ALBERT CAMUS’NÜN YABANCI ADLI YAPITINDA BİREYİN, YAŞAMIN SAÇMALIĞI KARŞISINDA YABANCILAŞMASI

07 Nisan 2016 12:49 Mehmet Semih NEBİOĞLU
Okunma
8144
ALBERT CAMUSNÜN YABANCI ADLI YAPITINDA BİREYİN, YAŞAMIN SAÇMALIĞI KARŞISINDA YABANCILAŞMASI

 
 
 
“Yaşamak, anlamsız olan bir şeyi yaşamaktır.” Albert Camus
 
Camus’nün Yabancı adlı yapıtı, absürdist (saçma) dünya görüşünün bir örneklemesidir. Yapıtta, Mösyö Meursault adlı duygusal anlamda soyutlanmış, kural dışı, bağımsız ve toplumun ahlaki değerlerinden yoksun olan genç bir adamın, yaşamın saçmalığı karşısında yabancılaşması ele alınmaktadır. Evrenin kayıtsızlığı ve yaşamdaki her şeyin anlamsızlığı gibi görüşlerin yer aldığı yapıtta, “sadakat” ve “toplumsal değerler” gibi izlekler de Mösyö Meursault’nun yaşam algını oluşturan temel etkenlerdir. Meursault’nun hayata ve içinde yaşadığı toplumun değerlerine karşı kayıtsızlığı, onu farklı ve yabancı yapmıştır. Ayrıksı bir yaşamı olan ve kural dışı kişiliği nedeniyle topluma uyum sağlayamayan Mösyö Meursault’nun, evrene ilişkin olarak geliştirdiği ve her şeyin anlamsız olduğunu düşündüren derin felsefesine ulaşmasında da hayatına giren diğer kişilerin (Marie, yurt müdürü, kapı görevlisi) etkisi olmuştur.
Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde başlayıp uzun süren dünya savaşları ve hızla gelişen modernite; toplum içinde bireyin tehdit altında olduğu, bugünüyle gelecek arasında bağlantısının koptuğu, insanın anlamsız bir varlık hâline geldiği, kendi kendini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği bir ortam oluşturmuştur. Bireyin böyle bir topluma uyum gösterememesi topluma yabancılaşmasına neden olur. Bireyin de özüne dönebilmesi için topluma başkaldırması, toplumdan soyutlanması ve varlığını koruyabilmek için toplumdan sıyrılması, uzaklaşması gerekir.  Albert Camus’un “Yabancı” adlı yapıtında da bireyin bu çıkmazları dile getirilmiştir. Yapıt, odak figür Meursault’nun annesinin ölümünden kendi ölümüne kadar olan zaman dilimi içinde, odak figürün kendine ve topluma yabancılaşması sonucunda yaşananları içermektedir. Odak figür Meursault’ya göre, yaşam anlamsız ve boştur. Önünde sonunda otuz veya yetmiş yaşında ölmek arasında bir fark yoktur. Yaşam saçmadır ve sonunda ölüm vardır. Bu çerçevede yapıt, iki anlatımsal kesitten oluşur ve yapıtta ölüm izleği kurgunun belkemiğini oluşturur. Bu anlatımsal çerçeve de iki anlamsal kesit üzerine oturtulmuştur.
Yapıtın anlatımsal ilk kesiti, Madam Meursault’nun ölüm haberinin Meursault’ya gelmesiyle başlamaktadır. Bu haber, Meursault’un kişiliğini/psikolojisini analiz etmede ilk basamağı oluşturmaktadır. Bu bölümde irdelenen ilk nokta, annesinin ölümü karşısında duygusuz/tepkisiz davranan Meursault’dur: “Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. Huzurevinden bir telgraf aldım, ‘Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak. Saygılar,’ diyordu. Bundan pek bir şey anlaşılmıyor. Belki dün ölmüştür. (Camus, 2013: 11) Meursault, annesinin ölümü karşısında sergilediği umursamaz tavırlarından ve ilgisizliğinden dolayı “yabancı” olarak damgalanır. Annesi hayattayken de onunla ilişkisi sınırlıdır. Aralarında hiçbir etkileşim yoktur. Oluşturduğu ilişkilerde herhangi bir duygusal bağ kurmaz, ona göre her ilişki bir alışkanlıktır. Annesiyle olan bu ilişki, yapıtta geriye dönüş tekniğiyle verilmiştir:
“ Evdeyken annem, bütün zamanını hiç ses çıkarmaksızın arkamdan bakmakla geçirirdi. Yurda gelişinin ilk günlerinde sık sık ağlamıştı. Fakat alışkanlık yüzündendi bu. Birkaç ay sonra da onu yurttan çıkarsalar bu yüzden ağlayacak duruma gelmişti. Hep alışkanlık yüzünden…” (Camus, 2013: 12-13) 
Bu ölüm, yani Madam Meursault’nun ölümü, toplumu tanıma ve toplumsal gerekleri reddetme ile başlayan “yabancılaşma süreci”nin temelini oluşturur. Yaşam anlamsızlıklar bütünüdür ve saçmadır görüşü yapıtın odak başlangıç noktasını oluşturur.
