PROF. DR. NEŞE ÖZDEN: “ATATÜRK’ÜN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞININ TEMELİNİ TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ OLUŞTURUR”

10 Nisan 2017 15:34
Okunma
517
PROF. DR. NEŞE ÖZDEN: “ATATÜRKÜN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞININ TEMELİNİ TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ OLUŞTURUR”

                  PROF. DR. NEŞEÖZDEN: “ATATÜRK’ÜN MİLLİYETÇİLİK ANLAYIŞININ TEMELİNİ TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİOLUŞTURUR”

Hazırlayan:EVİN GÖKTAŞ


DEVLET DERGİSİ–Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Türkiye Cumhuriyet Tarihi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Neşe Özden, Atatürk’ün medeniyet ve insanlık tarihini tam anlamıyla anlayan bir Türkçü ve Türk milliyetçisi olduğunu bildirdi.

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışının temelini Türk milliyetçiliğin oluşturduğunu kaydeden Özden, “Milliyetçiliğinin temelinde Batı emperyalizmine,sömürgeciliğine karşı mücadele ile tam istiklal ve tam bağımsızlık anlayışı yatar. Cumhuriyet ve demokrasi de Atatürk'ün milliyetçilik anlayışını şekillendirir. Atatürk’ün realist temeller üzerine oturttuğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 20. yüzyılın tam bağımsız devletidir ve her anlamda örnek bir modeldir. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti'ni çok önemsiyorum. Atatürk'ün de vurguladığı gibi, ebediyen yaşaması gereken bir Cumhuriyet’imiz var. Ona bir bütün olarak sahip çıkmalıyız.” dedi.

Prof. Dr. Neşe Özden, Türk Ocağında “Atatürk’ün Milliyetçilik Anlayışı” üzerine verdiği tarihî konferansta, gündeme ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde de bulundu.  Türkiye’nin Suriye ve Irak konusunda duyarsız bir politika izlememesi gerektiği vurgulayan Özden,Fırat Kalkanı Operasyonu’nun kesinlikle yapılması gereken bir hareket olduğunu söyledi.

Atatürk Dönemi’nde bütün dünya Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuna hayret ettiğini hatırlatan Özden, “Şimdi bile hayret ediyorlar. ‘Dünyada bu kadar büyük güç varken ve hepsi de iş birliği yapmışken bu 70-80 milyon nasıl oluyor da burada duruyor?’ diyorlar. Bu da bir mucize aslında. Dünyayı bir apartman olarak düşünün ve en güzel dairesinde bugün biz oturuyoruz. Bu gerçekten dışarıdan bakıldığında biraz da onların kıskançlığına hak veriyorum.Kıskanmaya devam edebilirler.” diye konuştu.

Konuşmasına nasıl tarihçi olduğunu anlatarak başlayan Prof. Dr.Neşe Özden, Osmanlıdan Atatürk'ün yaşadığı döneme ve o dönemden ve sonrasında bugünkü dünyaya bakarak Atatürk'ün millet ve milliyet fikrinin önemini vurguladı. Özden, şunları söyledi:

“Liseyi Kurtuluş Lisesinde okudum. Fen bölümünü lise ikincisi olarak bitirdim. Not ortalamam 9.24 idi ve 0.1 puanla da okul birinciliğini kaçırdım.O yıl bir talihsizlik yaşadım. Ben hep bir fenci olmak istiyordum. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesine geldiğim için çok ağladığımı hatırlarım. Ama sonra dedimki ‘Kader beni evirmiş çevirmiş ve gerçekten doğru bir yere yerleştirmiş.’ Şimdi de tarihçi olduğum için o kadar çok mutluyum ki. Bir kere Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinin ekolünde yetiştim ve bundan son derece mutluyum. Bunu övünerek söyleyebilirim. Tarihçi olduğum için ayrıca çok mutluyum. Hayat beni böyle sürükledi. O fen bilgilerimi heba etmedim. Aritmetik zekâ benim için önemli birşey değildi. Aritmetik akıl sayılar üzerine konuşur ve sayısallıktır. Matematik çok önemli bir şey.  Ben onun için tarihi anlatırken buna çok önem verdim. Bu matematik zekâ fenci olarak yetişmemden kaynaklanmış olabilir. Matematik zekâ sadece sayılara değil sayılarla birlikte mantığı buluşturan bir zekâdır. Matematik akılla öğrenmek paradigmalara da sebep olur öğretirken. Yani paradigma dediğimiz kuramsal çatıları kurarız. O hâlde bir olayı anlatırken diyakronik tarihçilik yapmayız. Matematik aklı kullanmamız bize sekronize tarihçiliği yani eş zamanlı tarihçiliği yapmamızı sağlıyor.Sekronize tarihçilik eş zamanlı bir tarihçilik yöntemidir. Eş zamanlı olayları anlamaktır. Onun için ben de Atatürk ve milliyetçilik konusunu bugün anlatırken, biraz size 1930 ve 1940'ların düşünürlerinden başka dünyada neler düşünülüyor, dünyada ne tür milliyetçilik tezleri vardı ve bunların izinde Atatürk’ümüz neyi savunuyordu? Bunu anlamaya çalışacağız. ‘Atatürk milliyetçiliği şunu savunuyordu.’ diye kuru bir anlayış değil de bu konuya sekronize bakmaya çalışacağım. Başka insanlar ne düşünüyordu da Atatürk bundan farklı nedüşündü? Çünkü ortada ‘Benim eserim.’ dediği bir Türkiye Cumhuriyeti var.  20. yüzyılın tam bağımsız devletidir. Her anlamda örnek bir modeldir. Dolayısıyla ben Türkiye Cumhuriyeti'ni çok önemsiyorum. Bazen diyorlar ki ‘Tarihte bir sürü Türk devleti kuruldu ve yıkıldı. Esas olan devamlılıktır.’ Ben de aynı fikirdeyim. Ama artık dünya çok kalleş oldu. Bunu açıkça söylemek zorundayım. Artık insanların gerçekten millet olup kilitlenip gerçekten başlarına taç yapacakları adil bir ortam artık dünyada yok. ‘Onun için bu da yıkılsın ne olacak, yerine bir daha kurarız.’ diyemeyiz. Böyle bir lüksümüz yok. Atatürk'ün de vurguladığı gibi, ebediyen yaşaması gereken bir Cumhuriyet’imiz var. Ona bir bütün olarak sahip çıkmak çok önemlidir. Artık gelişen dünya bunu gösteriyor. Postmodernizmi de biliyoruz. Eskiden öylediyorlardı. Posmodernizm nedir? 15-16. yüzyıldan beri yükselen Avrupa'dır.Onların tasvir ettiği bir dünya. Kapitalle, para birimiyle, sermayeyle zengin bir merkantilist tüccar sınıfının parasını resme, sanata, müziğe yatırması Rönesans.Kendine yeni bir mezhep seçmesi. Protestanlık, burjuvanın mezhebi. Buna yeniden şekillenme, reform demek. Sonra 1789’da önümüze yeni bir ulus devlet algısı geliyor. Ulus devlet, ulusçuluk ve liberalizm. Ama aslında bu ulus devlet modeli, tam bizim ulus devlet modelimiz değil. Biz ulus devletini Fransız Devrimi ile öğrenmedik. Dünya tarihinde şu anda 1789'ın ardılı olarak kurulan ulus devletler büyük bunalımlar yaşıyor. Bu postmodern dönemin bunalımıdır. ‘Ulus devletler yıkılsın.’ diyorlar. Bu kendilerince doğru olabilir. Kurulmuş olan ulus devletler gerçekten bunalımda. Onun için postmodernizmi kendi doğası içinde eleştirip yazıyorum. Biz ulus devlet, millî devlet, ulusal kavramını 1789'da öğrenmiş değiliz. ‘Postmodern dünyada ulus devletlerin sonu.’ diyorlar ama bu bizi ilgilendirmiyor. O hâlde bir Türk olarak sekronize tarihçi gözüyle gelişmelere bakmamız çok önemli.”

