülkesinden gelen ahuları, ceylanları beğeniyle şiirlerinde mecaz olarak kullanmıştır.
Bu bahsi Mevlana’nın Selçuklulara karşı koruduğu, Moğolların şehit ettiği bir Türkmen uç beyi Ak Börklü Mehmet Gazi konusuyla kapayalım. Denizli tarihinde önemli bir yeri olan Mehmet Gazi’nin emrinde 200 bin kişilik çadır halkı bulunduğu tarihlerde yazılıdır. Selçuklu hükümdarlarınca uçbeyliğine atanmış, kahramanlığı ile ve Türkmenlerin kırmızı külâhlarını değiştirip ak börk giydirdiği için Ak Börklü Mehmet Bey diye anılagelmiştir. Denizli, Honas ve Dalaman vadilerine yerleşen bu uç gazisi Selçuk Sultanına tabi olarak beyliğine ait meseleleri, Selçuklularla münasebetlerini düzene koymuş, yıllık vergileri teslim için Konya’ya gidip gelmiş, bu arada da Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin dostluk ve muhipliğini kazanmıştır.
Eflâkî’nin “Menakıbu’l-ârifin”inde:
“Muhammed Bey o ülkenin kahramanı ve gazisi idi. Şimdi giyilen beyaz külâhlar da onun icadıdır. Bir gün Pervane bu beyi istedi. Muhammed Bey Konya’ya gelince Mevlana hazretlerini ziyaretle müşerref oldu. Kayseri’ye gidip emirlere, o ülkenin hesabını vermek için Mevlana’dan yardım ve medet diledi. Baş koyup ona mürit oldu.” cümleleriyle başlayan bir olayı anlatır. Olay şöyledir:
O günlerde Mehmet Bey’in adamları Hoca Mecdeddin adlı bir tüccarın tacirlerini soyup elli bin dirhem değerinde kumaşlarını alıp götürmüşlerdir. Mecdeddin bu olaydan Mehmet Bey’i suçlamış, kıyamette bile onun düşmanı olacağını, elinden kurtulamayacağını söylemiştir. Emir Mehmet Bey baş koyup dışarı çıkınca Mevlana, Hoca Mecdeddin’e çok yüksek sesle şöyle bağırır:
“Hâşâ ki kurtulmasın, niçin kurtulmasın? Kim diyor ki kurtulmasın? Vallahi, Vallahi her kim ki bizim medresemizin kapısından geçerse kurtulur. Her kim bizi anarsa kurtulur. Her kim bizi severse kurtulur.”
Mevlana’nın bu celâlinden korkan Mecdeddin bütün malını Mehmet Bey’e helal eder. Mehmet Gazi Kayseri’de Selçuklu hükümdarından ve Veziri Pervane’den türlü lütuf ve ihsanlar görür. Memleketine dönünce birinden Hazret-i Mevlana’nın onun hakkındaki inayetini ve söylediği sözleri öğrenir. Bütün mal ve mülkünü hediyelerle birlikte Mecdeddin’e gönderir. O da bütün malını sadaka olarak dostlara dağıtıp Mevlana’nın çocuklarına bağışlar.[12] 
Mevlana’nın dostluğuna, böylesine himayesine mazhar olan Gazi Mehmet Bey, Moğollarla yaptığı mücadelede damadı Ali Bey’in hıyanetine uğrayıp mağlup olmuş, kendisi gibi uç gazisi olan kardeşi İlyas Bey’le arkadaşı Salur Bey’in Moğolların ellerine esir düşüşlerini görmüş, dağlara çıkıp bir süre mücadelesini sürdürmüş, sonra aman dilemek zorunda kalmış, Konya’ya götürülürken Borgulu’da öldürülüp şehit edilmiştir. Bütün bu olayların Aksarayî’den naklen merhum Prof. Dr. Osman Turan, “Selçuklular Zamanında Türkiye” adlı eserinde uzun uzun anlatır.[13]
Araya soktuğumuz, bir hayli uzayan bu bahsi burada kesip “Mesnevi’deki Türkmen köpekleriyle ilgili ikinci örneğe dönebiliriz. Adı geçen eserin 5. cildinde Rahman kapısındaki Şeytan’ın halini anlatırken Mevlana şöyle buyurur:
“Mülk O’nun mülküdür, ferman O’nun fermanı. O’nun yarattığı Şeytan, O’nun kapısında en bayağı bir köpek.”
Türkmen’in kapısında bir köpek olsa, o kapıya yüz tutar, baş koyar.
Evdeki çocuklar kuyruğunu çekerler, onların ellerinde horlanıp durur.
Ama kapıdan bir yabancı geçse, erkek arslan gibi saldırır ona.
Türkmen tutmaç suyundan verir ona, o da o suyu yeter bulur bekçilik eder.”
Mevlana daha sonra benzetmelerine başlar, Tanrı’nın yaratıp yüzlerce düşünce ve düzen bellettiği Şeytan’ın da bir köpek olduğunu, halkın döktüğü yüz suyunu Şeytan’ın içip geçindiği tutmaç suyuna benzettiğini söyler. Köpek Şeytan’ın kızıp saldırmasına karşı “Allah’a sığınırım.” denildiğini bu sözün ise “Ey Hıta Türk’ü köpeğe bağır da yolu aç.” demek olduğuna işaret eder. Bu işaretle yine Türk’ün bir yüceltilmesi yapılmış, parçadan bütüne gidilmiştir. Yine Tanrı katına çıkarılıp sanki bir Tanrı kudreti verilecek:
“Hâşâ, vallahi Türk, bir bağırdı mı köpek de kim oluyor? Erkek arslan bile kan kaşanır, kan kusar.”[14] denilmiştir.
Mevlana eserlerinde ufak ufak ayrıntılarıyla yer alan çadırlarıyla, torunlarına tutmaç pişiren Türkmen ninelerinden, Herise adlı keşkek yemekleriyle, az kızarmış etleriyle, badem helvalarıyla Türkmen mutfağına, koyun sürüleri, deve katarları ile yayla göçlerine kadar uzanan bir hayat biçimi, Türkmenlerin hayatıdır.
Mevlana Türkmenlerden başka geniş Türklük âleminin diğer parçalarını Oğuzları, Yağma, Bulgar, Hıta, Kutu, Çiğil, Taraz Türklerini Kıpçakları diğerlerini ve sıkça da Türk adını anar. Bu anışlar çoğunca mecazî değildir. Mevlana Türkmenler gibi Türk milletini de millet olarak, millet bilincine varmış olarak anar. 


