AVRUPA’DA ALAKART DİN ANLAYIŞI - TÜRKİYE’DE KENDİNE MÜSLÜMANLIK

10 Haziran 2014 17:13 Prof. Dr.Ahmet Hikmet EROĞLU
Okunma
2315
AVRUPADA ALAKART DİN ANLAYIŞI - TÜRKİYEDE KENDİNE MÜSLÜMANLIK

Din, insanlar ve toplumlar arası ilişkilerde her zaman belirleyici unsurların önde gelenleri arasında yer almıştır. Bu durum tarih boyunca Doğu dünyasında da Batı dünyasında da aynı olmuştur. Günümüz Batı dünyasında dinin toplumsal ve bireysel planda belirleyiciliği mahiyet değiştirmektedir. Dinde bireysellik öne çıkmakta, faydacılık neredeyse tek belirleyici etken hâline gelmektedir. Batı dünyasında tarih boyunca inanç konusunda bireyler ve toplumlar üzerinde son derece baskın olan kilisenin egemenliği gün geçtikçe azalmakta; bireyler din konusundaki tutum ve davranışlarını belirlerken kurumsal anlamda “kilise”ye ve kilisenin sınırlamalarına kendilerini bağımlı hissetmemektedir. Dine dogmatik değil pragmatik bir yaklaşım ortaya çıkmaktadır.

Avrupa’da 19. yüzyılın ortalarına kadar kilise (Hristiyanlık) son derece etkin durumda olmuştur. Bu yüzyıldan itibaren kilisenin çok açık olan bilimsel sonuçları bile kabul etmemekte ısrarlı olması, siyasi olayların her zaman içinde olmaya çalışması ve birçok skandalda başrol oynaması gibi sayamayacağımız pek çok nedenle kiliseye olan güvenin zayıflamasına ve dinin toplumsal ve bireysel rolünün mahiyetinin değişmesine yol açmıştır. Artık din, bazı insanlar için bir iman konusu olmaktan ziyade kültürel, sosyolojik bir aidiyet, ideolojik/siyasi bir tercih konusu hâline gelmiştir. Günümüzde de Avrupa’da din, çoğu insan için kültürel bir aidiyet olmaktan fazla bir anlam ifade etmemektedir. Bununla beraber dinî aidiyet, başka dinden olanlara karşı ideolojik anlamda karşıtlığı körüklemeye devam etmektedir.  Hristiyan kültür dünyasından olmayanlara karşı yani “öteki”ne karşı katı tutum konusunda Hristiyan ideoloji etkinliğini devam ettirmektedir. Özellikle yabancı düşmanlığının kökeninde Roma devlet geleneği, Grek düşüncesi ve Yahudi/Hristiyan mirasın ürünü olan “tek kral, tek iman, tek kanun” anlayışı yatmaktadır.

Roma pagan geleneğinde farklı inanç tehdit olarak algılanıyordu. Çünkü pagan Roma anlayışına göre imparator aynı zamanda dinî şef konumunda idi. Her şehrin bir ruhani koruyucusu vardı. Onun otoritesine karşı çıkmak imparatorluk tanrılarına saygısızlık etmek anlamına geliyordu. Kendilerine saygısızlık yapılan tanrılar gazaba gelip şehre bela ve musibet yağdırabilirdi. Bazı sapkınlar yüzünden herkesin başına felaket gelebilirdi. Bu yüzden yeni ortaya çıkan ve sapkın sayılan Hristiyan inancı tehdit olarak algılanıyordu.[1] Roma imparatorları, Hristiyanları kamu düzenini tehdit eden sapkınlar olarak görüyor, onlara akla hayale gelmedik zulümler yapıyordu. Bununla beraber yapılan zulümler Hıristiyanlığı ortadan kaldıramadı ancak Roma-Grek dinî geleneği ile Hristiyanlığı uzlaştırdı.

Hıristiyanlık Roma İmparatorluğu’nda hâkim duruma gelince Roma devlet anlayışı kilisede hâkim olmaya başlamıştır. Sonuç olarak zalim ve mazlum yer değiştirmiştir. Hem devlet hem de Kilise yönetiminde Sezaropapist bir anlayış yerleşmiştir. Sezaropapist anlayışla imparatorlar kendilerini din işlerinde de yetkili görmüş din işlerine doğrudan müdahale etmiştir. İnanç esaslarının tespitine bile dolaylı olarak karışmıştır. Kilise böylece hamisini bulduğu gibi bir anlamda efendisini de bulmuştur. Bazı imparatorlar papa ve patriklere hizmetçi gibi muamelede bulunmuştur.[2] Buna karşılık Orta Çağ’da krallar çoğu zaman kiliseye boyun eğmek durumunda kalmıştır.

