FATİH’İN GALATA AHALİSİNE VE BOSNA RUHBANLARINA VERDİĞİ AHİTNAMELER

05 Mayıs 2015 18:12
Okunma
2896
FATİHİN GALATA AHALİSİNE VE BOSNA RUHBANLARINA VERDİĞİ AHİTNAMELER

 
 
Necdet BAYRAKTAROĞLU
 
İnsan hakları, insanların doğuştan sahip olduğu kişisel hak ve özgürlükleridir. İnsan hakları; ırk, din, dil ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm insanların yararlanabileceği haklardır. Bu hakları kullanmakta herkes eşittir. Yüzyıllardır insanın zorbalık ve baskıya maruz kaldığı bir gerçektir. İnsan hakları hep göz ardı edilmiştir. Ölüme, işkenceye, kötü muameleye, onur kırıcı cezalara tabi tutulmuşlardır.
  17 ve 18. yüzyıllarda 1689 tarihli İngiliz Yurttaş Hakları Beyannamesi’nde, 1776 yılında Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde ve Fransız İhtilali sonrası Fransa Meclisinin 26 Ağustos 1789 tarihinde onayladığı İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde, insan haklarının sağlanmasında önemli kazanımlar elde edilmiştir.
Daha sonraki yıllarda dünya savaşları sonucunda inanılmaz insan kayıpları ve büyük insan hakları ihlalleri meydana gelmesi üzerine, uluslararası ilişkilerde ve iş birliği içerisinde insan haklarının, hukukun egemenliği ile korunmasının önemli olduğu anlaşılmaya başlamıştır. Bu hak ve temel özgürlüklerde ortak bir anlayışa sahip olma, gerçekleştirme fikri her geçen gün çoğalmıştır.
  İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, galip devletler tarafından, ülkeler arasındaki anlaşmazlığı ortadan kaldırarak ileride meydana gelebilecek ve kendi güvenliklerini tehdit edebilecek bir savaşın önüne geçebilmek amacıyla 24 Ekim 1945 tarihinde Birleşmiş Milletler örgütü kurulmuştur. Dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslar arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak gayesiyle Birleşmiş Milletler Antlaşması düzenlenmiştir.
  Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, Haziran 1948’de insan hakları konusunda çalışmalarına başlamış, 10 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun Paris’te yapılan oturumunda 30 maddelik insan hakları bildirgesini kabul etmiş, bildirinin imzalandığı 10 Aralık günü de Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanılmaya başlanılmıştır.
  Bu bildiride genel olarak “Herkes ırk, renk, cins, dil, din, siyasal ya da herhangi bir başka inanç ya da bir başka ayrım gözetilmeksizin bütün haklardan ve özgürlüklerden yararlanabilir.” denilmektedir. En başta yaşam ve özgürlük olmak üzere sağlık, eğitim, yiyecek, barınma, yasanın koruyuculuğundan eşit olarak yararlanma, toplanma, dernek kurma, evlenme, mal ve mülk edinme, çalışma, işini seçme, din, vicdan, düşünce ve anlatma özgürlüğü hakları bu bildirinin temelini oluşturmaktadır.
  Tarih 29 Mayıs 1453
Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fethettikten sonra, padişaha tabi olma isteklerini bildiren, teslim olan, şehrin anahtarını teslim eden, aman dileyen yerli Hristiyan halkın haklarının korunması ve canlarına dokunulmaması, din ve ticaret serbestisi tanıyan bir ahitname hazırlayarak Galata ahalisine göndermiştir.
