Türk Milliyetçiliğinin Epistemolojik Çerçevesi

11 Mart 2021 13:29 Salih ŞİMŞEK
Okunma
235
Türk Milliyetçiliğinin Epistemolojik Çerçevesi

Türk Milliyetçiliğinin Epistemolojik Çerçevesi                          

Salih Şimşek

Giriş

Bu makalede Türk milliyetçiliği fikriyatının günümüz dünyasının “modernite” diye anılan dönemden “geç modern” döneme geçişi sürecinde aktüel ve orjinal bir fikir hâlinde tekrar yorumlanabilmesi için epistemolojik çerçevesi tespit edilecek ve bir “yol haritası denemesi” çizme cüreti gösterilecektir. Nitekim, dünya dijitalleşme, bilgi ekonomisi ve teknolojik devrimlerle son yıllarda ciddi bir değişim yaşamaktadır. Ekonomik değişiklikler toplumsal yapıya ciddi manada etki etmektedir. Vakıa, dünyadaki genel siyasetin de ekonomi ile toplumun bu değişimine mukabil sabit kalacağı düşünülemez. Avrupa ve Amerika’nın muteber üniversiteleri ile yayın organlarında son yıllarda çıkan haberler, bilimsel dergiler ve kitap yayınlarında Amazon, Google, Facebook, Alibaba, Baidu, Tesla, Tencent gibi teknoloji devlerinin katma değer üretimine getirdikleri yenilikler her alanda belirtilmektedir.  Ayrıca üniversitelerde mühendislik alanlarının yanındaki değişimlerle beraber sosyal bilimler ve siyasal bilgiler fakültelerinde de dünyadaki paradigmatik değişimi anlama ve değişime göre pozisyon belirleme çabaları gündemdedir. Felsefe bölümlerinde lisans düzeyinde dahi “teknik felsefe” dersleri eskiye nazaran artarken, sosyoloji bölümlerinde de günümüz dünyasının iktisadi yapısı ile bu değişimlerin toplum üzerindeki etkileri gözler önüne serilmektedir. Yapay zekâ, cloudworking ve genel olarak bilgi ekonomisi mevzuları AR-GE şirketlerinin, üniversitelerin ve ekonomi dünyasının odak noktası hâline gelmektedir.  Akademik camiada üretilen bilgilerle siyasi partiler ve şirketler gibi müesseseler kendilerini değişime hazırlamakta, hatta lehine çevirmeye çalışmaktadırlar.
Modern Türk milliyetçiliği fikriyatı 19. asrın ikinci yarısından günümüze kadar fikrî olarak süregelen bir akımdır. İlk ortaya çıkışı itibarıyla şuuraltında evvelden de var olan millî duygular modernite ve şartlarının gelişimi ile yeni bir hüviyet kazanmıştır.  Bu çerçevede muhtelif mütefekkîrlerce geliştirilmiş ve sistematik bir hâl almıştır. Günümüze de hâlâ ilhâm olan Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Mümtaz Turhan, Erol Güngör ve ismini zikredemeyeceğimiz birçok şahsiyetin ileri sürdükleri fikirler içerisinde bulundukları dönemi ve zamanın ruhunu yansıtmaktadır. Elbette günümüzde de hâlâ geçerli olan yönleri ve fikirleri mevcuttur. Fakat Türk milliyetçiliği fikriyatının çağı yakalaması ve 21. yüzyıla hazırlıklı olabilmesi için zamânın ruhunu doğru kavrayıp, ona göre pozisyon almalıdır. Nitekim Mecelle’de de zikredildiği üzere, “Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz”. Değişen iktisidî, içtimai ve siyasi şartlar mucibince Türk milliyetçiliği fikriyatı her dönem tecdit edilmesi ve yeniden yorumlanması gerekir.
Ancak burada karşımıza bir sorun çıkmaktadır. Türk milliyetçiliği nasıl tecdit edilecek ve yeniden yorumlanacaktır? Bu suale bir cevap tevdi edebilmemiz için evvela Türk milliyetçiliğinin geçmişte istifade ettiği kaynakları ve günümüzün şartlarını tespit etmeliyiz. Yani kısacası başlıkta da belirtildiği üzere, Türk milliyetçiliğinin epistemolojik çerçevesini tespit etmeliyiz. Bu makale kapsamında günümüz dünyasında Türk milliyetçiliğinin hangi yönünün nasıl yorumlanması gerektiği mevzuuna girilmeyecektir. Hiçbir şekilde somut bir öneride bulunulmayacaktır. Yalnızca gelecekte yapılacak muhtemel çalışmalar için bir çerçeve tespit edilecektir. Belirtilen her mevzuda ayrıntılı bilgilerin verilmesi ve yeni yorumlarda bulunma cüretinin gösterilmesi müteakip çalışmalarla ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Bu çalışmalar ya bir makale serisi olarak, yahut müstakil bir kitap olarak işlenecektir.