Yapıtın ikinci anlatımsal kesitine geçiş, Meursault’nun komşusu Raymond’la olan ilişkisi ile aktarılır. Yapıtta en belirleyici kısımlardan olan bu noktada Meursault’un yaşamı iki evreye ayrılır: Cinayet öncesi ve cinayet sonrası. Bir Arap’ın bir hiç uğruna Meursault tarafından öldürülmesi, yapıttaki ikinci ölüm izleğidir. Raymond’un metresinin erkek kardeşiyle arasında yaşanan gerginlik sonucu, Meursault tarafından bu cinayet bilinçsiz bir şekilde işlenmiştir. Meursault kendisini ilgilendirmeyen bir konuda olayın içine dâhil olmuş ve tesadüf olarak nitelendirilen bu cinayeti, kendisinin söylemiyle “Hayatımda ilk defa bir felaket kapıma dayanmıştı!” diyerek sorgulamıştır. Aslında Meursault, kendi hâlinde yaşayan bir insandır. Cinayette hiçbir amaç ve çıkar yoktur. Çünkü toplumsal bir bağ oluşturan arkadaşlık sadakati nedeniyle işlenmiş bir cinayet değildir. Kendisinin bile olmayan bir silah ile beş el ateş ederek saniyeler içinde bir kişinin hayatına son vermesinin belki de en saçma ama tek gerçek nedeni, güneşin bıçakta keskinleşen yansımasıdır. Bu nedenle yapıtın ilk satırlarından cinayetin gerçekleştiği ana kadar bunaltıcı sıcağa vurgu yapılmıştır. Bu vurgu, yapıtta leitmotiv tekniği ile sunulmuştur:
Güneş yüzümü yakmaya başlıyordu, ter damlalarının kaşlarımda biriktiğini hissettim, tıpkı annemi gömdüğümüz günkü güneşti ve bu tıpkı o zamanki gibi en çok alnım ağrıyor, tüm alın damarlarım, derinin altında hep birden atıyordu. Bu yanma hissine dayanamaz hâle gelince, ileriye doğru hareket yaptım (…) Bütün benliğim gerildi, tabancamın üzerindeki elim kasıldı. Tetik oynadı, kabzanın cilalı yüzü elime değdi, işte her şey o an, o hem sert hem sağır edici gürültünün içinde başladı. Teri de güneşi de silkeledim. Günün dengesini bozduğumu, üzerinde mutlu anlar geçirdiğim kumsalın olağanüstü sessizliğini mahvettiğimi anladım. O zaman, hareketsiz vücuda dört el ateş ettim, kurşunlar birbiri peşi sıra bu vücuda gömüldü. Felaketin kapısına vurduğum dört sert darbeydi sanki bunlar.” (Camus, 2013: 57-58)
Bu cinayet, yani Arap’ın ölümü, odak figürün yaşama bakışının, toplumsal etkilerin fark edilmesi ve yabancılaşmanın temellendirilmesini oluşturur ve yapıtta geçişi ifade eder.