Beşeriyetin bütün insanlarına imrenilecek, ilahî vaatlerle seslendiği, çağımızın dahi ulaşamadığı önemli bu insan hakları ahitnamesinde Fatih Sultan Mehmet Han, şöyle demektedir:
“Ben ki emir-i azam Sultan Murad’ın oğlu, Padişah-ı muazzam ve emir-i azam Sultan Mehmed Han’ım, yeri ve göğü yaratanın namına, büyük Peygamberimiz Muhammed namına biz Müslümanların inanmış olduğumuz Sebu’l-Mesani namına, Allah’ın yüz yirmi dört bin peygamberi namına, büyük babamın ve babamın ruhuna, oğullarımızın namına, kuşandığım kılıç aşkına yemin ederim ki şehrin Katolik Archontlar tarafından Bab-ı Hümayunumuza mebus olan Archontlar ve Senyör Pallavicino ve Senyör Marki Drifango ve tercüman Nikola Pelazoni tarafından gerçekleştirilen istek üzerine, bugün hükümet idareme boyun eğdiklerinden bütün memleketlerimde görüldüğü üzere, Galata ahalisine kanunlarını ve serbestliklerini bırakıyorum. Binaenaleyh Galata surları yıkılacak ise de mallarını, evlerini, dükkânlarını, bağlarını, değirmenlerini, gemi ve sandallarını, ticaretlerini eş ve çocuklarını istedikleri gibi idare etmek üzere muhafaza edeceklerdir. Ticaret mallarını memleketimin her tarafında satabilirler. Denizde ve karada serbestçe seyahat edebilirler. Hiçbir gümrüğe, hiçbir angaryaya tabi olmayacaklardır. Ancak itaatim altında bulunan diğer memleketlerde olduğu gibi, vergi ile mükellef olacaklar. Bu kanunlar ve adetler bugünden itibaren ve ebedi olarak devam edecektir. Ben onları kendi şahsım gibi himaye ve müdafaa edeceğim. Oturdukları beldede kilise ve ibadetlerini muhafaza edebilecekler. Ancak çan çalmak yasaktır. Kiliselerini camiye çevirmeyeceğim fakat yeniden kilise inşa etmeyecekler. Tüccarlar serbestçe davranarak, ticaretle meşgul olabilirler. Yeniçeri sınıfına katmak üzere evlatlarını almayacağım. Dinimizi kabul etmeleri için asla hiçbir zorlama görmeyeceklerdir. Galata ahalisine vadederim ki, kendilerini bir köle sıfatı ile idare etmeyeceğim. Evlerinde ne yeniçeriler, nede esirler iskân edilmeyecektir. İşlerini görmek için içlerinden birini intihap edeceklerdir.
  Archonte ve kâhyalar rencide edilmeyecektir. Tarafımızdan yazılan bu fermanda yazıldığı üzere, vergi vermek şartıyla gidip gelmekte özgür olacaklardır.” ( Hilkat-i Âlemin 6961. ve hicretin 857 senesi Cemaziyelevvel evahirinde yazılmıştır.1453
  Fatih Sultan Mehmet Han-ı Sani (1)
Tarih 29 Eylül 1458
Fatih Sultan Mehmet’in Kudüs ruhbanlarının dinî hayatlarını serbestçe sürdürebilmeleri hakkındaki fermanında:
“ Makamıma gelip yüz sürerek ellerinde mevcut olan Hz. Peygamber ve Hz. Ömer’den bu yana Kudus-i Şerif’teki Hz İsa’nın doğduğu Beytüllahm Kilisesi, Kamame Kilisesi vb. kutsal mekânlar ile ilgili sahip oldukları hak ve imtiyazları yeniden talep eden Kudüs Rum Patriği Atnasyos ve ruhbanlarına aynı imtiyazları verdim. Bunları kimse rencide etmesin. Kim ki bu hükmün feshini murad ederse Allah’ın ve Resulünün hışmına uğrasın.” (2)
Tarih 28 Mayıs 1463
İstanbul’un fethinden on yıl sonra, Fatih Sultan Mehmet Han onun ardından Bosna-Hersek’i fethetmiş, başka din ve ırktan olanlara insan hakları, özgürlük ve hoşgörü tanıyan fermanını yayımlamıştır. İnsan ve insanlık kokan bu ferman, Fransız İhtilal Beyannamesi’nden (1789) 326 yıl önce, 1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi’nden 485 yıl önce yazılmış ve yayımlanmıştır. Tarihin ilk insan hakları bildirgesi niteliği taşımaktadır. Fatih Sultan Mehmet, bu belge ile Osmanlı Devleti’nde yaşayan halkların can ve mal güvenliklerini teminat altına almakta, din, dil ve ibadet hakkı tanımakta, yurtlarından kaçanlara da “Dönün kimse kılınıza dokunmayacak.” çağrısı yapmaktadır.
