SAVAŞLAR KADER DEĞİLDİR

03 Ağustos 2019 14:08 Prof. Dr.Anıl ÇEÇEN
Okunma
3464
SAVAŞLAR KADER DEĞİLDİR

SAVAŞLAR KADER DEĞİLDİR

Prof.Dr. Anıl ÇEÇEN


Türkiye Cumhuriyeti, 21. yüzyılın ilk çeyreğini tamamlayarak geleceğe doğru emin adımlar ile ilerlerken, aynı zamanda Cumhuriyet'imizin 100. yılına doğru da yönelmektedir. Bu durum içinde bulunulan günümüz konumunu daha da anlamlı kılmakta ve geleceğe dönük yorumlar ile tartışmaları beraberinde getirmektedir. Türk devleti, Cumhuriyet rejiminin ilk yüzyılını tamamlama aşamasına gelirken, Anadolu toprakları üzerinde başka etnik ve de dinsel devlet yapılanmalarına gitmek isteyen emperyalist çevreler, Atatürk Cumhuriyeti'ni yüzyıllık parantez olarak ilan etmekten kaçınmamakta ve 100. yıl bitmeden Türk ulusunun çatısı altında yaşadığı Türk devletini bir an önce savaşa sokarak bitirebilmenin yollarını aramaktadırlar.
Bugünkü devlet yapılanması öncesindeki Türk devleti olarak Osmanlı İmparatorluğu  son aşamada cihan savaşına girmemek üzere çok direnmiş ama dış baskılar ve emperyal komplolar önlenemeyince, Osmanlı gemilerinin Sivastopol’u bombalaması ile  dünyanın merkezî imparatorluğu Birinci Dünya Savaşı'na girmek zorunda kalmıştır. Osmanlı Devleti İkinci Dünya Savaşı'nda Türkiye’nin savaş dışı kaldığı gibi aslında Birinci Dünya Savaşı'na da girmeyebilirdi. Ne var ki, küresel bir planı merkezî coğrafya da uygulamak üzere harekete geçen Atlantik emperyalizmi ve siyonizm ortaklığı, Avrupa’nın doğusunda yer alan üç büyük imparatorluğu yıkmak üzere harekete geçtiği aşamada Osmanlı İmparatorluğu'nun da tıpkı Rus Çarlığı ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi bir cihan savaşı ile yıkılmaya sürüklenerek tarih sahnesinden çekilmek zorunda bırakıldığı görülmektedir.
Yüz yıl önce Osmanlı Devleti'ne dayatılarak uygulanan çöküş senaryosunun bir başka benzeri günümüz koşullarında Türkiye Cumhuriyeti'nin başına bela edilmek istenmektedir. 20. yüzyılın getirmiş olduğu bugünkü merkezî yapılanmanın 21. yüzyılda eskidiği ileri sürülmektedir. Bugün dünyanın gelmiş olduğu yeni aşamada ortaya çıkan farklı güç merkezlerinin de devreye girdiği yepyeni bir dünya düzeni oluşumu çerçevesinde, bu duruma uygun düşen bir siyasal oluşumun eskisinden farklı bir doğrultuda dünya haritasına yerleştirilmesi gerektiğini ifade eden emperyalist çevreler, Orta Doğu bölgesinin geçen yüzyıldan gelen bugünkü yapılanmasının kaldırılması gereğini sürekli olarak dile getirmektedirler.