Epistemolojik Çerçevenin Anlamı ve Gereği
Bütün fikrî akımlar birçok kaynaktan beslenmektedirler. Zamanla da müstakil bir ekol, akım olma hüviyetini kazanan fikirler vardır. Evrensel bir örnek olarak Marksizmi zikredebiliriz. Marx, fikirlerini ortaya koyduğunda Almanya’da sağ ve sol hegelyanlar “diyalektik” fikri ile felsefe âlemini âdeta domine ediyorlardı. Schopenhauer gibi bir dâhi bile Hegel’in gölgesinde kalmaktaydı. Kant’ın ortaya koyduğu felsefi müktesebatın bir ileri seviyesini Hegel’in temsil ettiğine inanan insanlar vardı. Keza, aynı dönemde Fransa’da sosyalist akım gün geçtikçe güç kazanmaktaydı. Erken dönem sosyalizminin namlı isimleri altında Saint Simon, Charles Fourier ve Pierre-Joseph Proudhon’u zikredebiliriz. Her biri sosyalizm fikrinin erken dönem temsilcileri sayılmaktadılar. Alman diyalektiğinden ve Fransız sosyalizminden beslenen Marx, Alman filozofları aleyhine yazarken Fransız sosyalist muhitinin müktesebatına müracaat ediyor, Fransız Proudhon gibi sosyalistleri eleştirirken de mesela “Das Elend der Philosophie” eserinde Hegelyan diyalektiğe başvurmak suretiyle karşı muhiti tenkit ediyordu.  Mamafih Marx da elbetteki dönemin Avrupalı aydınlarının kahir ekseriyetinin yaptığı gibi Antik Yunan felsefesinden beslenmekteydi. İleride savunacağı materyalist fikirlerinin membâını elimizde olan ilk yazılarından, hassaten, doktora tezi olan “Differenz der demokritischen und epikureischen Naturphilosophie” eserinden tespit edebiliyoruz.  Demek ki Marx’ın epistemik çerçevesi yalnızca bir sütun üzerinden değil, birçok sütun üzerinde yükseliyormuş. Bu birçok örnekten yalnızca bir tanesidir. Şüphesiz bütün fikrî akımlar insanlık ve düşünce târihinin yaşamış ve geliştirmiş olduğu ilmî ve fikrî müktesebattan mülhem yeni düşünceler ve fikir manzumeleri ortaya koymuştur.
Türk milliyetçiliği fikriyatı da birçok kaynaktan beslenmek suretiyle oluşmuştur. Esasında muayyen bir milletin milliyetçilik anlayışı mevzubahis olduğunda, başka milletlerin “fikrî etkisinden” veya yabancı fikirlerin tesirinden bahsetmek bir oksimoron, hatta tezat gibi gözükmektedir. Ancak milletler de tarihî gelişim süreçleri içerisinde muhtelif kültür grupları ile temas hâlindedirler ve farklı coğrafyalarda iz sürmeleri hasebiyle monolitik, tek tip veya saf bir kültüre haiz olmaları suretikatiyede mümkün değildir. Büyük sosyologlardan, cultural studies’in kurucusu sayılan Stuart Hall buna “melez/hibrit kültürler.” demektedir.  Afrika kökenli İngiliz sosyolog, kültürlerin bu geçirgenliğine atıf yaparak, kendi kültürel kimliğini de şu cümle ile ifade etmektedir: “Ben İngiliz çay bardağının tabanındaki şekerim.” Hall, burada aslında dünyaca ünlü İngiliz çayına atıf yaparken hibrit bir kültürel olgudan bahsetmektedir. Nitekim, İngilizlerle meşhur olan çay İngiltere’de yetişmemektedir. Bilakis, Sri Lanka’da yahut Hindistan’da yetişmektedir. Yılda 2 milyon ton şeker tüketimi ile meşhur İngilizlerin şeker pancarından şeker üretilebileceği keşfolunmadan evvel kullanılan şeker kamışı ithal ettikleri ülke ise zamânında sömürgeleri olan ve Stuart Hall’ın atalarının geldiği Jamaika’dır. Yani “İngiliz çayı.” derken bile birçok kültürel te’sirden mürekkep bir hadiseden bahsetmekteyiz. Hâl böyleyken “saf kültürlerden” bahsetmek de, “etkisiz, katıksız orijinal fikirlerden” bahsetmek gibi beyhude bir uğraştır. Ancak “hibrit kültürler” millî kültürlerin varlığını da inkâr etmeye aracılık etmezler. Bunun için sadece “millî kültür” mevzûbahis olduğunda, bunların da hibrit kültürler olduklarını nazar-ı dikkate almalıyız. “İngiliz çayı” üzerinden somutlaştırabileceğimiz bu misal bize farklılıkların zihnî ve pratik terkibinden, soyut ve somut kültürel olguların tezahür ettiğini göstermektedir. Oluşan millî kültürlerin de yerel tezahürlerine baktığımızda burada da aynen dilde lehçe farklılıklarının olduğu gibi “millî kültür” altındaki yöresel farklılıkları görmekteyiz.

Türk Milliyetçiliğinin Epistemolojik Çerçevesi
Konunun esasına intikâl etmek istiyorum. Yukarıda da zikredildiği üzere, Türk milliyetçiliği fikriyatı da -hâliyle- birçok kaynaktan beslenmektedir. Zaman zaman bu kaynakların bâzılarını inkâr etmek veyâ bir diğerini ön plana itmek sûretiyle Türk milliyetçiliği fikriyatı içerisinde bir ekol hâline gelen gruplar da söz konusudur. Günümüzde “Türk milliyetçiliği fikriyatı.” denildiğinde hâlâ mevzu belli başlı isimler altında mütalaa edilmektedir. Bunların başında şüphesiz İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Erol Güngör, Durmuş Hocaoğlu gibi isimler zikredilmektedir. Günümüz dünyâsının ve ülkemizin içerisinde bulunduğu sorunlara kısa, orta ve uzun vadeli cevaplar üretebilmek ve insanlar için ayrımcılığın, sermaye eşitsizliğinin, hukuki ve ontolojik eşitsizliğin üstesinden gelip, refah ve adalet düzenini tesis etmek için hiç şüphesiz fikrî derinliğimizi geliştirmeliyiz. Bu ise sadece geçmişte üretilen fikirleri art arda dizip, akabinde hepsinin terkibinden oluşan üç beş özlü söz kurmakla mümkün değildir. Bilakis, Türk milliyetçiliği fikriyatının düşünce tarihi hem şahıslar üzerinden hem de dönemleri çerçevesinde analiz edilmelidir. Bütün mütefekkirlerde evvela bir siyasi tarih, sosyo-ekonomik tarih analizi yapılıp, akabinde üretilen düşünce sistemleri bu temel üzerinden okunmalıdır. Üretilen düşünceler ve fikirler zaman ve mekândan bağımsız olarak ele alınmamalıdır. Aksine, sosyo ekonomik “nedensellikleri” ortaya koyulmalıdır. Ancak bu şekilde tarihî bağlamları ortaya koyulup, günümüzde hangi yönlerinin tecdit edilmesi gerektiği anlaşılabilir. Aksi taktirde Bilge Kağan da Farâbî de Kınalızâde Âlî de Adorno da Gökalp da “düşünceleri her devre tatbik edilebilir” şahsiyetler olarak algılanırlar. Bunun böyle olmadığını ortaya koymak için düşünce dünyaları ile yaşadıkları sosyo ekonomik düzen arasındaki korelasyonlar sarih ve zihinlerde tereddüt bırakmayacak şekilde izah edilmelidir. Bunların ortaya koyulabilmesi ve analiz edilebilmesi için mühim olan bir diğer husus ise Türk milliyetçiliği fikriyatının epistemolojik çerçevesidir. Yani fikriyatın hangi kaynaklardan beslenmiş olduğudur. Kanaatimce Türk milliyetçiliği fikriyatının alt başlıkları makalenin kapsamı dolayısıyla mahfuz olmak sûretiyle 5 epistemolojik çerçevesi vardır.