  Fatih Sultan Mehmet Han Bosnalı ruhanilere verdiği Ahitname’sinde şöyle demektedir:
  “Nişanı-ı hümayun şu ki ben ki Sultan Mehmed Han’ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk tarafından şu şekilde bilinsin ki bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup, şu hususları buyurdum: Söz konusu rahiplere ve kiliselerine hiç kimse tarafından engel olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emn ü aman olsun ki memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde yerleşsinler; ne ben ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse, bu insanlara dokunmayıp incitmeyecektir. Hiç kimse bu insanların canlarına, mallarına, kiliselerine saldırmasın, hor görmesin veya tehlikeye atmasın. Hatta bu insanlar başka ülkelerden devletime birisini getirirse onlarda aynı haklara sahiptir. Yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için, Peygamberimiz Muhammed Mustafa hakkı için, yedi Mushaf hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır yeminle yemin ederim ki yukarda belirtilen hususlara söz konusu rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları sürece, hiç kimse tarafından muhalefet edilmeyeceklerdir.” Tahriren fi sene 868 (1463) (3)
Bosna’da konuşlanan çok uluslu barış gücündeki Türk birliği, bölge halkının yaralarını sarmak için başta okullar olmak üzere Osmanlının izlerini taşıyan çeşmeleri ve türbeleri restore etmeye başlamıştı. Bir Katolik rahibinin isteği üzerine, Fojnica kentindeki manastırın onarım işine başlanıldı. Bu esnada Türk komutanlar onarım keşfinde, kilisenin duvarında Fatih Sultan Mehmet Han’ın 536 (bugün 550) yıl önce verdiği bu fermanın aslı, yanı sıra Fatih’in bir kaftanı ve kilise kütüphanesinde de dört bin civarında Türk el yazması kitaplar bulundu. Türk hükûmeti ile temas kurulması üzerine, Kültür Bakanlığı devreye girerek bu Ahitname’yi günümüz Türkçesine çevirdi. Böylece Ahitname’nin ülkemize ve dünya kamuoyuna tanıtımı sağlandı.
Tarih 26 Eylül 1999
Başbakan Bülent Ecevit, Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptığı gezide, Başkan Bill Clinton’a, Fatih Sultan Mehmet Han’ın Bosna ruhanilerine verdiği Ahitname’yi, 21. yüzyıl için örnek bu fermanı, önemli bir insanlık armağanı olarak sundu. Amerika Birleşik Devletleri’nin, insan hakları ihlali konusunda ülkemiz üzerinde baskılar kurması ve “İnsan haklarını iyileştirin.” diye uyarılarda bulunması üzerine, bu Ahitname ile bir cevap vermiş oluyordu. Yüzyıllar öncesinde atalarımızın, Türk milletinin, insan hakları konusundaki hassasiyetini, bu belgeyi sunarak anlatıyordu.
  Tarihimizdeki Muhteşem Mektuplar adlı kitabımın ön sözünde ve son sözünde söylediğim gibi, gurur ve iftihar kaynaklarımız olan bu belgeler, kudretli bir ecdadın bizlere bıraktığı hazinelerdir. Tarihî olayların öğrenilmesinde bu belgelerin önemi çok büyüktür. Büyük bir tarihin şeref sayfalarında yaşayan, tarihin altın sayfalarında yer alan, tarihin akışına yön veren bu belgelerden yararlanarak devletlerarası ilişkilerde yeniden anlamlandırılma ve faydalanma yoluna gidilmeli; millî değerlerimizin yüceliği, onu hatırlamayanlara hissettirilmelidir.  
  Devlet büyüklerimiz; bu muhteşem belgelerin içinde taşıdığı anlamlı, güçlü ifade ve bilgileri günün şartlarına ve gündemlerine göre nice devletlere mesaj olarak vermelidir. Üç kıtada, geniş insan toplulukları üzerinde adaleti, merhamet, yardım severlik ve hoşgörüyle muamele eden ecdadımızdan kalan bu belgeler ve içindeki bilgiler böylece diğer milletlerce de bilinmiş olur.
  Türkleri tarihte büyük millet yapan, diğer milletler tarafından da “Bize yardım et, hizmet et, koru, yönet.” diye davet edilmesine sebep olan hasletler, işte bu özellikleridir. Adil olmaları, merhametli olmaları, ezilenin yanında yer almalarıdır.  Buna örnek olarak, tarih sayfalarından birkaç tanesine yer vererek okuyucuları bilgilendirelim.