16. yüzyılda Batı dünyasında ortaya çıkan Reformcularla Hıristiyanlar için ferdî kurtuluş yolu az da olsa açılmıştı. Ancak Protestanlık çok kısa bir dönem içinde dogmatik hâle gelince aynı durum Protestanlar için de geçerli olmaya başladı. İnsanı merkeze alan hümanizm daha sonra Aydınlanma ile batıda din üzerinde devlet ve kilise baskısı azalmaya başladı. İnsanlar artık kilisenin çoğu ibadet uygulamalarını yerine getirmedikleri gibi kilisenin söylediklerinden de kuşku duymaya başladılar. 19. yüzyılda ortaya çıkan pozitivist anlayış dinin sonunun geldiğini artık dinin yok olup gideceğini iddia ediyordu. Pozitivistlere göre dinin geleceği hiç yoktu. Hatta “Pozitivimin İlmihali” bile yazıldı. Ancak din ve dindarlık varlığını devam ettirdi. Bununla beraber dindar üzerinde kurumsal egemenlik azaldı.

Avrupa’da dinin, siyasi, kültürel ve sosyolojik bir olgu hâline gelmesi din konusunda yeni bir yönelimin de zuhur etmeye başlamasına neden oldu. Burada; dine “kilise” merkezli yaklaşmayan, onun belirlediği sınırları önemsemeyen, bireysel tercihlerini öne çıkaran ancak yine de hayatında dine göreceli olarak yer veren güçlü bir yöneliş söz konusudur. Kültürel olarak kendini “Hristiyan” görmesine rağmen bazı insanlar, dinî tecrübe yaşama konusunda din ayrımı yapmamaya başladılar. İşlerine geldiği, hoşlarına giden diğer dinlere ait inanç ve uygulamalarla da ilgilenmeye başladılar.

Avrupa’da; Aydınlanma döneminde dinden uzaklaşma temayülü artarken günümüzde de dine “pozitif yaklaşım” adı verilen bir yaklaşım ortaya çıkmaktadır. Dine faydacı açıdan yaklaşılmakta ancak dinî kurumların otoritesi kabul edilmemektedir. Avrupa’da insanlar arasında kilisenin öğrettiği imana sahip olmasalar bile kültürel anlamda kendisini Hıristiyan olarak görmeye devam edenler hatırı sayılır bir çoğunluk oluşturmaktadır.

Son dönemlerde bir kısım insanlar dine bireysel bir biçimde yaklaşmaya başlamışlardır. Doğuştan sahip oldukları manevi açlıklarını teskin etmek için insanlar çoğu zaman din ayrımı yapmadan dinî merasimlere katılmakta, çeşitli şekillerde dinî tecrübe yaşamaktadırlar. Örneğin, birçok insan, nikâh törenlerini Katolik kilisesinde yapmalarına, çocuklarını vaftiz ettirmelerine rağmen Hint kökenli dinlerin en temel ibadeti olan yoga pratiğini yapmaktan, meditasyon seanslarına katılmaktan çekinmemektedirler. Doğu’dan gelen bir mistiği dinlemeyi, hatta Müslüman bir mutasavvıfın yönettiği zikir toplantısına katılmayı Hristiyanlıklarını sorgulayıcı bir davranış olarak görmemektedirler. İnsanlar, dini geleneklerin manevi meyvelerinden faydalanmakta ancak kendilerine göre bir din anlayışı belirlemekte, kilisenin veya dinde otorite oluşturmuş ilahiyatçıların sınırlamalarını kabul etmemektedirler. Âdeta dinler “süpermarketine” girerek sepetlerine canlarının çektiğinden doldurmaktadırlar.[3] Böylece hem bir dinin sınırlayıcılığını yok saymakta hem de din ayrımı yapmadan dinlerden yararlanmak istemektedirler. Bu durum Batı ülkelerinde yaygınlık kazanmaktadır. Bu yönelime “tabldot din anlayışından alakart din anlayışına geçiş süreci” denilmektedir. Tabldot yemekte tatlısı tuzlusu ekşisi bir bütünlük teşkil etmekte ve yiyende olumlu bir sonuç doğurmaktadır. Alakart yemekte ise kişi istediği yemekleri dilediği kadar seçmekte ve sonuçta obezite veya çağın hastalıklarına yakalanmaktadır. Din konusunda da alakart bir yaklaşım; inanç boyutu olmayan ibadet veya ibadetle desteklenmeyen inanç, kişiyi manevi açıdan sağlıklı yapmayacaktır.