İki dünya savaşı sonrasında kurulmuş bulunan Batı merkezli dünya yapılanmasında merkezî alandaki imparatorluk yapılarını geride bırakan ulus devletlerin tarih sahnesine çıkmasına yol açan savaşlar döneminin yeniden kutsal topraklar civarında gündeme getirilmeye çalışıldığı artık açıkça kesinlik kazanmıştır. Soğuk Savaş’ın gergin günlerinde sıcak savaş çatışmalarına son verilirken ve bugün Soğuk Savaş Dönemi’nden uzaklaşılırken, yeniden sıcak savaş çatışmalarına eski Osmanlı topraklarının sahne olmaya başladığı yeni bir süreç, birbirini izleyen olaylar dizisi içinde öne çıkmaktadır. Böylesine bir olumsuz gidiş, Türkiye Cumhuriyeti'nin sonunun da tıpkı Osmanlı Devleti'nin yıkılışına yol açan Birinci Dünya Savaşı benzeri bir üçüncü dünya savaşı ile mi olacağı konusunda kamuoyunda haklı tartışmalara yol açmaktadır.
Tarihten ders alınmazsa tekrar benzeri gelişmeler ile karşı karşıya gelineceği, atasözleri aracılığı ile herkesin bildiği bir durumdur. Bugün bütün dünyayı bir üçüncü dünya savaşına sürükleme çabası içine girmiş olan emperyalist ve siyonist çevrelerin her aşamada Orta Doğu bölgesindeki gelişmeleri sıcak savaşa doğru yönlendirmeleri, bütün dünyayı üçüncü dünya savaşı tehlikesi ile karşı karşıya getirmektedir. Devletlerin çöküşüne, milletlerin dağılmasına ve ülkelerin parçalanmasına yol açan büyük savaşların durduk yerde çıkmadığı tarih kitaplarının ortaya koymuş olduğu bir gerçektir. Her savaşın arkasında bir gerçeğin saklandığını, savaş öncesi ve sonrasında yaşanan olaylar bir bütünlük içerisinde ele alındığında herkes görebilmektedir. Önemli olan insanlık tarihindeki savaşların ortaya çıkış süreçlerinin iyi incelenmesidir. Hangi noktada savaşların gündeme geldiği iyice incelenmeden bugünün koşullarındaki savaş oluşumlarının gerçek boyutları ortaya konulamaz. Ülkeler arasındaki savaşlar gerçeklik kazanırken, savaşa giden yolların karşılıklı taraflar arasındaki çıkar çatışmaları ya da belirli gelişmelere bağlı olarak gerginlik ortamlarının başlangıç noktası olduğu görülmektedir. En küçük bir anlaşmazlık konusunun ya da bir gerginliğin zaman içinde büyüyerek büyük savaşlara giden yolu açtıklarını tarih bilimi ortaya koymaktadır. Bu nedenle, bugünün koşullarında devletler arasındaki çıkar çatışmaları ya da gerginlik yaratan plan ya da projelerin iyi incelenmesi gerekmekte ve gelecekte bu gibi olumsuzluklar üzerinden insanlığın büyük savaşlar ile karşı karşıya gelmesi gibi tehlikeli durumların önüne geçilmelidir.
Hangi nedenlerin savaş çıkartabileceği ya da hangi durumlarda komşu devletlerin  sıcak çatışmalara sürüklenebilecekleri veya uluslararası konjonktürdeki yeni gelişmelerin dünya haritasının neresinde bir büyük savaş tehlikesi ile insanlığı karşı karşıya getireceği netliğe kavuşturulmadan, savaş gerçeğinin önlenebilmesi ya da kontrol altına alınması sağlanamaz. Anlaşmazlıkların oluşumu ile ve yeni politikaların uygulama alanına getirilmesiyle birlikte savaşlara giden yollar açılabilmektedir. Bir tarafın yeni yaklaşımları eski devletlerin tepkisi ile karşılaşınca, kaçınılmaz sonuç olarak sıcak savaşların dünya sahnesine çıktıkları görülmektedir. Askerlik mesleği güvenlik sorunlarının savaşlara dönüşebilmesi durumu dikkate alınarak geliştirilen bir güvenlikçiliktir. Her sosyal oluşum gibi siyasal yapılanmalar da ayakta durabilmek ve geleceğe dönük bir biçimde örgütlenebilmek açısından kendi güvenliğine dikkat etmek ve bu doğrultuda gerekli olan önlemleri almak zorundadır. Aksi takdirde tarihin çemberi dönerken birçok siyasal oluşum devre dışı kalarak geçmişten bugüne gelememiştir. Yeryüzünde yer alan beş kıta ve iki yüzden fazla devlet her zaman birçok sorunla karşılaşmış ve bunların bir kısmı barış içinde çözüme kavuşturulurken, diğerleri de çözüme bağlanamadığı için olumsuz yönlerde gelişerek sıcak çatışmalara yol açmıştır.
