AÜ Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selahaddin Öğülmüş, “2023 Eğitim Vizyon Belgesi”ni Değerlendirdi “SÖYLENENLERİN YARISI GERÇEKLEŞSE BİZİM KUŞAK KENDİNİ ÇOK ŞANSLI SAYACAK”

18 Kasım 2019 11:26
Okunma
116
AÜ Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selahaddin Öğülmüş, “2023 Eğitim Vizyon Belgesi”ni Değerlendirdi “SÖYLENENLERİN YARISI GERÇEKLEŞSE BİZİM KUŞAK KENDİNİ ÇOK ŞANSLI SAYACAK”

Ankara Üniversitesi (AÜ) Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selahaddin Öğülmüş, Türk araştırmacıların öncelikli olarak teknik bilgi ve beceriyle donanmış insan yerine kâmil insan, ahlaklı insan yetiştirmeyi ön plana çıkarttığını hatırlatarak, “Özellikle ilkokul düzeyinde ahlak öğretilmeli, sonraki yıllarda çocukların aklı eğitilmeli, daha sonra ise mesleği ve ihtisası öğretilmelidir.” dedi.
Kâmil ve olgun insan yetiştirmek için öncelikle insanın bir bütün olarak ele alınması gerektiğini kaydeden Öğülmüş, “Bu da sadece pratiği ya da teoriği bilen insanlar değil her ikisini de bilen insanlar demektir. Bu, Millî Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk tarafından hazırlanan ‘2023 Eğitim Vizyon Belgesi’nde ‘Aklı, kalbi ve insanların şahsiyetini bir bütün olarak almalıyız.’ şeklinde geçiyor. Bu çok yerinde bir tespit. Vizyon Belgesi’nde de vurgulandığı gibi eğitimde artık niteliği artırmalıyız. Eğer Vizyon Belgesi’nde söylenenlerin yarısı gerçekleşse bizim kuşak kendini çok şanslı sayacak.” diye konuştu.
Prof. Dr. Selahaddin Öğülmüş, Türk Ocakları Genel Merkezi’nde, “Eğitimde Gelecek Tasarımı” konulu bir konferans verdi.
Son zamanlarda kamuoyunda tartışılmakta olan “2023 Eğitim Vizyon Belgesi”ni de ele alarak maarif davamız hakkında konuşacağını belirten Öğülmüş, Vizyon Belgesi’nin temel amacının çağın ve geleceğin becerileri ile donanmış, bu donanımı insanlık hayrına sarf edebilen bilime ve kültüre sevdalı, duyarlı, ahlaklı çocuklar yetiştirmek olduğunu kaydetti.
Öğülmüş, şöyle devam etti:
“Millî Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk, 23 Ekim 2018 tarihinde bir belge rapor açıkladı. Bu raporda gelecek dört yıl içerisinde bakanlığın millî eğitim sisteminde yapmayı planladığı değişiklikler ve bunları hangi takvimle nasıl yapacağına ilişkin vaatlerde bulundu. Böylesine keskin ve vadeli vaatte bulunmak Türkiye için çok alışılmış bir şey değil. Biz de onun takipçisi olacağız. Ben bu ‘2023 Vizyon Belgesi’nin maarif davamızı nasıl ele aldığını olabildiğince bu belgeden alıntılar yaparak anlatmaya çalışacağım. Maarif davamız, sürekli bir öykü gibi 100 yıldır tartıştığımız ve hâlâ çözüm aramaya devam ettiğimiz bir problem. Eğitim ya da maarif, galiba Osmanlının Batı karşısında ilk defa geride kaldığını fark ettiği andan itibaren gündeme gelmeye başlıyor. 1699 ve 1700’lü yılların başından itibaren Osmanlı, Batı karşısında geri durumda olduğunu artık kabul ediyor ve sonra da bunun sebeplerini sorgulamaya başlıyor. Önce teknolojideki geriliği hemen görüyorlar. Bunun için Batı’nın karşısında geri kaldığımızı söylüyorlar. Sonra o teknolojinin arkasındaki bilim anlayışını sorgulamaya başlıyorlar. Bilim anlayışını sorgulamaya başladığınızda Batı’daki bilim anlayışı ile bizdeki bilim anlayışının farklı olduğunu görüyorsunuz. Çünkü Batı’da aklı ön plana çıkartan, kanıta dayalı, gözleme dayılı, tümevarım ve tümdengelim metodunun birlikte kullanıldığı bir sürecin sonunda bilim gelişiyor. Bizde daha çok nakil, ezbere dayalı, ispata dayalı bir bilim anlayışı var. Yani bilgilerimizi biz kimden öğrendik? Geriye doğru onu delillendirdiğiniz zaman bilim anlayışı böyle bir şey oluyor. Bu anlayış yaklaşık 100 yıldan beri sorgulanıyor. Bizim geride kalmamızın sebebi eğer eğitimse buradan bakmanız lazım. Nereden düştüysek oradan kalkmamız lazım. Maarifimiz eğer bizim geri kalmamızın müsebbibi ise o zaman maarifimizi düzeltip buradan ayağa kalkacağız. İşte bunun üzerine eğitim ve öğretimi nasıl daha düzenli hâle getirebiliriz diye düşünülmeye başlanıyor.