 
 


Konya Selçuk Üniversitesi 3. Millî Mevlânâ Kongresi (Tebliğler)12-14 Aralık 1988, Konya
İktibas eden: Coşkun Bağır.
[1] Mesnevi-i Manevi, Tahran, 1319, s. 168; Mesnevi, Veled İzbudak çevirisi, İstanbul, 1953, C. 3, s. 156 vd.

[2] Mevlânâ’nın Eserlerinde Türk Boyları ve Türk Kelimesinin değerlendirilmesi, Mevlânâ’nın 700. Ölüm Yıldönümü Dolayısıyla Uluslararası Mevlânâ Semineri, 15-17 Aralık 1973, Bildiriler, s.55-93.

[3] Divan-ı Kebir, Mevlânâ Müzesi Yazma Nüsha No.68, s. 211.

[4] Mesnevi-i Manevi, s.19; Mesnevi, V. İzbudak çevirisi, C. 1, s. 67.

[5] Divan-ı Kebir, Abdülbaki Gölpınarlı çevirisi, İstanbul 1958, C.3, S.229.

[6] Age. C.3, s. 259.

[7] Fîhi Mâfîh, Meliha U. Tarıkâhya (Ambarcıoğlu) çevirisi, İstanbul. 1958, s.85-86.

[8] Age., s.86.

[9] Age., s.84.

[10] Age., s.102-103.

[11] Age., s.14.

[12] Ahmet Eflâki: Âriflerin Menkıbeleri, çev. Tahsin Yazıcı, Ankara, 1955, C.1, s. 525-527.

[13] Osman Turan: Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul, 1971, s. 515-516.

[14] Mesnevî-i Manevî, s.329; Abdülbaki Gölpınarlı: Mesnevî ve Şerhi, İstanbul, 1974, C. 5, s.455-457.