Genel olarak dünya tarihi incelendiği zaman barış dönemlerini savaş dönemlerinin izlediği ve bu doğrultuda da savaş dönemlerini doğal olarak barış dönemlerinin takip ettiği görülmektedir.
Devletler barış dönemlerindeki konumlarını iyi kullanabilirlerse savaşların önünü kesebilmekte aksi takdirde barış yılları uzun sürmemekte ve doğal bir seyir olarak savaşlar dünya sahnesine çıkmaktadır. Devletlerin başında bulunan siyasal yöneticilerin böylesine bir süreçte konumları önem kazanmakta ve aldıkları kararlar ya da giriştikleri uygulamalar  giderek ya savaşların çıkmasına ya da önlenmesine sebep olmaktadır.Tarihte yer alan devlet adamlarının kahramanlık mertebesine eriştiği noktada  savaşa giden yollar ya açılmakta ya da tamamen tersi bir çizgide kapanmaktadır. Kahramanlaşan devlet adamları bazen tarihin gidişini etkilemekte bazen da uluslararası konjonktürün ortaya çıkardığı siyasal sorunların gelişmesi ile  devlet adamların kaderin çizdiği bir çizgi içinde yer alarak savaşa giden yollarda dolaylı yollardan etkinlik sağlayabilmektedirler. Devletler arası ilişkiler veya uluslararası gelişmeler her zaman için devletleri ya da siyasal kuruluşları karşı karşıya getirebildiği için savaşa giden yolda sıcak çatışmaların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Her siyasal yapı bu durumu gözlemleyerek kendi konumunu belirlemek ve her türlü saldırı ya da savaş gibi sıcak çatışmalara karşı kendi önlemlerini almak durumundadır. Eğer böylesine  bir yol izlenirse güvenlik sistemlerinin korunması açısından olumlu sonuçlar elde edilebilmekte aksi takdirde gene sıcak savaşlara giden konjonktürde ihtilaflar  öne geçerek etkili olabilmektedir .
Bugün gelinen yeni dönemde uluslararası konjonktürün koşulları iyice değişmiş gibi görünmektedir.
Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte Soğuk Savaş Dönemi sona ererken, yeni bir süreç olarak küreselleşme olgusu, öne geçerek ve dünyadaki bütün siyasal gelişmeleri kontrol altına alarak tekelci büyük şirketlerin öncülüğünde yeni bir siyasal düzeni kurmaya başlamıştır. Soğuk Savaş Dönemi’nde iki kutuplu yapılanmanın getirmiş olduğu gerginlik ortamında anlaşmazlıklar ya da gerginlikler iki kutup arasında fazlasıyla olmuş ama ortaya ciddi bir sıcak çatışma gelişmesi çıkmadığı için kutuplar arası soğukluğun devamı boyunca  sıcak çatışmalar geride bırakıldığı için, ciddi savaş girişimleri gündeme gelmemiştir. Sosyalist Blok'un dağılmasıyla birlikte merkezî alandaki otorite boşluğunun doldurulabilmesi amacıyla, Amerikan askerî güçleri Basra Körfezi'ndeki petrol alanlarını Batılı büyük şirketlerin çıkarları doğrultusunda güvence altına almaya başlayınca, bölge devletlerinin direnmeleri üzerine uzun süren bir savaş süreci   jeopolitik merkezî alanda bütün dünya tanık olmuştur.Geçmişten gelen uluslararası konjonktür dünya sahnesinin büyük bir değişime uğradığı aşamada var olan devletler düzenini sarstığı için bölge devletlerinin emperyal saldırılara karşı çıkmaları üzerine  küreselleşme döneminde de savaşlar devam etmiştir. Ne var ki, bu dönemin savaşları devam ederken bölge devletleri savaş türü gelişmelere alışkanlık kazanarak bir yandan da devlet düzenlerini sürdürmesini bilerek hareket etmişlerdir. Bu yüzden küreselleşme aşamasında BM çatısı altında resmen tanınmış olan devlet yapılarının, çöküşü ya da bütünüyle işgal edilerek ortadan kaldırılması gibi çok olumsuz bir durum ile karşılaşılmamıştır.