Bu çok köklü bir problem. Muhtemelen bizden sonra da bu çok tartışılacak. Bir kere Batı’yı taklit eden bir bilim ya da eğitim anlayışı eleştirilmeye başlanıyor. Biz, öyle bir yola giriyoruz ki Batı ile olan bu aramızdaki açığı kapatabilmek için bir anlamda Fransa’dan başlayarak Batı’yı sürekli taklit eme sürecine giriyoruz. Eğitim ve öğretimi iyileştirmek için önce Fransa’yı model alıyor Türkiye. Hatta Osmanlıdan başlayalım. Fransızları genelde Avrupa’yı model alarak tıbbiyeler, askerî okullar, mühendishaneler, öğretmen yetiştiren okullar, imam hatipler vs. Fransız ekolünün etkisi altında onları taklit ederek içselleştirmeden o maarifimizi iyileştirmeye çalışıyoruz. Sonra Almanların teknolojisinden çok etkilenmeye başladığımız dönemde Fransa’nın entelektüel birikiminden çok orada da demokrasi, insan hakları ve hukuktan ziyade tekniğe ağırlık vererek bu sefer Almanya’yı model olarak almaya başlıyoruz. Almanların etkisinde kalıyoruz. Sonraki yıllarda yine Avrupa’nın değişik ülkeleri İngiltere başta olmak üzeri bizim eğitimde kaliteyi artırmak ve daha iyi bir eğitim kurabilmek adına taklit ettiğimiz bir başka ülke oluyor.”

AMERİKA, FİNLANDİYA, SİNGAPUR VE GÜNEY KORE
Prof. Dr. Selahaddin Öğülmüş, bu hikâye böyle takip edip giderken İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Amerika’nın etkisi altında kaldığımızı belirterek, şunları anlattı:
“Bu sefer Fransa, Almanya, İngiltere derken Amerika’ya geldik. 1950’li yıllar Amerika’nın sadece Türkiye değil birçok ülkede etkisini çok alenen sürdürdüğü yıllar. Türkiye de Amerika’nın etkisi altında kalıyor. Özellikle Amerika’ya lisansüstü öğretim görmek için giden ve oradan gelen uzmanlar Türk eğitim sistemini yeniden dönüştürmeye çalışıyorlar. Bu süreci biraz yukarıdan izlediğinizde de şöyle bir gariplik görüyorsunuz: Amerika da aslında kendi içinde eğitim sistemini bir yandan sorguluyor. Özellikle 1950’li yılların sonlarına doğru Ruslar uzaya ilk aracını gönderince Amerika kendi eğitimini birden bire sorgulamaya başlıyor. ‘Eyvah!’ diyorlar. Osmanlıların Batı karşısında niye geri kaldık paniğine kapılması gibi Amerikalılar da Ruslar karşısında paniğe kapılıyor. ‘Ruslar uzaya gitti biz geride kaldık.’ diyorlar ve panik hâlinde bunun sebebini sorgulamaya başlıyorlar. Verdikleri cevap: ‘Biz önceki on yıllarda kişisel gelişimi çok ön plana çıkarttık. Klasikleri, fen, fizik, kimya, biyoloji gibi fen alanlarını ihmal ettik. O zaman hemen fizik, kimya ve biyoloji olmak üzere fen bilimlerine yatırım yapıp geliştirmeye başlayalım.’ Oysa Türkiye tam da o dönüşüm yıllarında. Amerika’yı taklit etmeye başladığı yıllarda. Şöyle bir tuhaf manzara çıkıyor ortaya: Zamanlama açısından hiç de senkronize olmayan bir taklit süreci çıkıyor. Amerika’nın daha önceki yıllarda klasik fizik, kimya, biyoloji gibi temel fen bilimlerine ağırlık verdiği yıllarda biz onlara taklit etmiyoruz. Onlar kişisel gelişimi önceleyip başka bir modele geçtiklerinde biz bir önceki versiyonu taklit etmeye koyuluyoruz. Bu durum bugüne kadar da böyle devam ediyor. İşin ilginç tarafı artık günümüzde Amerika’ya alternatifler de çıkmaya başladı. Kamuoyunda sıklıkla duyuyorsunuz bir Finlandiya modelidir gidiyor. Uzak Doğu’da Singapur taklit edilecek ve model alınacak bir ülke olarak önümüze konuluyor. Şimdi sırada Güney Kore var. Kimi taklit ettiğiniz önemli değil sonuçta biz hâlâ taklit ediyoruz. Taklit dediğiniz zaman kendinize yabancılaşıyorsunuz ve kendiniz olmanız çok zor. Gerçek problemlerinizi araştırmanız, incelemeniz ve ona ilişkin çözümler bulmanız çok zor. Kuşkusuz bu arayış içinde bizim entelektüellerimiz maarif davamızın ne olması konusunda çok kafa yormuşlar. Hepsini saygıyla anıyorum. Nurettin Topçu başta olmak üzere Mümtaz Turhan vs. Bütün bu Türk düşünürleri aslında şu tür sorulara cevap vermeye çalışmışlar: ‘Biz nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz ve bu insanı nasıl yetiştireceğiz?’ ‘Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?’ sorusu doğrudan doğruya bizi eğitimin felsefesine götürüyor. Bizim eğitimimizin felsefesi ne olmalı? Hangi niteliklere sahip bir insan yetiştirmemiz gerekiyor? Ya da eğitimimizin nihai amacı ne olmalı? Bunu nasıl başaracağız? Temel soru bu. Eğitimi kitleselleştirip aşağıdan yukarıya doğru mu yükselteceğiz? İyi bir entelektüel tabaka ve sınıf yaratıp üniversitelerde eğitim almış yukarıdan aşağıya doğru mu toplumu geliştirip kalkındıracağız? Yoksa bunu aşağıdan yukarıya doğru mu yapacağız? Bunu nasıl yapacağız? Kuşkusuz bilimi önceleyerek yapacağız.”