 

Fatih Sultan Mehmet Adalete Dayalı Bir Sistem Kurdu

Konuşmasında “millet sistemi” ile ilgili görüşlerini dile getirirken Fatih Sultan Mehmet’in 14 ve 15. yüzyıl’da kurduğu millet sistemini örnek veren Özden, Fatih Sultan Mehmet’in gerçekten adalete dayanan bir millet sistemi kurduğunu vurguladı. Özden, şunları kaydetti:

“Düşünün bir Türk ve Müslüman gücünü. Dünyanın üç kıtası arasındaki tek toprağı, en büyük merkezi olan İstanbul'u fethetmesini. Bu dünya tarihininbir dönüm noktasıdır. Dünya tarihinde 14 ve 15. yüzyıl bir dönüm noktası ise bu dönemin bir tane olayı da bazılarına göre coğrafi keşifler bazılarına göre de Amerika'nın keşfidir. Bana göre mutlaka İstanbul'un Fethi de dünyanın dönüşümünü sağlayanen önemli olaylardan biridir. Bir Türk olarak bir dünya tarihini yazsak bunu da eklememiz gerekir. Fatih, tabii kendisinden daha farklı bir gayrimüslimi yönetmek durumunda kalan bir liderdi. Âdil olmak adına, onların inanış ve hürriyetlerine dokunmamak adına dolaylı yoldan bir millet sistemi kurdu. Müslim tek milletti. Zaten Balkanlar'da bunun yansımalarını görüyoruz. ‘Elhamdülillah Türk'üm.’ de diyor,‘Elhamdülillah Müslüman’ım.’ da diyor. Onlar için aynı şey demek. Osmanlı geleneği açısından doğrusu buydu. Bir de gayrimüslimi vardı iki grubun. Gayrimüslimler üçe bölünüyordu. Millet kavramını daha çok gayrimüslimler için kullanıyorduk. Çünkü kominite, cemaat anlamında millet kavramı vardı. Burada Ortadoksi önemliydi.Ortadoks, büyük harfle yazılırsa Hristiyanlıkta bir mezheptir, küçük harfle yazılırsa da bir şeyin ilk nüvesi, ilk çıkış hâli demektir. Osmanlının millet sistemi Ortadoksiyi esas almıştır. Ermeni, Rum ve Musevi milletidir Osmanlıdaki Ortadoksi milletler. Bu orta sınıf daha sonra yapılan misyonerlik hareketleriile ilk defa Anadolu topraklarında Almanların ve Amerikalıların politikalarıile Protestanlığı kabul eden Ermeniler çıktı. Avusturya ve Fransa'nın politikaları ile misyonerlik Doğu Anadolu'da Katolik Ermeniler çıktı. Bunlar Osmanlının millet sistemine son dönemde başvurdu. Osmanlı özellikle Protestanlara karşı çok mesafeli davranmıştır. Ermeni milletini kesinlikle kabul etmedi ama son dönemde Katolik Ermenileri millet sistemi içine almıştır. Dolayısıyla milletsistemi bir iş bölümüne dayanıyordu. Fakat bu sistem sonradan gördüğünüz o Tanzimat ve Islahat Fermanları ile devre dışı kaldı. Çünkü yeni değerlerle sorgulanmaya başlandı. Bir iş bölümü idi. Ama ‘Eşit misiniz?’ sorusuna muhatap kaldı. Şöyle bir cevaba muhatap oldu. ‘Hayır, eşit değil.’ Niçin? Çünkü millet sisteminde Türk ve Müslümanlar daha çok ordu ve devletten sorumlu idi.Gayrimüslimler ise daha çok ticaret ve eğitimde avantajlı idi. Fakat bu soru sorulduğunda veya gayrimüslimler dönüp de ordu ve devlette yer almak istediğinde sistem farklı bir şekilde algılandı. Eşitlik sorusunu, yani Tanzimat ve Islahat Fermanları bu soruyu yöneltmiş oldu. Tabii reform taleplerini. Millet sistemi böylece çöktü ve bitmiş oldu. Bundan sonra biz artık cemaat ve millet sistemini yansıtan bir Osmanlı sisteminden bahsetmiyoruz. Osmanlının son döneminde ‘azınlık’ kelimesini kullanmaya başlıyoruz. O hâlde ‘millîlik’ ya da ‘millet’ kelimesi Osmanlı gerçeğinde bir cemaate, bir dinî topluluğa referans veriyordu.”