  İstanbul’un fethinden sonra, Edirne Başhahamı Isac Tzatafi’nin, Güney Almanya’daki Yahudilere yazdığı mektuptan:
“Tanrı’nın kutsadığı, tüm güzelliklerle dolu olan Türkiye topraklarına geldim. Burada huzur ve mutluluk buldum. Türkiye sizin içinde bir barış ülkesidir. ….. Size derim ki Osmanlı ülkesi hiçbir şeyin eksik olmadığı bir ülkedir. Eğer isterseniz şu anda burası sizler için en hayırlı yer olacaktır…. Burada Türklerin topraklarında şikâyetçi olacağınız hiçbir şey yok. Büyük nimetler elde etmekteyiz... Ağır vergi yükümüz yok. Ticaretimiz serbest, engellenmiyor. Her şey ucuz ve bol. Herkes barış ve hürriyet içinde. Türkler hoşgörülü insanlar… Hristiyanlardansa Müslümanların (egemenliği) altında yaşamak sizin için daha iyi değil mi? Burada herkes kendi asması ve inciri altında huzur içinde oturabiliyor...”(4)
Yavuz Sultan Selim’e Halepli ulemanın yazdığı mektuptan:
“Bütün Haleb’in büyükleri ve ayanları ve ahalisi olan bizler, Sultan Selim Han’a itaat ediyor ve kendi isteğimizle onun emirlerine hazır ve bağlı olduğumuzu bildiriyoruz…. Haleb’de bulunan bütün insanlar siz Sultan Hazretlerinden talep eyledik ki, canlarımız, mallarımız ve ehlimiz ve çocuklarımız muhafaza edilsin…”(5)
Kanuni Sultan Süleyman’a, Fransa Kralı Fransuva’nın annesi Louise de Savoie’nın, yazdığı mektubundan:
“İspanya Kralı Şarlken, oğlum Fransuva’yı Pavi Muharebesi’nde tutup hapseyledi. Şimdiye kadar oğlumun halâsını (kurtuluşunu) Şarl’ın insaniyetine bırakmış idim. Hâlbuki memulümüz (beklentimiz) olan insaniyeti icra etmedikten başka oğlumun hakkında hakaret dahi etmektedir. İmdi âlemin musaddakı (kabul etmiş) olan azamet ve şanınız ile oğlumu düşmanımızın pençe-i kahrından halâs (kurtuluş) ile ibraz-ı übbehet (büyüklük göstermek) buyurmanızı zat-ı şahanenizden bilhassa niyaz ederim…”(6)
Kanuni Sultan Süleyman Han’a, Fransa Kralı Fransuva’nın yazdığı mektubundan:
“Ey yedi iklimin padişahı, dünyanın sığınağı, yiğitlik membaı. Ey Şahım! Benim hâlimden haberdar ol ve bu gönlü yaralıya lütuf ve merhametini gönder...”(7)
Kanuni Sultan Süleyman’a, Açe (Endonezya) Sultanı Alaaddin’in yazdığı mektubundan:
“Biz bu bölgede Portekizlilerle savaşıyoruz. Çok sıkışık duruma düştük. Dinimizin de emrettiği şekilde bu fakir ve miskin (aciz) ve yetim ve düşman arasında müfred (tek) ve yalnız kalmış bendelerine rahmet ve şevket edüb Allah için gaza yolunda bize yardım edin...”(8)
Kanuni Sultan Süleyman’nın Eflak Voyvodasına Erdel civarındaki gelişmelerin takip edilmesi ve halkın huzurunun korunması hakkında gönderdiği hüküm:
Eflak Voyvodasına hüküm ki;
Erdel ve civarındaki gelişmeler hakkında gönderdiğin mektup ve elçimden aldığım bilgiler doğrultusunda buyurdum ki: Emrim size ulaştığında Erdel ve civarını sürekli olarak kontrol edin, boş bulunmayın. Oraları korumak için ne gerekiyorsa yapın. Boğdan Voyvodası kulum ile birlikte olup vilayetin emniyeti ve halkın huzuru için bir dakika bile boşa geçirmeyin.”(9)
Sultan I. Ahmet’in, Boğdan Voyvodasına Vladika, metropolit ve papazların ibadetlerine karışılmaması hakkında gönderdiği hüküm:
“ Boğdan Voyvodasına hüküm ki:
Boğdan’da bulunan vladika, metropolit ve sair papazlar kiliselerinde ayinlerini bu güne kadar yapagelmiş iken, şu an dışarıdan müdahale olduğunu bildirdiler. Bunlara zulmedilmesine rızam yoktur. Olageldiği üzere amel olunmasını emredip buyurdum ki:
Bundan böyle vladika, metropolit ve sair papazların kiliselerinde icra ettikleri ayinlere ve kendi aralarındaki işlere hiçbir kimseye hatta Rum patriklerine bile müdahale ettirmeyesin.”(10)