BİLİM DEDİĞİMİZ ZAMAN TABİİ Kİ BATI’YI ESAS ALMALIYIZ
Prof. Dr. Selahaddin Öğülmüş, “Bilim dediğiniz zaman da tabii ki Batı bilimini esas almamız gerekiyor.” görüşüne yer vererek, bilimsel bilginin işlevi ve yöntemi ile ilgili şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bilimin işlevi ve yöntemi arasında başlangıçta bir fark gözetmiyoruz âdeta. Yöntem evrenseldir. Siz bilgiyi üretme yöntemini evrensel olarak kullanabilirsiniz. Ama bilimsel bilgiyi üretirken hangi konuyu araştıracağınız ve hangisine öncelik vereceğiniz biraz sizin gerçeklerinize bağlı. Her ülkenin gerçekleri birbirinden farklıdır. Biz bilim anlayışının özüne vâkıf olmadan taklit mantığıyla yürüttüğümüz için, galiba bu ayrımı da çok iyi yapamıyoruz. Bugün de yapamıyoruz. Ne demek istediğimizi birkaç örnekle anlatmak istiyorum: Biz bilimin içeriği ile yöntemi arasında da başlangıçta bir fark gözetmiyoruz âdeta. Yani yöntem evrenseldir. Siz bilgiyi evrensel olarak kullanabilirsiniz, ama bilimsel bilgiyi üretirken hangi konuyu araştıracağınız ve hangisine öncelik vereceğiniz biraz sizin gerçeklerinize bağlı. Her ülkenin gerçekliği birbirinden farklıdır. Biz bilim anlayışının özüne vâkıf olmadan taklit mantığı ile yürüttüğümüz için galiba bu ayrımı da çok iyi yapamıyoruz. Biz bilimin yöntemi ile içeriği arasındaki farkı fark etmeden her şeyin evrensel bilimsel doğru olduğunu varsayıyoruz. Bunu sorgulamamız lazım.
Bilimsel yöntemle kendi yöntemlerimiz üzerinde bilgi üretmemiz lazım. Aksi hâlde şöyle bir duruma düşüyoruz: Başka ülkelerde o ülkelerin gerçekliği olarak araştırılan
bir takım problemlere ilişkin yapılan açıklamaları sanki bizim için de geçerliymiş gibi kullanıyoruz, aktarıyoruz ve öğrencilerimize öğretiyoruz. Batı literatürünü takip ediyoruz. Oradaki bilimsel araştırmaları derleyerek öğrencilerimize bu alanda birikmiş bilimsel bilgiler budur diyoruz. Bunu gerçekten sorgulayan bir nesil yetiştirmemiz lazım.”
Öğülmüş, bununla ilgili olarak Gaziantep’te Hasan Kalyoncu Üniversitesinin konuğu olarak bulunduğu sırada yaşadığı bir anıyı şöyle anlattı:
“Sabahleyin otelde kahvaltı salonuna gittim. Kahvaltı salonunda yerel seçimler sebebiyle çok aday var. Kahvaltı salonunda bütün masalar dolu. Her masada birkaç kişi oturuyor. Gözüme bir masa kestirdim. Orada iki kişi oturuyordu. Oraya geçip oturayım dedim. İnsan davranışı ve çevre arasındaki ilişki konusunda psikoloji bize şunu söylüyor: İnsan davranışı ile mekânı kullanış biçimi arasında birebir ilişki vardır. Siz bir mekânı kullanış tarzınızla başkalarına bir mesaj verirsiniz. Örneğin, üçer kişilik iki tane bankın olduğunu düşünün. İkisinde de birer kişi oturuyor olsun. Birisi bankın ortasında, diğeri bankın sağ köşesinde oturuyor olsun. Siz yorgunsunuz bir yere oturmak istiyorsunuz. Hangisine oturursunuz? Bize bilim diyor ki: İster parktaki bankta isterse kütüphanedeki masada olsun insanlar böylesi durumlarda ortada oturan kişinin yanına gidip oturmazlar. Bankın sağ tarafından oturan kişinin yanına gider otururuz. Diğer köşesine otururuz ortaya da oturmayız. Bu bir bilimsel bilgi. Bu bilgi benim arka tarafımda işliyor ve aklımızda taze duruyor. Oteldeki masaya baktım aslında dört kişilik masa. İkisini birleştirmişler sekiz kişilik masa olmuş. En köşede iki kişi oturuyor. Gayet kibarca gidip dedim ki ‘Sakıncası yoksa oturabilir miyim?’ dedim. Hiç beklemediğim bir cevap aldım: ‘Başka yere otursanız daha iyi olur. Özel konuşuyoruz.’ dedi. Herhâlde seçim işlerini konuşuyorlardı. Ben ayrılıp başka bir masaya gittim ama biraz da bozuldum doğal olarak. Sonra düşünmeye başladım. Bu bir olgu. Batı’nın ürettiği bilgiye göre o insanlar eğer masalarına başka bir kimsenin gelmesini istemiyorlarsa masanın ortalarına oturmaları gerekirdi. Bize öyle bir mesaj vermeleri gerekirdi. Ama bizim kültürümüzde nedense insanlar yalnız kalmak istediklerinde köşe bucağa çekiliyorlar. Özetle şunu söylemek istiyorum: Biz bilimsel yöntemi kullanarak kendi kültürümüzde kendi toplumumuzdaki olguları araştırmalı ve onları açıklamalıyız. Aksi hâlde ithal bilim yapıyoruz. İşte bunun farkında olan Türk düşünürleri, aslında millî kültürü eğitimin oluşturduğunu, yarattığını söyleyerek bilimsel zihniyetle bir eğitim sistemi düşünüyorlar.”