1.    Kadim Türk düşüncesi ve ata yurt mirası
2.    İslâm düşüncesi
3.    Anadolu geleneği (Kadim Anadolu toplulukları + Doğu Roma+ Selçuklular + Beylikler + Osmanlı + Cumhuriyet)
4.    Modern Batı düşüncesi
5.    Tanzimat’tan günümüze kadar geçen süreçteki modern Türk düşüncesi.

Ziya Gökalp Örneği
Modern Türk milliyetçiliği fikriyatını geliştiren şahıslara baktığımızda bunların başvurdukları kaynaklar ile Türk tarihi arasında ciddi bir etkileşimin var olduğunu görmekteyiz.
1. Mesela Ziya Gökalp’ın Türk Töresi eserinde kadim Türk düşüncesinin izlerini görmemek mümkün değildir. Gökalp geleneği âdeta icat eder ve Orhun Âbideleri, Divanu Lugati't-Türk gibi Türk edebiyatının ana kaynaklarından istifade etmek suretiyle kendi dönemine ışık tutmaya çalışmaktadır.
2. Belli bir döneme kadar İslam düşünce geleneğine de ciddi manada müracaat etmektedir. İbn Arabî’nin erken dönem düşüncesi üzerinde tesiri tartışılmazdır.
3. Anadolu geleneğinin Gökalp’ı gerek ideolojik çerçevede, gerekse “yaşayan kültür” açısından etkilememesi mümkün değildir. Nitekim Diyarbekir, Selânik ve İstanbul’daki kültürel iklimi oluşturan tarihî süreçte gayrı müslimlerin, zamane Anadolu beyliklerinin ve mevcut devletin tesiri su götürmez bir hakikattir. Fikrî manada Gökalp her ne kadar Osmanlı düşüncesine ve geleneğine soğuk olsa da, “yaşayan kültür” bakımından bu iklimin evladı sayılmaktadır.   Gökalp’ın mesela Türkçülüğün Esasları eserinde Antik Yunan düşüncesini kaynak kabul ettiğini ve “Homeros ile Dede Korkud”un sentezinden bahsettiğini de görmekteyiz.
4. Modern Batı düşüncesinden beslendiği ise en tartışılmasız vakıadır. Gökalp gerek Alfred Foulliee’den  gerek anti tez üretmekle Gabriel Trade’den gerekse Emile Durkheim’dan etkilenmiş ve düşünce sistematiğine entegre etmiştir.  Böylelikle birçok epistemik çerçeveden beslenmek suretiyle modern Türk düşüncesinin vazgeçilmez bir siması olmuş ve bizler için “modern Türk düşüncesi” diyebileceğimiz yeni bir epistemik çerçeve daha oluşturmuştur. Şüphesiz bu son epistemik çerçeveyi Namık Kemallerden, Şinasilerden başlatmamız gerekir.  
Türk milliyetçiliği fikriyatının epistemik çerçevesini sadece Türk milliyetçiliğini yeniden yorumlamak için kullanmamız gerekmemektedir. Bu epistemik çerçeve aynı zamanda şimdiye kadar “Türk milliyetçiliği” namına üretilen fikirlerin analizinde de bir metot teşkil etmektedir. Az evvel Gökalp üzerinden yaptığımız kısa analizi bütün mütefekkirlerimize tatbik edebiliriz. Mesela Akçuraoğlu Yusuf Bey‘in de Fransa’daki tahsili sırasında Sorel’den tevarüs ettiği bilimsel tarih metodolojisi aşikârdır. Mamafih, kısa süre evvel Ötüken Neşriyât’tan yayımlanan “Damolla Âlimcan el-Barudî Tercüme-i Hâli” adlı eserinde de İslam geleneğinin şahsının üzerindeki etkisi göze çarpmaktadır.  Elbette eniştesi İsmail Bey Gaspıralı ile de 5. Epistemolojik çerçeveden faydalanmıştır. Günümüze daha yakın misallere nazarımızı temerküz ettiğimizde, Sabri Ülgener’in de yaptığı çalışmalarda Joseph Schumpeter ve Fritz Neumark gibi zamanın alimlerinden oldukça istifade ettiği ve farklı bakış açısı tevarüs ettiği belirginleşmektedir.  Türk milliyetçiliği fikriyatı çerçevesinde daha birçok ismi zikretmek suretiyle metodolojimizi hepsine tatbik edebiliriz. Ancak bu kısa misallerden galiba birçok mütefekkirin farklı kaynaklardan ve çerçevelerden beslendikleri tespit edilmektedir. Aynı şekilde günümüzde Avrupa’nın ve dünyanın sair bölgelerinde çeşitli düşünce adamlarının ve akademisyenlerinin ürettikleri fikirlerle analizleri kale alıp, deruhte etmemiz gerekir. Çağı ve zamanın ruhunu yakalamak için bu yol elzemdir. Aksi taktirde, fikriyatın aktüel bir fikir olarak yorumlanması bir hayli zorlaşacaktır.