Bu yönelişin örneklerinden birisi de özellikle Budizm söz konusu olduğunda ortaya çıkmaktadır. Kendilerini Katolik veya Protestan saymakla birlikte bazı kimseler Budizmi bir felsefe, yaşam biçimi olarak kabul ettiklerini söylemektedirler. “Kültürel ve sosyolojik açıdan Hristiyan’ım, dünya görüşü olarak Budist inancı benimsiyorum.” sözü Avrupa’da yadırganmamaya başlanmıştır. Bu söylemi dile getirenler, içine düştükleri çelişkiyi önemsememektedirler. Oysa Budizm ile Hristiyanlığı bağdaştırmak mümkün değildir. Hem Hıristiyan olarak kalıp hem de Budist inancı benimsemek çelişkili bir durumdur. Hristiyanlık doğrusal (çizgisel) bir zaman anlayışına (ezelden ebede doğru akan) sahiptir. Buna göre insanlar doğarlar, büyürler, yaşlanırlar ve ölürler. Öldükten sonra hesap ve ebedî bir ahiret hayatı vardır. Budizm ise döngüsel bir zaman anlayışına sahiptir. Budizme göre canlılar sürekli bir ölüm-gene doğum döngüsü içindedir. İnsanlar ölürler sonra yeniden bedenlenirler. Bir önceki yaşamları şu anki yaşamlarının hem nedeni hem de sonucudur. Budiste göre amaç yeniden bedenlenmekten kurtulmaktır. Hıristiyanlık’ta yeniden bedenleşme (reenkarnasyon) inancı yoktur. Sadece Tanrı’nın Oğul olarak İsa’da bedenleşmesi söz konusudur. Bu iki farklı anlayışın mantıksal telifi mümkün değildir ancak insanlar bu durumu da önemsememektedir. Buna karşılık kilise, tarihte olduğu gibi Hristiyanlara kendi tespit ettiği akide ve ibadetler konusunda dayatmada bulunamamaktadır.

Batı’da ferdiyetçi din anlayışına yönelişin farklı nedenleri olmakla birlikte bu yönelişin temel nedeninin Katolik kilisesinin dinler arası diyalog çerçevesinde diğer inançlara göreceli bir meşruiyet verdiği algısının toplumlarda oluşmasıdır. Aslında Katolik Kilisesi diğer inançlara böyle bir meşruiyet vermemektedir. Ancak algı gerçeğin önüne geçmiştir. Katolik kilisesi, II. Vatikan Konsilinde yayımladığı belgelerle böyle bir algının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu algıyı ortadan kaldırmak için, şu an müstafi durumda olan ve 16. Benediktus unvanıyla Papalık görevinde bulunan daha önce Katolik kilisesinin dogmadan sorumlu Kardinali Ratzinger, 5 Eylül 2000 tarihinde Dominus İesus[4] adlı belge yayımlamıştır. Bu belgede; diğer dinleri kurtuluş yeri olarak görmemesi bir yana tek kurtuluş yerinin Katolik kilisesi olduğunu vurgulamak için Protestan kiliselerin tam anlamıyla kilise olmadığını, ibadetlerinin geçerliliğinin bulunmadığını ilan etmek durumunda kalmıştır.[5]

Günümüzde farklı inanç geleneğinden gelen insanlar aynı ülkeyi aynı şehri, aynı caddeyi paylaşmakta birbirleriyle komşuluk yapmaktadır. Hatta karışık evlilikler yoluyla aynı evi paylaşmaktadır. Farklı dinlere mensup olmaları insanlar için problem teşkil etmemektedir. Dinî kurumların her ne kadar farklı takdim etseler de temelde dışlayıcı tavırları baskındır. Bu tutum çoğu zaman farklı inançtaki insanları birbirinden uzaklaştırma yerine kurumsal dinden uzaklaştırmaktadır. Örneğin farklı mezhebe mensup iki Hristiyan eskiden kilise baskısıyla evlenmekten uzaklaşırken günümüzde evlenip mutlu olmalarına engel olarak algıladıkları dinden uzaklaşmaktadır. Ya da kendilerine özgü eklektik bir din anlayışıyla evlenip birlikteliklerini devam ettirmektedir. Hangi mezhebin hatta dinin uygulamaları hoşlarına giderse ona katılmaktadır. Avrupa’da bu anlayışı benimseyen insanlar manevi ihtiyaçlarını karşılama konusunda mozaik bir anlayış geliştirmektedir. İster Katolik ister Ortodoks isterse Protestan olsun kurumsal olarak Hristiyan mezheplerin böyle bir ortak sorunları vardır. Hatta Avrupa’da yaşayan Müslümanlar da aynı sorunla karşı karşıyadır.