KÜLTÜRÜMÜZDE KÂMİL VE AHLAKLI İNSAN YETİŞTİRMEK ESASTIR
Prof. Dr. Selahaddin Öğülmüş, lafı “2023 Eğitim Vizyon Belgesi” üzerine getirmek istediğini belirterek, Millî Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un eğitim bilimleri uzmanı olduğu için bütün bu arka plan bilgilerine vakıf olduğunu bildirdi.
Bakan Selçuk’un da bazı kaygılarının olduğunu ifade eden Öğülmüş, şunları kaydetti:
“Eğitim Vizyon Belgesi’ni okuduğunuz zaman bütün bu bilgi birikimini o raporda görmeyi arzu ederiz. Vizyon Belgesi’nden bazı alıntılar yaparak, ‘Bilimsel zihniyet, Batılılaşma, Batı’yı körü körüne taklit etme gibi bilimin o mantını kullanarak kendi ülkemizin problemlerine çözüm bulma, özellikle nasıl insan yetiştiriyoruz ya da ideal insan yetiştirme konusunda ne öngörülüyor?’ bunun ipuçlarını bulmaya çalıştım. Geçmişe baktığımızda bu meseleleri düşünen düşünürlerimiz, araştırmacılarımız ahlaklı insanı yetiştirmeyi daha doğrusu kâmil insan yetiştirmeyi ön plana çıkartırlar. Bizim teknik bilgi ve beceriyle donanımlı insan yetiştirmekten öte aslında bizim kültürümüzde kâmil, ahlaklı insan yetiştirmek esastır. Eğitim felsefemizin de bu olması gerektiği geçmişten günümüze kadar vurgulanmıştır. Oysa günümüzde insanlar ‘21. yüzyıl becerileri’ diye bir şey tutturdular. Çünkü bu o kadar çok gündeme geliyor ki. Bütün dünyada gençlerin, çocukların ‘21. yüzyıl becerileri’ne mutlaka sahip olmaları gerektiği ifade ediliyor. Aslında ‘21. yüzyıl becerileri’ lafına da biraz soğuk yaklaşıyorum. Çünkü bunu ilk duyduğumda galiba 1996 ya da 1997 yılı idi. O zaman Amerikan Çalışma Bakanlığı bir rapor hazırlamıştı. 21. yüzyılda iş dünyasının ihtiyaç duyduğu insanlarda hangi becerilerin bulunması gerektiği konusunda bir rapor yayımlamıştı.
O raporda zikredilen nitelikler, beceriler zaman zaman biraz değiştirilerek günümüze kadar geldi. Temelde iş dünyasının ihtiyaç duyduğu insanların sahip olması gereken nitelikleri sıralıyor. Yani diyoruz ki insanların şu tür becerilere sahip olmasını sağlayacak eğitim sistemi olsun. Problem çözebilsin, esnek olsun, sonradan buna bir şey ekleniyor. Finansal okuryazar olsun, sağlıklı olsun vs. Biz şimdi bütün dünyada. Uluslararası eğitim sistemi, uluslararası öğrenci başarısını belirlemek için gayret ediyor. Biz o değerlendirmelerde hep geride çıktığımız için moralimiz bozuluyor. Moralimiz bozulmalı mı ondan da çok emin değilim.