Analiz Metodu ve Başvuru Kaynağı Olarak Türk Milliyetçiliğinin Epistemolojik Çerçevesi
Ortaya koyulan bu beş epistemik çerçevenin iki amacı vardır
1. Az evvel Gökalp üzerinden kısa ve teferruata girmeden yaptığımız gibi var olan düşünceleri analiz edip, doğru tahlil edebilmek
2. Üretilen düşüncelerin sosyo ekonomik/konjonktürel nedenselliklerini ortaya koymak suretiyle, kısa vadeli yönlerini ayırmak ve elde kalan orta ve uzun vâdeli temel ilkeler eşliğinde Türk milliyetçiliği fikriyatında yeni bir kurguya gidebilmek
Şimdi “yeni kurguya gitmek” hususu üzerinde kısaca duracağız. Maalesef modern Türk düşüncesinde Türk milliyetçiliğinin epistemik çerçevelerinin her biri ile derinlemesine ilgilenen ve hepsinden bir terkip ortaya koyan mütefekkirlerimiz hiç denilecek kadar azdır. Her biri farklı açıların ve disiplinlerin bir veya birkaçını ön plana çıkarmıştır. Geri kalanlar ya flu görülmüş yahut bir çatışma aracı olarak kullanılmıştır. “Fikirlerin ve ekollerin çatışması” mı bizi daha üretken hâle getirir, yahut “fikirlerin terkibi” mi? Bu sual de aynı zamanda tartışması elzem bir mevzudur. Ancak bendenizin maksadı “bütün fikirleri ve epistemik çerçeveleri olduğu gibi kabul etmek” değil zaten. Hepsini süzgeçten geçirmek suretiyle eklektik bir anlayışla sistematik bir terkibe gitmektir. Bu terkibin kısa orta ve uzun vadeli yönleri olmalıdır. Günümüz dünyasındaki ekonomi-toplum-siyaset üçgeni mutlak surette ciddiyetle tetkik edilmelidir. Akabinde “zamanın ruhu” ortaya koyulduktan sonra epistemik çerçevelerin bize sunduğu müktesebat ve dünyada hâlihazırda tartışılmakta olan fikirler de tahlil edilmek suretiyle yeni bir kurguya gidilmelidir. Bunun için bütün epistemolojik çerçevelerimize kısaca bir göz atalım.

Çerçevelerin İçeriği
Bütün epistemik çerçevelerimizi iki açıdan değerlendirmemiz gerekir. 1. Düşünce dünyası, 2. Yaşayan kültür. Fikirlerin ve ideolojilerin elbette toplumlar üzerinde inkâr edilemez bir etkisi vardır. Bilhassa Soğuk Savaş Dönemi‘nde jeopolitik çıkar çatışmaları çerçevesinde ideolojilerin dünyada siyasi kaygılarla nasıl toplumu mobilize etme araçları olarak kullanıldığına şahit olduk. Ancak ideolojileri ve fikirleri doğuran da yine zamanın ruhu, yani, iktisadi, içtimai ve siyasi şartlardır. Bu şartları nazarıdikkate almaksızın, Türk milliyetçiliğinin kaynaklarını yalnızca siyasetname tarzı eserlerle sınırlamak -öyle zannediyorum ki- doğru olmayacaktır. Hem Türk toplumunun tarih boyunca muhafaza ettiği ve geliştirdiği yaşayan kültürü baz almalıyız hem de yazılı kaynaklar olarak günümüze kadar gelen eserlerin içeriğini ele almalıyız. Az sonra zikredeceğimiz bütün noktalar bu sebeple hem yaşayan kültür hem de yazılı eserlerden tevarüs eden düşünce dünyası olarak ele alınacaklardır.

1.    Kadim Türk Düşüncesi ve Ata Yurt Mirası
Kadim Türk düşüncesini yalnız düşünce dünyası açısından ele alırsak, meseleyi yalnızca Yenisey Yazıtları ile başlayan, Orhun Abideleri ile devam eden, Türklerin Anadolu’ya gelişine kadar kaleme alınan yazılı kaynaklarımızın sosyo politik ve ekonomik çözümlemesi ile sınırlı kalırız. Ancak aynı dönemler hakkında yazılan siyasi, iktisadi ve içtimai tarihleri tetkîk etmek bize şüphesiz “yaşayan kültür” hakkında da kıymetli bilgiler verecektir ve epistemolojik çerçevemizde bizi güçlendirecektir.
Mamafih, Türk kültürünü ve düşünce dünyasını etkileyen en mühim çerçevelerden bir tanesi de ata topraklarımız ve orada gelişen fikrî, edebî, siyasi ve kültürel kazanımlarımızdır. Mesela Ali Şir Nevâî’yi kale almaksızın Türk edebiyatında yenilik teşebbüsünde bulunmak doğru olmayacaktır. Tarih anlayışımız da ata yurdumuzu çerçevenin dışında bıraktığımız takdirde eksik kalacaktır. Türk tarihini, kültürünü ve düşüncesini bir bütün olarak ele alabilmemiz için kadim Türk düşüncesinden başlamak suretiyle günümüze kadar devam eden ata yurt mirasımızı da deruhte etmemiz gerekir.

2.    İslam Düşüncesi
En yaygın galatlardan birisi bazı mefhumları birbirinden ayrılmaz, yekpare bir bütün gibi düşünmektir. “İslam düşüncesi” denildiğinde zihinlerde belirginleşen resim “tek tip” bir resim olmamalıdır. Nitekim her nasıl fıkıhta bile onlarca mezhep ve her mezhebin kendi içinde görüş ayrılıkları varsa, İslam siyaset düşüncesinde, iktisadi tatbikinde, toplum düşüncesinde de çokca ekoller vardır. Hâl böyleyken yekpare bir “İslam düşüncesinden” bahsetmek mümkün değildir. İslâm düşüncesi denildiğinde akla uzun bir zaman aralığında geniş bir coğrafya üzerinde neşvünema bulan ve birbirinden çok farklı da olabilen bir müktesebat gelmelidir. Mesela ilk dönem İbnü’l-Mukaffa’nın yazdığı siyasetname ile Farâbî’nin farklı epistemik çerçevelerden beslenmek suretiyle yazdığı siyaset felsefesi eseri arasında ciddi farklar vardır.  Keza Gazâlî’nin nasihatnameleri de öyledir. Her biri birbirinden farklıdır. “İslam düşüncesi/Türk düşüncesi” vesaire dediğimizde bu kavramların sihirli heybetinin ardında birçok farklı ekol ve anlayışlarının olduğunu göz ardı etmemeliyiz.