Türkiye’de hem alakart din anlayışı hem de “kendine Müslümanlık” denilen din anlayışı ortaya çıkmaktadır. Alakart din anlayışının yaygınlık kazanmasının nedenlerinden birisi Hint ve Uzak Doğu kökenli inanış ve uygulamaların küreselleşme sürecinde yaygınlık kazanmasıdır. Söz konusu kökene ait inanç ve uygulamalar, dünya görüşü, yaşam biçimi, spor, yemek kültürü tarzında yaygınlık kazanmakta/kazandırılmaktadır. Yoga meditasyon gibi Hint kökenli dinlerin temel pratikleri sağlıklı yaşam, modern hayatın getirdiği strese karşı çare, obeziteye karşı zayıflama, kariyer yapmak için kişisel gelişim adı altında insan hayatının her safhasını kuşatan bir yoğunlukta ve genişlikte insanlara sunulmakta ve rağbet görmektedir. Bu yöneliş, Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de alakart din anlayışını teşvik etmektedir.

Türkiye’deki kitapçılara şöyle bir göz atıldığında satılan kitaplar arasında Hint ve Uzak Doğu kültür ve felsefesini konu alan kitapların oldukça önemli bir yeri olduğu kolayca fark edilir. Türkiye’de göreceli din anlayışının yaygınlaştığının en açık göstergelerinden birisi de budur. İnsanlar modern hayatın getirdiği sorunlarla baş edebilmeleri için kendilerine sunulan Hint kökenli dinlere ait yaşam felsefesi ve pratikleri benimsemekte tereddüt etmemektedir. Hatta belirli çevrelerce; Allah’ın adını anarak zikir yapma horlanırken Hint kökenli dinlerin temel ibadetlerinden olan Yoga ibadetinin, meditasyon uygulamasının, Hinduizm’in kutsal kitaplarından olan Vedalardan Mantralar okunarak yapılması bir entelektüel faaliyet olarak kutsanmaktadır. Burada tasavvuf kültürüne sahip çıkmama, kendi kültürümüzde bu alana ait kavram ve uygulamaları güncelleştirememenin de büyük etkisi vardır. Türkiye’de yüksek din öğretiminde tasavvuf konusunda yapılan çalışmalarda İslam tasavvufunun güncellenerek tasavvufi hayat yaşayanlara yeni ufuklar açma yerine öncenin tekrarlanmasının ön planda tutulması bunun başlıca nedenidir. İslam tasavvufunun günümüz insanının modern hayatın getirdiği manevi sorunlarını karşılayacak şekilde güncellenmesi ve sunulması onu başka arayışlara itmeyecektir. Türkiye’de söz konusu olan, boş bırakılan dinî kültürel bir alanın yabancı din ve kültür unsurlarıyla doldurulmasıdır.

Küreselleşme/küreselleştirme süreci Türkiye’de Avrupa’dakinden farklı yönelimlere neden olmaktadır. Örneğin; dinler arası diyalog (küresel güçlerin verdiği ödevi yaparken tabandaki tepkileri dikkate alanlar buna “medeniyetler arası ittifak” veya “kültürler arası diyalog” derler) gibi yeni kavramlar küreselleştirme sürecinde önemli kavramlar olarak işlev görmektedir.

Türkiye’de yapılan bu faaliyetler ve tartışmalar, “dinler arası diyalog”un ortaya çıkış süreci dikkate alınmadan yürütülmüştür. Özellikle mutlaka dinler arası diyalog yapılmasını isteyenler, bunu gerekli görenler, hatta bu yüzden dindaşlarının sözlerine zerre ehemmiyet vermeyerek âdeta diyaloğa iman edenler veya bunların tam karşısında başka dinden olanlarla yapılan her türlü faaliyeti “onlara benzemeye çalışmak” olarak görenler yüzünden sağlıklı bir iletişim engellenmektedir. Katolik kilisesinin dinler arası diyalog “meydan okumasına” karşı İslam dininin diğer insanlarla hoşgörüye dayalı argümanlarıyla “Varım!” denilememektedir. Bu süreçte gerçeğin ve itidalin tarafında olanlar oyun dışı bırakılmaktadır.