Bütün bu karmaşa içinde biz ‘2023 Eğitim Vizyon Belgesi’ diye bir şey koyuyoruz ortaya. ‘Güçlü Yarınlar İçin Mutlu Çocuklar Güçlü Türkiye’ sloganı ile de biten bir belge. Bunun biraz içeriğine bakacak olursak eğer. Mesela yetiştirmek istediğimiz insana neler öneriliyor? Aslında bizim eğitimimizin temel felsefesi eksik. Biz âdeta savruluyoruz. Fransa’yı, Almanya’yı, İngiltere’yi, Amerika’yı, Finlandiya’yı, Singapur’u taklit ediyoruz. Bundan sonra da sırada Güney Kore var galiba. Sürekli onları taklit etmeye çalışıyoruz. Ama bir türlü sıra bize gelmiyor. Kendimizi incelemeye sıra gelmiyor. Bizim oldukça zengin bir birikimimiz var. Yetiştirmek istediğimiz insan tipi konusunda oturup şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz lazım.”

TÜRK KÜLTÜRÜNDE KÂMİL İNSAN YETİŞTİRMEK VARDIR
Prof. Dr. Öğülmüş, Türk kültüründe eskiden beri kâmil insan yetiştirme anlayışının olduğuna dikkat çekerek, şunları ifade etti:
“Kâmil insan yetiştirmek, mükemmel insan yetiştirmek. Özellikle de bunu ilkokul düzeyinde mutlaka yapmak. Önce ilkokulda ahlakını öğretirsiniz çocuklara sonraki yıllarda da aklını eğitirsiniz, sonra mesleğini öğretirsiniz. Eğitimde böyle bir sıralama önerilmiş. Bizim bir birikimimiz var. Kâmil ve olgun insan yetiştirmek için insanı bir bütün olarak ele almak ve kişiliğini, şahsiyetini bir bütün olarak geliştirmek gerekiyor. Bu da şu demek. Biz teori ile pratiği bilen insanlar yetiştirmeliyiz. Sadece teoriyi ya da sadece pratiği bilen insanlar değil. Biz eylemi ile söylemi bir olan insanları yetiştirmeliyiz. İki ayrı yarım insan yetiştirmek yerine. Benden önce de bunu söyleyen çok olmuş ama. Mesela bizde tüketici yönü geliştiriliyor insanların ama üretici yönü geliştirilmiyor. Oysa üretim ve tüketim bir bütündür. Hep işin bir yarısını önemsiyoruz. Teori ve pratik bir bütündür sonuçta. Bunu Batılı ülkelerin eğitimine baktığınızda şunu görüyorsunuz. Bir tarafınızda Almanya, diğer tarafınızda Amerika’yı düşünün. Alman ekolünde insanlara önce teoriyi öğretiyorlar herhangi bir alanda. Sonra da o işin pratiğini öğretiyorlar. Böylece teori ile pratiği bütünleştirmiş bir insan çıkıyor kaşınıza. Öbür taraftan Amerika tersinden giderek yine aynı şeyi yapıyor. Önce pratiği, uygulamayı öğretiyor. Bir şeyin nasıl yapılacağını örneğin. Sonra onun arka planındaki o teorik bilgi ve becerileri öğretiyor. Böylece yine teori ile pratiği bilen bir insan çıkıyor. Oysa bizde birisine teoriyi öğretiyoruz, bir başka kişiye de pratiği öğretiyoruz. İkisi de yarım ve ikisi de tek başına bir şeyi tam bilmiyor ve başarılı olamıyor. İkisi bir araya gelirse bir adam ediyor. Ben bunu kendi alanımız için öğretmen yetiştirmede şöyle düşünüyorum: Akademisyen olarak biz teoriyi biliyoruz, ama uygulamada yeterli bilgi ve becerimiz yok. Uygulamadaki öğretmen arkadaşlarımız bu işin pratiğini biliyor ama teorik bilgileri eksi. Bir türlü bir araya gelemiyoruz. Bunu mühendislik alanında, din eğitimi alanını hatta birçok alana uygulayabiliriz. Sonuçta şunu söylemek istiyoruz. Bizim eğitimimiz tam insan yetiştirmeli. Kâmil insana giden yol buradan geçiyor. Bunu Vizyon Belgesi’nde şöyle gördüm: İnsanın çift kanadı var. Aklı ve kalbi bir bütün olarak ele almalı ve insanların şahsiyetini bir bütün olarak geliştirmeliyiz. Bu bize uyar. Başlangıçta 21. yüzyıl becerilerine sahip insan yetiştirmeliyiz dedik ama bir şeyi ıskaladık galiba. Bizim toplumumuzda insanlara çocuğun büyüdüğünde nasıl olsun denildiğinde çok net şu cevabı alırsınız: Herkes hayırlı evlat olsun der. Allah hayırlı evlat nasip etsin diyor. Hayırlı evlat denilince nasıl bir evlat anlaşılıyor? Hayırlı evlat deyince akademik özellikleri olmayan insanlar ön plana çıkıyor. Psikolojik olarak destek olsun, yardım olsun, büyüğünü ve küçüğünü bilsin, vefalı olsun vs. gibi daha çok duygusal özellikler ön plana çıkıyor. Hayırlı evlat o duygusal özelliklere gönderme yapan bir kavram.