Yapıtın ikinci anlatımsal kesitini, Meursault’nun ölümüne karar verilen bölümdür ve mahkemede geçmektedir. Burada gerçekleşen mahkeme yapıtta sembolik bir anlam taşımaktadır. Konuşmalar savcının iddiaları, avukatın savunmasıyla halk/toplum önünde ateşli bir şekilde gelişmektedir. Savcı cinayeti açıklığa kavuşturmak için iddialı bir konuşma yapmakta, etkileyici hitabıyla avukatı dolayısıyla Meursault’yu sindirmeye çalışmaktadır. Devletin avukatı olarak da adlandırılabilecek bu kişi, hükmedici/ezici tavrıyla ortamda bir suçluluk havası yaratarak onun üzerinde şiddetli bir pişmanlık oluşturmak istemektedir. Amaç; hınca hınç dolu olan mahkemede, onu işlediği suçtan dolayı halkın gözünden düşürmektir. Öyle ki toplum gereklerinin dışında yer almak suçların en büyüğüdür: “Savcının da avukatımın da yaptıkları savunmalar sırasında diyebilirim ki, benden, işlediğim cinayetten fazla konuşuldu.” (Camus, 2013: 90)
Savcı, bu aşamada amacına ulaşmak için iddiasını, annesinin kaç yaşında öldüğünü bilmeyen, annesini huzur evine terk eden, annesinin ölüsünün başında kahve ve sigara içerek kendi keyfinden başka bir şey düşünmeyen biri olarak yok saydığı toplum tarafından dışlanır. Dahası annesinin ölümünden sonra sevgilisi Marie’yle komik bir filme gitmesi üzerine kurmakta ve onun duyarlılığı gelişmemiş bir birey olduğunu öne sürerek ahlaki değerlerden nasibini alamadığını belirtmektedir:
“Anladığıma göre, savcının ana düşüncesi, benim cinayeti önceden tasarlamış olduğumdu. En azından kanıtlamaya çalıştığı buydu. ‘Bunu ispat edeceğim, hem de misliyle ispat edeceğim. Önce olayların göz kamaştırıcı ışığı altında, sonra da bu cani ruhun psikolojisinin bana verdiği loş ışık altında.’ diyordu. Annemin ölümünden beri olup biten olayları kısaca anlattı. Duygusuzluğumu, annemin yaşını bilmeyişimi, ertesi gün bir kadınla beraber denize girip sinemaya gidişimi, Fernandel’i seyredişimi ve nihayet Marie’yle eve dönüşümü hatırlattı. O anda hemen anlayamadım, ‘metresi’ diyordu çünkü; oysa Marie benim için sadece Marie’ydi.” (Camus, 2013: 91)
Savcı bu düşünceleriyle toplumsal değer yargılarını/toplumsal yaptırımları ya da toplumsal dayatmaları yüksek sesle duyurmakta ve sekiz kişiye sorduğu sorularla insan topluluğunun önemsediği kurallar bütününü ortaya koymaktadır. Alaycı ve katı tavrıyla halkın gözünde saygınlığına bir kat daha saygınlık katmayı hesap etmekte ve gazetecilerin de yer aldığı bu mahkemede bu davayı babasını öldüren bir adamın davasıyla bağdaştırmaktadır:
“Benim en temel kurallarını bilmezden geldiğim bir toplumda işim olmadığını, üstelik en basit tepkilerden bile habersiz olduğum insan kalbine sığmaya da yüzümün tutmayacağını ilan etti. Sizden bu adamın başını istiyorum, bunu gönül rahatlığıyla istiyorum.” (Camus, 2013: 93)
Mahkeme, yapıtta sembolik bir anlam taşımaktadır. Mahkemede odak figürün çevresindeki kişilerin bu uzamda bir araya gelmesi dikkat çekicidir. Kişiler kadrosunda Marie, Raymond, Salamono, Celeste, Perez, Mason, huzur evinin/yurdun müdürü ve morgun kapıcısı bulunmaktadır. Bunlar, Meursault’nun kişiliğini analiz etmede düşüncelerinden yararlanılacak olan tanıklardır.
  Konuşmalar savcının iddiaları, avukatın savunmasıyla halk/toplum önünde ateşli bir şekilde gelişmektedir. Savcı cinayeti açıklığa kavuşturmak için iddialı bir konuşma yapmakta, etkileyici hitabıyla avukatı dolayısıyla Meursault’yu sindirmeye çalışmaktadır. Devletin avukatı olarak da adlandırılabilecek bu kişi hükmedici/ezici tavrıyla ortamda bir suçluluk havası yaratarak onun üzerinde şiddetli bir pişmanlık oluşturmak istemektedir. Amaç; hınca hınç dolu olan mahkemede, onu işlediği suçtan dolayı halkın gözünden düşürmektir.
Savcı; bu aşamada amacına ulaşmak için iddiasını, annesinin kaç yaşında öldüğünü bilmeyen, annesini huzur evine terk eden, annesinin ölüsünün başında kahve ve sigara içerek kendi keyfinden başka bir şey düşünmeyen ve dahası annesinin ölümünden sonra metresi(!) Marie’yle Fernandel’e (komik bir film ) gitmesi üzerine kurmakta ve onun duyarlılığı gelişmemiş bir birey olduğunu öne sürerek ahlaki değerlerden nasibini alamadığını belirtmektedir. O insanlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan ve duyarsız yaşamıyla bu toplum içinde yaşamayı hak eden biri değildir. Yaşamına büyüteç tutulduğunda ulaşılan sonuç budur. Böylesi vurdumduymaz bir adamın cinayet işlemesi kadar doğal bir durum yoktur, cinayetin tesadüf olduğuna ilişkin düşüncesi hiç de inandırıcı değildir. Bu cinayet bu adam tarafından planlanarak gerçekleştirilmiştir. Bu adam zeki bir adamdır ve sözcüklerin değerini çok iyi bilen bir adamdır. (Camus, 2013: 91)
  Savcı bu düşünceleriyle toplumsal değer yargılarını/toplumsal yaptırımları ya da toplumsal dayatmaları yüksek sesle duyurmakta ve sekiz kişiye sorduğu sorularla insan topluluğunun önemsediği kurallar bütününü ortaya koymaktadır. Alaycı ve katı tavrıyla halkın gözünde saygınlığına bir kat daha saygınlık katmayı hesap etmekte ve gazetecilerin de yer aldığı bu mahkemede bu davayı babasını öldüren bir adamın davasıyla bağdaştırmaktadır.