İki merkezli bloklaşmanın bittiği aşamada merkezî alanda emperyalizmin ve siyonizmin orduları savaş saldırganlığında bulunmuş ama bu durum topyekûn bir cihan savaşı yaratamamıştır. Çeyrek yüzyıllık bir dönem olarak küreselleşme sürecinde iki dünya savaşı öncesinde sıcak çatışma merkezi olan bölgelerde yeniden sıcak gelişmeler ortaya çıkmış ve küreselleşmenin bir ekonomik yapılanmanın ötesinde aynı zamanda siyasal bir oluşum olarak dünyanın geleceğe dönük yazgısını da belirlemiştir. Savaşın soğuğu sona erince sıcağı ortaya çıkmış ve eski anlaşmazlık konusu olan hemen hemen her yerde sıcak çatışmalar ortaya çıkmış ve bunların bir kısmı da daha sonraları yerel ya da bölgesel savaşlara dönüşmüştür. Özellikle Asya ve Afrika kıtalarındaki eski sömürge alanlarında sonradan ortaya çıkan devletler, ülkelerini genişletme maceralarına kalkışınca sıcak çatışma senaryoları dünya kamuoyundaki yerini alarak insanlığı fazlasıyla sarsmıştır. O dönemin üçüncü dünya ülkeleri olarak kabul edilen Asya-Afrika ülkelerinin yeni dönemin koşullarına uyum sağlamaları çok zor olmuştur.
İki kutuplu dünya sonrasında küreselleşme saldırıları ile tek kutuplu olmaya zorlanan dünya yapılanmasında işler tersine dönünce, çok kutuplu yeni bir dünya düzeni yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamış ve bunun sonucu olarak da çok kutbun içinde yer alan yeni kutup başı ülkelerin sınırları ötesinde hegemonya maceralarına kalkışmaları üzerine, yeni savaş senaryoları birbiri ardı sıra öne çıkarak dünya kamuoyunu yeniden emperyalizm sorunu ile uğraştırmıştır. Normal koşullarda başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası kuruluşların sıcak çatışma alanlarına müdahale etmeleri gerekirken, çok kutuplu emperyal düzenin öne çıkardığı çekişmeler ve çatışmalar yüzünden dünya ülkeleri arasındaki çekişmeler sona ermemiş aksine daha da hız kazanarak evrensel boyutlarda bir kaos ortamının belirmesi ne giden yol açılmıştır. Bu gibi durumlarda savaşların kaçınılmaz olarak daha fazla tahrik edildiği ve yeni yapılanma dönemlerine yönelik bir biçimde eski düzenlerin ortadan kaldırılarak, yeni  dönemin koşullarında egemen güç merkezleri tarafından istenen farklı bir yapılanmaya doğru devletlerin sürüklendiği görülmüştür. Böylesine bir olumsuz durumdan etkilenmek istemeyen devletler, kendi başlarının çaresine bakarlarken öncelikli olarak savaşların önünün kesilmesine giden yolları öne çıkarmışlar ve daha sonraları da bölgesel güvenlik örgütlenmelerine giderek tümden savaşa karşı çıkmışlardır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yaşamsal zorunluluk olmadıkça savaşların cinayet ile aynı anlama geldiğini açıkça ifade etmiştir . Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın önderi olan bir tarihî şahsiyet olarak Mustafa Kemal, askerlik mesleğinden gelen bir devlet kurucusu olarak savaşların anca savunma amaçlı olarak yapılabileceğini, bununu dışında kalan saldırı ve hegemonya savaşlarının hemen hemen hepsinin özel çıkarlara dayanması nedeniyle temelinde bir haksızlık olduğunu ve bu nedenle de hiçbir biçimde meşru müdafaa anlamında bir haklılık kazanamayacağını vurgulamıştır. Dünya tarihi incelendiği zaman ya büyük güçlerin hegemonya kavgaları ya da mazlum milletler ile küçük toplulukların bu gibi saldırılara karşı çıkışları gibi savaş türleri ile karşılaşılmaktadır. Tarih sahnesine çıkışı itibarıyla bir Ulusal Kurtuluş Savaşı ürünü olarak Türk devletinin, geçmişten gelen siyasal gelişmeleri iyi değerlendirerek kendisini savaş sürecine çeken gelişmelere karşı ciddi bir bilinçli tavır izlemesi gerekmektedir. Dünya haritasından Türkiye’nin konumuna bakıldığında tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi jeopolitik merkezdeki bir ülke pozisyonunda olduğu ve bu açıdan Osmanlı Devleti ile benzer koşullara sahip bulunduğu görülmektedir. Aynı coğrafyada farklı dönemlerde gündeme gelen Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti aynı kaderi paylaşma durumunda olup olmadığını gelecekteki olayların gelişim çizgisi belirleyecektir. Bu aşamadan sonra yaşanacak olayların merkezî alana savaş mı yoksa barış mı getireceği önümüzdeki zaman dilimi içinde belirginlik kazanacaktır.
Osmanlı Devleti bu coğrafyada bir dizi savaşlar süreci içinde tarih sahnesine çıkmış ve 700 yıllık bir hegemonya döneminin sonunda gene bir dizi savaşlar sonrasında haritadan silinmiştir. Orta Doğu denilen orta alandaki Türk hegemonyası 1000 yıllık geçmişe doğru giderken savaşlar ile barışların birbiri içine girdiği ve sürekli bir canlılık yaratarak rahat ve kalıcı bir düzen oluşturulmasını engellediği görülmüştür. Üç kıta arasında yer alan ticaret yollarının kesiştiği merkezî alan üzerinde her zaman için bir güvenlik sorunu olmuş ve bu yüzden de savaşlar birbirini izleyip gitmiştir. Tarih bilimi açısından merkezî alandaki Türk egemenliğinin hem ortaya çıkışı hem de ortadan çekilmesi birbirini izleyen savaşlar zinciri ile gerçekleşmiştir. Bir anlamda Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihî olarak izlenen olayların farklı çizgideki benzerlerinin, bir Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulmuş bulunan Türk devleti için de geçerli olduğu genel hatları ile ortaya çıkmaktadır. Buna göre tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi bir savaşlar dizisiyle kurulmuş olan Türk devletinin de gene benzeri bir doğrultuda birbirini izleyen savaşlar ile kurulduktan sonra gene benzeri bir savaşlar olgusu ile tarih sahnesinden çekilebileceğine dair bir iddia bazı çevrelerce öne sürülmektedir. Her ne kadar iki devletin tarih sahnesine çıkmış olduğu dönemler birbirinden çok farklı olmasına rağmen, iki devletin aynı coğrafyada ve topraklarda kurulmuş olmasının benzeri bir konum yarattığı ciddi bir tartışma konusu olmaktadır. Jeopolitik kitaplarının dünya kıtalarının orta alanına baktığı zaman, eski Osmanlı hinterlandı ile bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin ülkesini meydana getiren Türk topraklarını benzeri yaklaşımlar içinde ele alarak değerlendirdikleri göze çarpmaktadır.