3.    Anadolu Geleneği (Kadim Anadolu Toplulukları + Doğu Roma + Selçuklular + Beylikler + Osmanlı)
Aslında Türk milliyetçiliği fikriyatını hem en çok etkileyen hem de kendisinin en az müracaat ettiği epistemik çerçeve Anadolu geleneğidir. Buradan kasıt “Anadoluculuk” veya ucube “Mavi Anadoluculuk” ideolojisi değildir.  Anadolu geleneği “Yaşayan Kültür” olarak toplumsal yapımızı, siyaset düşüncemizi, edebiyatımızı, hatta asla ırk ve etnik aidiyeti mesele etmeyen millet anlayışımızı derinden etkilemiştir. Ancak fikrî olarak Anadolu geleneğine baktığımızda, karşımıza birkaç alt başlık çıkmaktadır. Evvela Antik Yunan felsefesinin asıl merkezi tam olarak Anadolu olmasa da, Anadolu’lu birçok Antik Yunan filozofunun da varlığını biliyoruz. Antik Yunan düşüncesi aslında bize üç farklı epistemik çerçeveden intikal etmektedir. Hem “İslâm düşüncesi”nin derununa baktığımızda Antik Yunan’ı müşahede etmekteyiz hem “Anadolu geleneği” zaviyesinden hadiseye yaklaştığımızda zaten Antik Yunan’a tesadüf edilmektedir hem de bir sonraki “modern Batı düşüncesi”ni tetkik ettiğimizde orada da tabii olarak etkisini göreceğiz. Belki biraz iddialı olacak ama Antik Yunan düşüncesini üç farklı epistemik çerçeveden tevarüs etmemiz aslında onu “öz malımız” gibi telakki etmemizi sağlamaktadır. Vakıa, “Anadolu geleneği” denildiğinde yalnızca Antik Yunan gelmemelidir akla. Doğu Roma ve Selçuklu da bu epistemik çerçevenin dâhilindedir. Hem “yaşayan kültür” olarak, hem de miras bıraktığı edebiyat olarak. Her ne kadar Fuad Köprülü meşhur “Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri” adlı eserinde Doğu Roma’dan Osmanlı’ya tevarüs ettiği iddia edilen müesseselerin aslında başka devletlerden veya dolaylı olarak Osmanlıya intikal ettiğini iddia etse de  kısmi bir tesirden bahsetmemiz oldukça makuldür. Mamafih, Selçuklulara baktığımızda mesela Nizâmülmülk’ün kaleme aldığı “Siyâsetname” eserinin Türk milliyetçiliği fikriyatının sınırları haricinde olduğunu ve “istifâde edilemez” olduğunu bugün kim iddia edebilir? Keza Osmanlı mirası. Modern Türk milliyetçiliği ile Osmanlı mirası ve düşünce dünyası arasında başından beri son derece girift bir ilişki vardır. Türk milliyetçiliği fikrini sistematik hâle getiren Ziya Gökalp mesela Osmanlıya ömrünün son yıllarında son derece soğuk yaklaşmıştır.  Buna mukabil birbirinden çok farklı mizaçlarda olan Erol Güngör ve Nihat Atsız ise Osmanlıya çok daha ılımlı yaklaşmışlar, hatta Güngör Osmanlıyı Türklüğün “9. Senfonisi” ve zirvesi saymıştır.  Atsız ise Osmanlıyı son büyük Türk cihan imparatoru saymıştır.  
Ancak Gökalp’ın reddiyesi de Güngör ve Atsız’ın yüceltmesi de yalnızca devletin tarihimizdeki yerine dairdir. Bu mütefekkirlerimizin ciddi manada fikir dünyalarında Osmanlı düşünce geleneğine yer verdiklerini iddia edemeyiz. Her ne kadar Atsız’ın bitirme tezi Edirneli Nazmi olsa ve zaman zaman kendisine atıfta bulunsa da bu iddiamızı birkaç kısa örnek üzerinden müşahede edebiliriz: Bugün Türk milliyetçiliği hakkında yapılan tetkiklere ve üretilen düşüncelere baktığımızda Orhun Abideleri ile başlayan, Kutadgu Bilig ile devam eden, Nizâmülmülk’ün Siyasetnamesi’ni kapsayan, biraz Dede Korkud’tan, biraz diğer destanlardan istifade etmek suretiyle hemen Namık Kemal’lere geçen bir zihniyet vardır. Gerçekten de Selçuklu ile Tanzimat arasında düşünce tarihi olarak 600 yıldan büyük bir boşluk mu vardır? Böyle bir şey söz konusu edilebilir mi? Hiç zannetmem. Türk milliyetçiliği üzerinde incelemelerde bulunan teorisyenler mutlak surette bu tutumdan vazgeçerek, epistemik çerçevelerine Osmanlı siyasetnamelerini de eklemelilerdir. Orada bulacağımız birçok mefhum günümüze de hâlâ ışık tutabilecek mâhiyettedir.
Nitekim, Osmanlının 14. asrından Tanzimat’a kadar geçen süre bir “boşluk” yahut fikrî “Fetret Devri” değildir. Bilâkis, Türk düşüncesinin en derinlikli eserlerinin üretildiği dönemdir. Mesela bugün Şeyhoğlu Mustafa’nın Kenzüʼl-Küberâ ve Mehekküʼl-Ulemâ adlı siyasetnâmesinden kimler istifade etmektedir? Veyahut Kınalızâde Âli Bey gibi bir dâhinin Ahlâk-ı Âlâî’si neden kâle alınmamaktadır? Listeyi biraz uzatalım: Koçi Bey risaleleri, Gelibolulu Mustafa Âli’nin Nashatü’s-Selâtîn’i, Lûtfî Paşa’nın Âsafnâme’si, Defterdar Sarı Mehmed Paşa’nın Nesâyihü’l-vüzerâ ve’l-ümerâ’sı, Kâtip Çelebi’nin Düstûru’l-amel li Islâhi’l-hale’si ve daha sayamayacağımız birçok eser. Bunların Türk milliyetçiliği fikriyatında hakikaten yeri yok mudur?  Batı siyaset düşüncesinde umumiyetle siyasi ahlakla gündelik hayatımızı tanzim eden ahlak anlayışının birbirinden farklı bir sistematiğe sahip olduğu belirtilmektedir. Niccolo Machiavelli ile en realist hâlini alan bu düşünce biçimi ve ahlak kategorizasyonu Max Weber’in meşhur eserinde daha tafsilatlı şekilde izah edilmektedir. Weber “kanaat ahlâkı” ve “sorumluluk ahlâkı” arasında yaptığı ayrım ile siyasetin kendi içindeki ahlak anlayışını sergilemektedir.  Halk muhayyilesinde ahlaksızlık olarak nitelendirilebilecek hâl ve hareketlerin siyasetin kendi ahlak sistematiği içerisinde ahlaksızlık olarak simgelenemeyeceği fikri burada belirginleşmektedir. Ancak kendi müktesebatımıza baktığımızda, böyle bir ayrıma şahit olmamaktayız. Osmanlı siyasetnamelerinde genellikle Weber’ce tefrik edilen iki ahlak anlayışının bir sentezi söz konusudur. Siyasi ahlak da genel ahlak kaidelerinden farklı yorumlanamaz. Kişinin kendi nefsini dizginlemesi siyasetinefs olarak simgelenmektedir. Siyaset alanında hareket eden hükümdar ise evvela kendi nefsine hâkim olmalıdır. Bu devlet idaresinin ilk basamağıdır. Nitekim devlet idaresi de kulluk gibi Allah’ın kula yüklediği bir sorumluluktur ve kulluk vazifesinin sonu gibi, mülk idaresinin de bir sonu vardır. Şeyhoğlu Mustafa devlet yönetiminin geçiciliğini şu beyit ile ifade etmektedir:

“Döndi Süleyman’a Süleyman ili
Mülk hem oldur ya Süleyman kanı”

Ayrıca İslam geleneği ve Antik Yunan felsefesinden tevarüs eden anlayış ile devletin yapısı “anasırıerbaa”ya benzetilmiştir ve devlet idaresinde toplumsal sınıfların ahegine vurgu yapılmıştır. Kınalızâde Âlî bu olguyu şöyle aksettirmektedir:

“Adldir mucib-i salah-ı cihan
Cihan bir bağdır divârı devlet
Devletin nazmı şeriattır
Şeriatta olamaz hiç haris illa mülk
Mülk zabt eylemez illa leşker
Leşkeri cem idemez illa mal
Malı cem eyleyen raiyettir
Raiyyeti kul ider padişah-ı âleme adl”

Ancak statükoya ve progresif olmayan nizam anlayışına istinat eden bu devlet anlayışı Osmanlı Türkiye’sinin kendi içinde geçirdiği toplumsal değişimler ile pekâlâ müteakip siyasetnamelere de yansımıştır. Siyasetname yazarları gelişen şartlara göre yeni yorumlar getirmekte maharet göstermişlerdir. Retrospektif siyaset yorumlarında sosyo ekonomik değişmler ile tarih şuurlarının da değiştiğine şahit olunmaktadır. Geçmişe bakışları içerisinde yaşadıkları şartlara göre değişmiştir. Bu faslın ve misallerin uzatılması daha kapsamlı bir çalışmanın konusudur. Fakat şunu ifade edebiliriz: Osmanlı siyasetnamelerindeki âleminizâm, adalet ve beka vurguları gayet tabii olarak günümüz için de hâlâ aydınlatıcı vasıflarını muhafaza etmektedirler. Mühim olan kısa ve orta vadeli yönlerini tanımlayıp, akabinde kritiğe tab tutmaktır. Böylelikle uzun vadeli fikirleri ve yorumları günümüz dünyasının gerçekliğine aktarılmak suretiyle yeni, sentetik fikirler geliştirmemiz mümkündür.