Sonra insanın kendine yabancılaşması meselesi. Bu özellikle aydınların bu ülkeye yabancılaştığı yönündeki iddialar söz konusu Bu yüzyıllar öncesine giden bir iddiadır. ‘Entelektüellerimiz, aydınlarımız kendi toplumuna yabancılaşıyor.’ Bunu birçok düşünürümüzde görürsünüz. Halkın değerlerine yabancılaşmayan, dolayısıyla kendine yabancılaşmayan, kendi kültürüne yabancılaşmayan insanlar yetiştirmemiz lazım. Kendi kültüründen önce kendine yabancılaşmayan insanlar yetiştirmemiz lazım. Dolayısıyla kendini tanıyan bireyler, insanlar yetiştirmek bizim eğitimimizin ana köşe taşlarından birisi olmalı.
Mesela şu alıntı Vizyon Belgesi’nden: ‘Son yıllarda artan çatışmalar ve uluslararası çevre, göç, sağlık sorunları, ekonomik müdahaleler, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, küresel krizlere katlanmak zorunda kalıyoruz. Neden? Çünkü insan doğasına uygun olmayan uygulamalar nedeniyle.’ O zaman bizim maarifimiz ya da eğitimi sistemimizin buna uygun olması gerekiyor. Biz Batı’yı taklitten kurtulmamız gerektiğini söylerken, merceği tutmamız gereken hususlardan bir tanesi şu: Batı’da rekabetçilik çok yüceltilen bir değer. Bize de ne yazık ki rekabet çok önemli bir değer olarak sunuluyor. Rekabetin faydalarından bahsediliyor. Oysa belli alanlarda rekabet belki kabul edilebilir ama özellikle kıt kaynaklar söz konusu olduğunda rekabet hiçbir şeye çözüm getirmiyor. Bunu herkes de biliyor. Bu rekabeti önceleyen eğitim anlayışını da tekrar durup sorgulamamız gerekiyor. Raporda bunu şöyle görebiliyorsunuz: ‘Bilgi toplumu diyerek rekabeti aşırı kutsayan, teknoloji diyerek tüketimi körükleyen, insanlık denilince kendi toplumu hariç herkesi dışlayan bir uygarlık anlayışını kabul etmemiz mümkün değildir.’ Bu bence gayet yerinde bir cümle. Sonra, insanın kişiliğinin bir bütün olduğunu söylemiştik. Eğitim insana sadece bir meslek kazandırmaz, sadece bir teknik bilgi vermez. Eğitim insanın şahsiyetini oluşturur. Oluşturmalıdır. Kişilik denilen şey çok daha önemlidir. O da bir bütündür. Kişiliği; zihinsel, duygusal, sosyal bölümlere ayıramazsınız bir bütündür. İlginç bir paralellik kurulmuş raporda. İnsanın kalbiyle aklını bir bütün olarak geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz.”