Yapıtta göz önünde bulundurulması gereken diğer bir nokta ise iddia makamında adaletin yerini bulması için çalışması beklenen bu devlet memurunun muhakeme gücünün yeterince sağlam işlememesi (yanlış fikir yürütmesi) ve avukat karşısında zafer kazanma hırsı içinde olmasıdır.
Ölüm cezasıyla sonuçlanan bir davayla hayatı değişen Meursault, bir bakıma asıl mağdurdur. Fakat yabancılaştığı topluma göre o; toplumun kemikleşmiş düzenine, ahlaki kaygılarına kayıtsız kalmasının sonucunu yaşamaktadır, çünkü nedensiz davranış onun toplumunda yeri olmayan kavramlardır. Her ne olursa olsun insanlar; mantık, kural ve sebeplerle hareket etmelidir. Meursault, dış etkenler ve ikinci şahısların baskınlığına savaşmayı saçma bulduğu için teslim olur. Artık düşündüğü tek şey yaşamındaki yalnızlığına tezat ölümünü izleyen kalabalıklardır. Yapıtta aynı zamanda anlatıcı olan odak figürün yaşadığı çatışmalar da daha ayrıntılı aktarılması amacıyla burada da görüldüğü gibi iç çözümleme tekniğiyle verilmiştir. Bireyin iç dünyasını sezgicilik yoluyla tanımamıza yol açan bu teknik yapıtın bütününde de görülür:
“Geçirmiş olduğum bu saçma, boş hayat boyunca geleceğimin derinliklerinden ve henüz gelmemiş yılların arasından karanlık bir soluk bana doğru yükseliyor; bu soluk, geçtiği yerde, yaşadığım yollardan daha gerçek olmayan o gelecek yıllar için vaat edilen bütün şeyleri aynı hizaya getiriyordu. (…) Her şeyin tamam olması ve kendimi daha az yalnız hissedebilmem için, idam günümde çok seyirci bulunmasından ve bunların beni hınç dolu haykırışlarla karşılamalarından başka isteyecek bir şeyim kalmamıştı. (Camus, 2013: 109-110)
Ölüme yaklaşma, yani Meursault’nun ölüme yaklaşması, yaşamı “saçma” olarak tanımlamanın da kendi içinde yaşamı bir anlamlandırma süreci olduğunun aktarılması oluşturur. Yapıtta ulaşılan sonuçtur tam olarak budur. Sonuç olarak Yabancı, insan yaşamının saçmalığını anlatan bir yapıttır. Doğaya, topluma yabancı birinin saçma duygusuyla nasıl yaşadığının bireysel bir örneği olan yapıtta odak figür, saçma karşısında herhangi bir ahlakı temsil etme yerine saçma olana ve kadere mahkûmiyeti yaşamaktadır. Bu çaresizlik ve eylemsizliğin kendisidir.  İfade ettiğimiz gibi yaşamı saçma bulmak da bir anlamlandırma sürecidir. Çünkü her şey çaresiz insanın dışında ayarlanmış ve onu istediği yöne itmiştir. Bu itilmişlik kabul edilen bir ölümle sonuçlanır. Camus, bu yapıtında yabancılaşmayı/ ötekileşmeyi/ ötekileştirmeyi işlemiştir. Bunların nedenleri üzerinde durmak yerine okuru daha çok sonuçlarıyla yüzleştirmiştir. Yaşadığı toplumun gerçekliğine yabancı bir bireyin kurallara göre davranmadığında toplum tarafından nasıl ötekileştirildiğini anlatmıştır. Toplum kendisi gibi olmayanı yaşamın dışına atarak hatta ölüme mahkûm ederek düzenini sürdürme yolunda büyük başarı sağlamıştır. Üstelik bu başarıya aileyi, dini ve hukuku ortak ederek ulaşmıştır.
 
Kitap:
CAMUS, Albert (2013), Yabancı, İstanbul: Can Yayınları.