4.    Modern Batı Düşüncesi
Modern Batı düşüncesi derken hem Antik Yunan ile başlayan gelenek kastolunmaktadır hem Aydınlanma Devri hem de günümüze kadar süregelen düşünce dünyası. Fakat özellikle Mümtaz Turhan’ın da kastettiği üzere modern ilim zihniyeti.  Bir medeniyete sahip olabilmek için muasır medeniyetlerin fevkinde olmak iktiza etmektedir. Ancak “modern Batı düşüncesi” her ne kadar fikriyatımızın geçmişi için epistemik bir çerçeve ise de, geleceğimiz için bir “olmazsa olmaz” değildir! “İslam medeniyeti” din olarak değil, medeniyet olarak belli bir döneme kadar bizim için bir “olmazsa olmaz” idi. Çünkü dünyanın en gelişmiş medeniyetiydi. Ancak hâlihazırda tefessûh etmiş medeniyetler sıralamasında -maatteessüf- son derece yukarılardadır ve Türkler de zaruri olarak son üç yüz yılda kendilerini Batı’ya dönmek zorunda hissetmişlerdir. Bugün Batı hâlâ dünyanın en büyük gücüdür. Ancak yarın Çin, Japonya veyaa muhtelif herhangi bir başka millet dünyanın en önde gelen düşünce ve değer üretim lokomotifi hâline gelirse, şüphesiz zamanın ruhunu yakalamak için o milletin ilim zihniyetini ve medeni icatlarını kendimize örnek almamız gerekir. Bu sebeple bizim için asıl olan üç yüz yıldır “Batılılaşma” değil, “modernleşme”dir. Batılılardan ne alıp ne almamamız gerektiği suali ise kadim bir tartışma mevzuudur. Türk milliyetçiliği cephesinde Gökalp’tan Mümtaz Turhan’a ve Erol Güngör’e kadar tartışılagelmiş bir sorundur. İleride bunu kapsamlıca ele almak gerekmektedir ancak şimdilik şunu söyleyebiliriz: Septisizmin, deizmin ve ateizmin ayyuka çıktığı bu dönemlerde mesela yaşayan en mühim filozoflardan Jürgen Habermas’ın “Auch eine Geschichte der Philosophie”  eserini okumaksızın yeni yorumlara kapı aralamak oldukça müşküldür. Veyahut, Charles Taylor ismini zikretmeksizin Türkiye’deki din hayatını analiz etmek de epey zordur. Elbette Habermas ve Taylor bu hususta “vazgeçilmez” şahsiyetler değildir. Kastımız daha ziyade “aktüel” konuların takibidir. İki ismin yanında elbette daha birçok isim ekleyebiliriz ve eklemeliyiz. Dünyânın entelektüel gündeminde hangi mevzular ve fikirleri tartışılıyorsa, hepsini kale almak suretiyle fikrî derinliğimizi geliştirmeliyiz. Misalen, dünyada 1990’lardan bu yana Judith Butler’le tartışılmaya başlanan “gender” meselesi hakkında da fikirler geliştirilmelidir.
Dijitalleşme, yapay zekâ ve bunları üreten büyük şirketlerin devletlerle münasebetini tanzim eden yasalar, müesseseler, bu eksende geliştirilen toplumsal teoriler de tartışılmaya açılmalıdır. Ve daha nice konu. Aksi taktirde Türk milliyetçiliğinin çağı yakalaması zor gözükmektedir, hatta şüpheci yaklaşırsak, neredeyse namümkündür. Keza, bütün dünyada iklim değişikliği mühim bir yer tutarken, hadiseye sadece “öz” saydığımız epistemik çerçevelerimizden yorum getirmek ve mesela Adorno ile Horkheimer’in Aydınlanmanın Diyalektiği eserinde Francis Bacon’a karşı geliştirdikleri antitezlere müracaat etmemek irrasyonel olur.  Mamafih, dünyada şu an yürütülen “Antroposen”  tartışmalarına göz kapamak da pek akıllıca değildir. Bütün entelektüel mevzularda en aktüel bilimsel eserlerin takibi ve kritiği elzemdir. Konuları ve örnekleri fazlalaştırabiliriz. Her mevzuda bütün epistemolojik çerçevelerimizin yorumlarını ve müktesebatını mobilize edip, yeni yorumlar ve görüşler getirmemiz bize hiçbir zarar vermeyecektir.

5.    Tanzimat’tan 2016’ya Kadar Geçen Süreçteki Modern Türk Düşüncesi
Türk milliyetçiliğinin analizinde ve yeniden kurgusunda ihtiyaç duyduğumuz son epistemik çerçeve modern Türk milliyetçiliği fikriyatının bizatihi kendisidir. Süleyman Hüsnü Paşalardan, Ahmed Vefik Paşalardan, İsmail Bey Gaspıralılardan başlatıp, Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Mehmet İzzet, Sabri Ülgener, Erol Güngörler ile devâm ettirebileceğimiz düşünce geleneği gelecekte kendisini analiz edip, geliştirecek olanlar için bizatihi bir kaynaktır. Ancak yukarıda da zikredildiği üzere, bütün mütefekkirlerde evvelâ bir siyasi tarih, sosyo ekonomik tarih analizi yapılıp, akabinde üretilen düşünce sistemleri bu temel üzerinden okunmalıdır. Üretilen düşünceler ve fikirler zaman ve mekândan bağımsız olarak ele alınmamalıdır. Bilâkis, sosyo ekonomik “nedensellikleri” ortaya koyulmalıdır. Ancak bu şekilde tarihî bağlamları ortaya koyulup, günümüzde hangi yönlerinin tecdît edilmesi gerektiği anlaşılabilir.

Son
Günümüzde Türk milliyetçiliği fikriyatı gelişen yeni akımlar ve zamanın ruhu dolayısıyla mutlak sûrette yeniden yorumlanması gerekir. Nitelim fikriyatın teorik kurgusu modern dönemin paradigmaları üzerine kurulmuştur. Ancak “modernite” dediğimiz mefhum günümüz dünyasında tekâmül etmiştir. “Klasik modernite” diye anılan dönemin kendi içinde geçirdiği evrelerle evvela burjuva çağı ile başladığı, akabinde sanayi çağı ile devam ettiği, günümüzde de bilgi ekonomisine tekamül ettiği mûteber bilim adamlarımda ortaya koyulmaktadır.  Neticede bilgi ekonomisinin temelleri üzerinde yükselen mevcut “geç-modern” dönemin gerek siyaset anlayışı gerek iktisadi üretim şekli, gerekse toplumsal yapısı ciddi bir değişim yaşamıştır. Artık dijitalleşmenin, tekilliklerin toplumunun , siyasi mecrada ise Amerika ile Çin arasında bir Dijital Soğuk Savaş 2.0'ın arifesindeyiz.  Genel olarak ifade edecek olursak, “klasik moderniteden” uzak çok farklı paradigmalara sahip geç-modern bir dönemi idrak etmekteyiz. Hâliyle, klasik moderniteye istinat eden Gökalpçı ve Güngörcü Türk milliyetçiliği çizgisi kati surette tecdit edilmesi lazımdır. Aksi taktirde zamanın ruhuna intibak edilemeyecektir. Bunun için de evvela günümüz dünyasının ekonomik, toplumsal ve siyasi yapısı ciddi olarak tetkik edilmelidir. Akabinde yukarıda zikredilen epsitemik çerçeveler zamanın ruhuna göre yorumlanmak suretiyle bir düşünce sistemi oluşturulmalıdır.