Devletlerin ülke toprakları açısından ortaya çıkan bu gibi benzerlikler, aynı topraklar üzerinde kurulmuş olan devletleri benzeri bir kadere mahkûm edip etmeyeceği, gene jeopolitik kitaplarının ele alarak incelediği konuların başında gelmektedir.Tarihin tekerleği dönerken gelip geçen her dönemde birbirinden çok farklı devlet yapılarının harita üzerinde ortaya çıktığı ve gene sürekli dönen bu tekerlek yeni zamanlara doğru giderken arkasında birçok başarısız devleti de  bırakmaktadır . Başarısız devletler tarihin çöplüğüne bu şekilde iteklenerek haritadan süpürülürken, bunların yerini yeni ve başarılı devletler almaktadır. Devletler arasında ortaya çıkan bu gibi değişiklikler tarihin yaratmış olduğu devinimin hızı ile meydana gelmektedir. Zaman sürekli olarak akıp giderken zamanın ruhu gelinmiş bulunan ilerleme çizgisine uygun düşen siyasal yapılanmaları öne çıkarmaktadır.
Savaşlar, devletlerin hem doğuşuna hem batışına hem de kimlik ve yapı değişikliğine yol açan başlıca oluşumlardır. Tarihin her döneminde gelişmişlik düzeyi hangi noktada ise yeryüzü haritası da bu duruma göre biçimlenmektedir. Devletler birbirleriyle savaşarak yollarında ilerlemeye devam ederlerken, gündeme gelen savaşlar ile uğraşmak zorunda kalmaktadırlar. Devletlerarası savaşları kazanan devletler, savaş meydanında yendikleri devletleri kendi sınırları içine alarak daha da büyüyerek ve güçlenerek yollarına devam etmektedirler. Er meydanında yenilen devletler ise hızla çökerek dağılmakta ve bu durumda savaşı kazanan devlet yenmiş olduğu devletlerin ülkelerini işgal ederek yenilmiş olan devleti bütünüyle yeryüzü haritasından silmektedirler. Bu acımasız gerçek nedeniyle bütün devletler arasında bir rekabet düzeni vardır. Her devlet komşularından ya da dünyanın herhangi bir yerinden gelebilecek emperyalist saldırı ya da işgal girişimlerine karşı uyanık olmak ve kendini korumak zorundadır. Devletler arasında her zaman için bir hegemonya çekişmesi ya da komşu siyasal yapılarla sorunlu birliktelikler gündeme gelebilmektedir. Büyük devletlerin saldırısına ya da işgal girişimlerine karşı aynı bölgede yaşayan ve harita üzerinde komşu konumunda bulunan devletlerin bir araya gelerek, kendilerini korumak için bölgesel birlikteliklere girdikleri dünyanın her yerinde görülmekte olan bir doğal savunma mekanizması olarak öne çıkmaktadır. Bu doğrultuda bölgesel güvenlik paktları dünya kıtalarının belirli bölgelerinde yer alarak her türlü tehdit ve saldırıya karşı üyelerinin ortak dayanışmalarıyla kendi güvenliklerini sağlayarak haksız emperyal savaşlara karşı durduklarını dünyadaki çeşitli örnekler gözler önüne sermektedir.