 

Osmanlı İmparatorluğu Fethettiği Topraklarla Nikâh Yapıyordu

Osmanlı İmparatorluğu’nun bir “fetih imparatorluğu” olduğunu ve fethettiği topraklarla evlendiğini ve nikâh yaptığını bildiren Özden, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Osmanlı nasıl bitti? Bir iki kelime de bunun üzerine söylemek istiyorum. Osmanlının millet sistemini, Osmanlının bütününü kucaklayan, bütün o dinleri, inanışları ve farlı etnik yapıları kucaklıyordu. Osmanlı Devleti çok büyük bir imparatorluktu. İmparatorluğu, ‘sömürge imparatorluğunu’ kastederek söylemiyorum. Bir ‘fetih imparatorluğu’ idi. Gerçekten aldığı topraklarla evleniyordu, nikâh yapıyordu.  Sömürgecilikte olduğu gibi bir flörtist ilişkisi yoktu. İyi kötü günlerinde o imparatorluk kavramına yakışan bir tavır sergiliyordu. Biz ‘Devleti Ali'ye diyoruz ama uluslararası arenada ‘imparatorluk’ deniliyor. O anlamda bir imparatorluktu. Yoksa15-16. yüzyılın doğurduğu, 16. yüzyıl İspanya Portekiz'inin, 17. yüzyılın Hollanda ve Fransa'sının ya da 18. yüzyıl İngiltere'sinin doğurduğu bir sömürge imparatorluğu tarzı değildi. ‘Fetih imparatorluğu’ idi ve topraklarına kattığında onlara gerçekten hizmet götürüyordu. Onun karşılığında almış olduğu vergi vardı. Yoksa böyle kaynaklarını filan sömüreyim gibi bir anlayışı yoktu. Bizinsan stoku ile görüyoruz. Türklerin her zaman yapısında ve millet anlayışında da bu var. Şimdi ben bazı kelimeleri esprili buluyorum. ‘Türkiye çok harika bir ülke ama Türkler olmazsa.’ ‘Irak çok güzel ama şu Iraklılar olmaza.’ Dünya tarihinin Batı anlayışında böyle bir yaklaşım var. Batı dediğimiz bir yön değildir. Sömürge zihniyetini yansıtan bir kavramdır. İşte bu Batı dediğimiz sömürge zihniyetini devam ettirmek emperyalist zihniyettir. Yoksa Batı denilince Avrupa'yı kastetmiyoruz. Her kimse o zihniyetin içinde o kastediliyor. Atatürk de bunu kastediyordu. Zaten Atatürk'ün milliyetçilik anlayışında da bu Batı emperyalizmi ve sömürgeciliğe karşı mücadele vardır.”

Prof. Dr. Neşe Özden, bu zihniyetin hedeflediği bir projeye karşı Osmanlı İmparatorluğu’nun bulunduğu bütün coğrafyalarda sömürgeciliği geciktiren bir güç olduğunu vurguladı.

Yani anti sömürgecilik anlayışının Osmanlı İmparatorluğu’nda da bulunduğuna dikkat çeken Özden, anlatımlarını şöyle sürdürdü:

“Bakalım Afrika tarihine, bakalım Uzak Doğu tarihine. Osmanlının ‘Açe Sultanlığı bile benim korumam altındadır.’ demesi sömürgecilere karşı büyük bir tokat olarak inmiştir. Afrika'nın güney yarısı sömürgecilerin elinde inliyor.Ama kuzeyi ‘Arap Baharı’ dediğimiz şeylerle yine bir tokatlanıyor ama en azından biraz hafif atlatıyor krizleri. Osmanlı, bulunduğu bütün coğrafyalarda kendi adalet sistemi ile sömürgeciliği geciktirmiştir. Bosna'yı da öyle görmemiz lazım. Oraya ‘Benim korumam altındadır.’ demesi böyle bir zihniyetin eseridir. Osmanlı büyük bir devlettir. Çünkü koruma altına aldığı yerleri sömürmeyerek gerçekten korumuştur. O toprağa büyük bir güç tarafından saldırılmasını da savaş sebebi saymıştır. Osmanlı Devleti, sömürgeciliği öteleyen bir güçtür. Türklerin yapısındaki bu gelenek, mazluma olan bu tutku, mazlumu savunmaya olan güzel bir duygu her zaman devam etmiştir.”