Sultan IV. Mehmet döneminde, Çek âlimi Comeniks’in, Erdel Prensi Georges Rokoczy’ye yazdığı mektubundan:
“… Türkler kahramandırlar; dostlarına zarar vermezler, ancak kazanç getirirler. Bu yüksek millet tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez. İyi ve fena günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir milletle el ele vermek, yeryüzünde her güçlüğü yenmek için sonsuz bir kudret ve kabiliyet kazanmak demektir.”(11)
Sultan III. Ahmet döneminde İsveç Kralı XII. Charles’ın kız kardeşine yazdığı mektubundan:
“… Bugün esirim; Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin, suyun yapamadığını onlar yaptılar; beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok; zindanda da değilim. Hürüm, istediğimi yapıyorum. Lakin gene esirim; şefkatin ulüvv-i cenabın (alicenaplık) asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işbu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli, bu kadar alicenap, bu kadar asil ve bu kadar nazik bir milletin arasında, hür esir gibi yaşamak bilsen ne tatlı...”(12)
Sultan I. Abdülmecit’e Almanların yardım istek mektubundan:
“Fransızlar her sene bize zulüm ediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet’in de halifesisiniz. Bizi bu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkânı sağlayın.”(13)
Sultan Abdülaziz’in müstakil bir Bulgar Egzarhlığı kurulması hakkında fermanı:
“ Topraklarımız üzerinde yaşayan herkesin din, mezhep ve sair hususlarda emin ve rahat bir hâlde birbirleriyle iyi geçinerek ülkenin gelişmesine katkıda bulunmaları en büyük isteğimiz olduğundan, bir süredir Rum Patrikhanesi ile Bulgarlar arasında ortaya çıkan mezhep ihtilafının halledilmesi için müstakil bir Bulgar Egzarhlığı kurulması hususunda alınan kararlara uyulması ve aykırı davranışlardan kaçınılmasına dair fermanım sadır olmuştur.”(14)
Sultan II. Abdülhamit’e Almanya’daki Yahudi Dernekleri Federasyonunun, Yahudilerin Osmanlı Devleti’ne ilticalarının 400. yıl dönümü dolayısıyla gönderdiği teşekkür mektubundan:
“1492 senesi ilkbaharında İspanya’dan kovulan ve Osmanlı Devleti’ne sığınan Museviler, İspanya’da her çeşit zulüm ve baskıya maruz kaldıkları hâlde, sizin saltanatınızın merhametine sığınarak huzur ve emniyetle memleketinizde geçimlerini temin etmişler ve gün geçtikçe her açıdan ilerlemişlerdir.”(15)
Türkleri kahraman yapan, sadece kılıç değil, ondan da önce gelen yüksek adalet anlayışlarıdır. Bulgarlarda bir söz vardır; “Türkler gitti, adalet bitti.” demektedirler.
Türklerin gittiği her yere barış, adalet, huzur da gitmiştir. Ancak dünyanın efendiliğine soyunan güçlerin(ABD, İngiltere, Rusya, Çin, Fransa, Almanya) gittiği yerlerde ise kan, barut, katliam, bomba, ölüm, füze, taciz, tecavüz, işkence, gözyaşı, kaos, patlama, parçalanma, işgal ve soykırım hâkim olmuştur.
 
KAYNAKLAR
1- Hüseyin Tekinoğlu, Osmanlının Genç Dehası Fatih Sultan Mehmet, Neden Yayınları, 2009, S.108-152; Enver Behnan Şapolyo, Osmanlı Sultanları Tarihi, Rafet Zaimler Yayınevi, İstanbul, 1961, S.112-113; Mufassal Osmanlı Tarihi-Heyet İskit Yay. 1958, S.463; 3- Ahmet Coşkun, Şah-ı Cihan Fatih Sultan Mehmet, Babıali Kültür Yayınları, İstanbul, 2008, S.94-122.
2- 9-10-14-Gökkubbe Altında birlikte Yaşamak-Başbakanlık Dev. Arş. Gn. Md.lüğü Osmanlı Arşivleri D. Bşk.lığı Yay. Ank. 2006, S.108-56-60-52.
3- Belgelerle Osmanlı Tarihi-Ömer Faruk Yılmaz-Osmanlı Yay. İstanbul, 1999, S.365-366.
4- 5-6-7-8-11-12-13-15- Necdet Bayraktaroğlu, Tarihimizdeki Muhteşem Mektuplar, Hayat Yay.-İstanbul, 2012, S.102-186-202-248-303-338-365-392.