Büyük devletler hegemonya yarışını sürdürürken, kendi çevrelerinde yer alan küçük ve orta boy devletler üzerinde hegemonya mücadelesine girmektedirler. Bu gibi gelişmeler karşısında bölge devletleri pasif kalırsa ve seslerini çıkarmazsa devletler arası çekişmeler tırmanmakta ve zamanla küçük ve orta boy devletlerin komşusu olan daha büyük devletler kendilerini güçlendirmek üzere tartışma konusu olan devletlerin kendi sınırlarına yakın olan bölgelerini işgal etmektedirler. Bu durumda bir devletin komşuları tarafından işgale uğraması ile birlikte, o devlet bir siyasal düzen olmaktan çıkarak giderek bir savaş alanına dönüşebilmektedir. Kendi sınırlarına komşu olan bölgelerde ya da ülkelerde devletler kendilerini güvence altına almak için hem askerî önlemler almakta hem de bu gibi istenmeyen durumları önleyebilmek üzere komşu devletler ile bir araya gelerek bölgesel güvenlik örgütleri oluşumu aracılığı ile savaş risklerini ortadan kaldırmaya çaba göstermektedirler. Büyük devletlerin ya da emperyal güçlerin her zaman için saldırı tehditlerine karşı küçük ve orta boy devletlerin sürekli olarak uyanık bir durumda olmaları gerekmektedir. Ülke ve nüfus azlığının bir güvenlik sorunu yaratmaması için küçük ve orta boy devletlerin diğer alanlarda çok çalışarak bir ilerleme kaydetmesi ve böylece zayıf olan yanları dengelemek üzere diğer alanlarda güçlü siyasal ve toplumsal yapılanmalara gidilmelidir. Böylece büyük devletler ya da emperyal güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda küçük ve orta boy devletlere saldıramayacakları dengeli yeni yapılanmaların zaman kaybetmeden bir an önce kurulması ülke yararına olacaktır. Emperyalizm çağı incelendiği zaman, Batılı devletlerin bütün dünya ülkelerini nasıl sömürgeleştirdiği ve sömürge savaşları ile sömürgeciliğin içinden çıkılmaz bir cehennem yarattığını tarih kitapları bugünün kuşaklarına aktarmaktadır. Devletlerin yapıları arasındaki eşitsizlikler ve farklı özellikler her zaman için devletlerarası düzenin oluşturulması ve yürütülmesi süreçlerinde sorunlar çıkarmakta ve bu çizgideki anlaşmazlıkları zaman içerisinde sıcak çatışmalar ile birlikte savaşlar olarak da siyasal gündeme getirdiği görülmektedir. İçinden çıkılamayacak düzeydeki gelişmelerin süreklilik kazanan ihtilafları kanayan yaralara dönüştürdüğü zaman savaşlardan kaçınmak artık mümkün olamamaktadır. Bu gibi önlenemeyen durumlarda savaşlar toplumların, devletlerin ve de milletlerin kaçınılmayan kaderi olarak her türlü acı yönü ile insanlığın önüne çıkmaktadır.
Savaşlar devletler ya da milletlerarası çatışmaların ötesinde, dünya tarihinin büyük dönüşüm noktalarında da ortaya çıkan kaçınılmaz dayatmalar olarak da güncellik kazanmaktadırlar. İnsanlığın geleceğini belirleyen ve toplumları bu doğrultuda yönlendiren büyük devrimci oluşumların gene savaşlar üzerinden tarih sahnesine çıktığı görülmektedir. Yerleşik düzenlerin zamanla çökmesiyle birlikte ortaya çıkan yıkıntıların temizlenmesi ve pisliklerin ortadan kaldırılabilmesi için güç sahibi merkezler savaşları temiz bir gelecek için kaçınılmaz görmektedir. Onlara göre geçmişten gelen yıkıntıların ve pisliklerin temizlenebilmesi için savaşlar gereklidir. Savaşlar küçük ve orta boy devletlerin ortadan kaldırılmasını sağlayarak, daha büyük ve güçlü siyasal yapılanmalara yönelmenin önündeki engelleri ortadan kaldıracaktır.