Dinler arası diyalog süreci küreselleşme sürecinin bir parçasıdır. Bilindiği gibi küreselleşme her türlü para, mal, fikir, düşünce, inanç, anlayışın dünyada dolaşımının önündeki engellerin ortadan kaldırılmasını amaçlamaktadır. Bu bağlamda kimse “Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmam.” diyememektedir. Dinler arası diyalog bilimsel bir konudur. Belirli şartlar altında belirli amaçlarla dinler arası diyalog süreci oluşmuştur. Bu kavramın içeriği, ortaya çıkış süreciyle birlikte ele alınmalıdır. Yoksa bu süreç Türkiye’de de Avrupa’daki gibi alakart din anlayışının yaygınlık kazanması sonucunu doğuracaktır. İnsanlar hem Müslüman hem Hristiyan, Budist vs. olacaktır. İnsanlar öz değerlerimizle dışarıdan empoze edilenler arasında tarafsız kalacaktır.

Türkiye’de “alakart din anlayışı”nın yaygınlık kazanmasının nedenlerinden birisi de oportinist bir dindarlık anlayışının (kendine Müslümanlık) ortaya çıkmasıdır. Oportinizm ile Müslümanlığın bir cümlede birlikte zikredilmesinin bile hoş görülemeyeceği aşikâr olmasına rağmen maalesef dindarlık iddiasında bulunan veya öyle algılanan bazı kesimler, dinin sadece ibadet boyutunu yerine getirdiklerinde dindar olunacağı gibi bir anlayışa sahip olmuştur. İbadetlerini yerine getirmelerinin onlara; mal, mülk, iktidar, güç gibi dünyevi şeyleri elde etmeleri konusunda her şeyi mübah hâle getirdiğini düşünmektedirler. “Kurban olduğum Allah’ın onlara verdikçe vermesini” Allah’ın onlarla beraber olduğu şeklinde yorumlayarak iştahlarını dizginleyememektedirler. Yöneticilerin bu tavrı halk arasında da kabul görmekte “Haram helal ver Allah’ım, garip kulun yer Allah’ım.” şeklinde algılanmaktadır. Buna karşılık onlar yapıp ettikleriyle dine meyleden kimselere kötü örnek teşkil etmektedir. Din onların yaşadığı gibi bir şey olduğunu zannedilmekte, dinî kültür açısından yeterli donanıma sahip olmayan insanları da farklı etkilemektedir. Dinin insan davranışları üzerinde kendine Müslüman insanlardaki gibi bir sonuç doğurduğunu düşündürmektedir. Dolayısıyla ya Müslümanlıktan uzaklaşma ya da alakart bir anlayışa sahip olma temayülü ortaya çıkmaktadır.

Hâlbuki İslam dinine göre yüce Allah’ın ibadetlere ihtiyacı yoktur. Ona yapılan ibadetler bizzat yapanın faydasınadır. Bu ibadetlerin amacı kulları ahlaklı bir yaşam sürmeye yönlendirmektir. Sözde olduğu gibi davranışlarda da dinî-ahlaki kurallara uygun bir yol izlenmelidir. Yazımızın hacmi genişlediği için “Kendine Müslümanlık” konusunu ayrıca derinlemesine ele almak istiyorum. Bu yüzden alakart din anlayışının sonucunun hüsran olacağını belirterek yazıyı sonlandıralım.


[1] Bk. Jacqueline Martin Bagnaudez, L’Inquisition Mythes et Realites, Declée de Brouwer, Paris, 1992, s. 18-19.

[2] Georges Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, (çev. Fikret Işıltan), TTK Basımevi, Ankara 1991, s. 71.

[3] Peter Antes, “Germany Between Secularism And New Religious Orientation”, Sekülerleşme ve Dini Canlanma, Türkiye Dinler Tarihi Derneği Yayınları, Ankara, 2008, s. 286.

[4] http://www.vatican.va/roman_curia/congregations/cfaith/documents/rc_con_cfaith_doc_20000806_dominus-iesus_fr.html (Erişim tarihi:18.03.2011)

[5] Bk. Ahmet Hikmet Eroğlu, “Günümüzde Hıristiyan Ökümenizmi”, Hıristiyanlık Dünü, Bugünü ve Geleceği, Dinler Tarihi Derneği Yayınları, Ankara 2002, 256.