Kaynaklar
Adorno/Horkheimer, Theodor W./Max (1944). “Dialektik der Aufklärung. Philosophische Fragmente”. Frankfurt am Main. Fischer Taschenbuch Verlag: 1967.
Akçura, Yusuf (1907) “Damolla Âlimcan el-Barudî Tercüme-i Hâli”. İstanbul. Ötüken Neşriyat A.Ş: 2019.
Akçura, Yusuf (1924) “Siyaset ve İktisat”. İstanbul. Ötüken Neşriyat A.Ş: 2017. 3. Baskı.
Atsız, Hüseyin Nihal (1966) “Türk Tarihinde Meseleler”. İstanbul. Ötüken Neşriyat A.Ş: 2015. 12. Baskı.
Horn/Bergthaller, Eva/Hannes. “Anthropozän zur Einführung”. Hamburg. Junius Verlag: 2019. 1. Baskı.
Boes, Andreas / Langes, Barbara. “Die Cloud und der digitale Umbruch in Wirtschaft und Arbeit: Strategien, Best Practices und Gestaltungsimpulse”. Freiburg. Haufe Verlag: 2019. 1. Baskı.
Çalen, Kaan. “Osmanlıcılık ve İslâmcılık karşısında Türkçülük” İstanbul. Ötüken Neşriyat AŞ: 2017. 1. Baskı.
Erişirgil, Mehmet Emin. “Ziya Gökalp, Bir Fikir Adamının Romanı”. İstanbul. Remzi Kitabevi: 1984.
Gabriel, Sigmar. “Mehr Mut! Aufbruch in ein neues Jahrzehnt”. Freiburg. Verlag Herder GmbH: 2020.
Galloway, Scott. ‘’The Four. Die Geheime DNA Von Amazon, Apple, Facebook Und Google’’. Kulmbach. Plassen Verlag: 2018.
Gerber, Jan. “Karl Marx in Paris: Die Entdeckung des Kommunismus”. München. Piper Verlag GmbH: 2018. 1. Baskı.
Gökalp, Ziya. “Genç Kalemler ve Türk Yurdu Yazıları”. İstanbul. Ötüken Neşriyat AŞ: 2019. 1. Baskı.
Gökalp, Ziya (1924). “Türk Töresi”. İstanbul. Bilge Oğuz: 2013.
Gökalp, Ziya (1923). “Türkçülüğün Esasları”. İstanbul. Ötüken Neşriyat AŞ: 2018. 7. Baskı.
Gökalp, Ziya (1918). “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak”. İstanbul. Ötüken Neşriyat AŞ: 2018. 5. Baskı.
Gökalp, Ziya. “Yeni Mecmua Yazıları”. İstanbul. Ötüken Neşriyat AŞ: 2018. 1. Baskı.
Gökalp, Ziya. “Küçük Mecmua Yazıları”. İstanbul. Ötüken Neşriyat AŞ: 2018. 1. Baskı.
Güngör, Erol. “Türk Kültürü ve Milliyetçilik”. İstanbul. Ötüken Neşriyat AŞ: 1999. 14. Baskı.
Habermas, Jürgen. “Auch eine Geschichte der Philosophie - Band 1: Die okzidentale Konstellation von Glauben und Wissen”. Berlin: Suhrkamp Verlag: 2019. 1. Baskı.
Habermas, Jürgen. “Auch eine Geschichte der Philosophie - Band 2: Vernünftige Freiheit. Spuren des Diskurses über Glauben und Wissen”. Berlin: Suhrkamp Verlag: 2019. 1. Baskı.
Hall, Stuart. “Rassismus und Kulturelle Identiät. Ausgewählte Schriften 2”. Hamburg. Argument Verlag: 1994.
Horn/Bergthaller, Eva/Hannes. “Anthropozän zur Einführung”. Hamburg. Junius Verlag GmbH: 2019. 1. Baskı.
Keskintaş, Orhan. “Adalet, Ahlâk ve Nizam”. İstanbul. İletişim Yayıncılık AŞ.: 2017. 1. Baskı.
Köprülü, Mehmet Fuat. “Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri”. İstanbul. Alfa Basım Yayım: 2014.
Lee, Kai-Fu. ‘’Al Superpowers. China, Silicon Valley Und Die Neue Weltordnung’’. Frankfurt am Main. Campus Verlag: 2019.
Marx, Karl (1841). “Doktordissertation: Differenz der demokritischen und epikureischen Naturphilosophie, Ergänzungsband – Schriften bis 1844” Berlin: Dietz Verlag: 1981.
Reckwitz, Andreas. ‘’Die Gesellschaft der Singularitäten. Zum Strukturwandel der Moderne’’. Berlin. Suhrkamp Verlag: 2017. 3. Baskı.
Staab, Philipp. ‘’Digitaler Kapitalismus. Markt Und Herrschaft in Der Ökonomie Der Unknappheit’’. Berlin. Suhrkamp Verlag: 2019. 1. Baskı.

Sayar, Ahmet Güner. “Sabri F. Ülgener. Bir İktisatçının Entellektüel Portresi”. İstanbul. Ötüken Neşriyat A.Ş: 2014. 3. Baskı
Şeyhoğlu Mustafa. “Kenzü’l-Küberâ ve Mehekkü’l-Ulemâ”. İstanbul. Büyüyenay Yayınları: 2013. 1. Baskı.
Taştan, Yahya Kemal. “Türk Milliyetçiliğinin Sembolik Kaynakları (Yeni Osmanlıların siyasal söylemleri: 1860-1876)” (Yayımlanmamış doktora tezi).
Turhan, Mümtaz (1961) “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” Ankara: Altınordu Yayınları: 2018. 4. Baskı.
Weber, Max (1919) “Politik als Beruf”. Köln. Anaconda Verlag: 2011.