Sermaye gücü ile birlikte teknolojinin getirmiş olduğu en son bulgulara da sahip olma durumundaki bu merkezlerin, yeni dönemde eskisinden çok farklı bir düzen kurabilmek için ortalığı temizleyecek bir savaşın peşinde koştukları bugünün gerçeklerinin öne çıkardığı bir sonuçtur. Siyasal anlamda çökmüş olan devlet yapılanmalarının bütünüyle ortadan kaldırılarak yepyeni bir dünyanın yaratılması hedeflenirken, iç ve dış savaş senaryolarının birlikte uygulanabildikleri görülebilmektedir. Birinci Dünya Savaşı, devrimler ile savaşların birlikte ortaya çıktığı bir siyasal dönüşüm süreci olarak tarihteki yerini almıştır. 21. yüzyıla girerken çökmüş olan Rus Çarlığı tüm ağırlığı ile ortada kalmışken bu eskiyen yapıyı ortadan kaldırmak üzere,  devrimci bir girişim ile Büyük Ekim Devrimi'ni gerçekleştirilmiştir. Çöken imparatorluk yerine yeni bir ideolojik sistem kurulurken, iç ve dış savaşlar birbirini izlemiş ve Rus Devleti savaşlar sayesinde Çarlık Rusya’sının kalıntılarını temizleyerek yepyeni bir ideolojik imparatorluk kurmuştur. Tarihin dönüşüm noktasında Rusya bir sosyalist devrim ile kendini yenilerken, tarihin Birinci Dünya Savaşı sırasında birbirini izleyen savaşların Orta Çağ kalıntısı siyasal yapıları geride bırakarak, çağdaş bir Cumhuriyet'e giden yolda Türkiye için Rusya’dan çok farklı bir çizgide bir Kemalist Devrim modelinin gerçekleştirilmesine katkıda bulunduğu görülmektedir.
Böylece Birinci Dünya Savaşı sürecinde hem savaşlar birbirini izlemiş ve bu doğrultuda imparatorluklar ortadan kalkmıştır hem de imparatorlukların geride bırakmış olduğu alanlarda devrimci oluşumun sonucu olarak yeni siyasal ve sosyal yapılanmalarının devreye girdiği görülmüştür. Bugün Birinci Dünya Savaşı'nın 100 yıl sonra devam ettiği ve bu doğrultuda bu büyük savaşın tam olarak yaratamadığı Yeni Dünya düzeninin ortaya çıkarılabilmesi için savaşların yeni cephelerde sürdürülmesi gerektiğini savaştan yana olan lobiler ve merkezler açıkça savunabilmektedirler. Silah fabrikatörleri daha çok silah satmak için savaşı kışkırtırlarken, emperyalist ve siyonist merkezler de dünyaya tam olarak egemen olabilmek için savaş çığırtkanlığını her yerde açıkça yapabilmektedirler. Kendi çıkarları için savaş isteyen merkezlere ve lobilere karşı insanlığın yeniden barış çığırtkanlığına soyunduğu bir kamuoyunu bütün dünya ülkelerinde örgütlemek gerekmektedir. Devrim için savaş isteyenler ile çıkar düzeni için savaş kışkırtanlar arasında oluşturulmuş olan savaşçı dayanışmasının bir an önce barıştan yana olan güçler tarafından önlenmesi gerekmektedir. Bugün gelinen noktada her kesim eskisine oranla çok güçlüdür. Kısmi ve yerel çatışmaların yerini yeni bir dünya savaşı alırsa o zaman nükleer silahların kullanılmasıyla hem bütün dünya devletleri yıkılır hem de milyarlarca insan yok olma riski ile karşı karşıya kalır. Atatürk'ün deyimi ile cinayet olan savaşlara meydan vermemek ve bunları önleyebilmek için yeni bir insanlık anlayışına dünyanın ihtiyacı vardır. Siyasi ve dinî inançları kötüye kullanarak savaş kışkırtıcılığı yapılmasına artık izin verilmemelidir. Savaşlar hiçbir zaman insanlığın kaderi olmamalıdır. Böyle bir yok olma kaderine zorlanan insanlığın bir araya gelerek ortak bir işbirliği düzeni içinde bütün savaşları önlemesi insanlığın yaşamı açısından hayatidir.