TÜRK DEĞERLERİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME[1] 1

18 Mayıs 2016 10:42
Okunma
2338
TÜRK DEĞERLERİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME[1] 1



Prof. Dr. İbrahim ARSLANOĞLU (GÜ Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi)

 
Asıl konumuza geçmeden önce küreselleşme üzerinde çok kısa durmak istiyorum. Küreselleşme, çok uluslu şirketlerin dünyayı daha iyi sömürebilmeleri için kendi çıkarlarına engel olarak gördükleri ulusal devletleri ortadan kaldırmalarına denir.
Çok uluslu şirketler bu amaca ulaşmak için başlıca şu araçları kullanmaktadırlar:
1.  Küresel dil; ulusal dillerin eğitim, öğretim ve kültür hayatından çıkarılarak yerine İngilizcenin konulması.
2. Serbest piyasa ekonomisi; gümrük duvarlarının kaldırılarak ulusal şirketlerin çok uluslu şirketlerle rekabet edememeleri sonucu iflasa sürüklenmeleri. Ayrıca ulus devletleri ayakta tutan kamu iktisadi teşebbüslerinin, özelleştirme ve serbest rekabet gerekçesiyle yabancılara satılması. Bir de baba, oğul, kutsal ruh üçlemesine paralel olarak ekonomide faiz, borsa ve döviz gibi üretimden uzak üçkâğıda dayalı bir ekonomik modelin dayatılması. Böylece millî devletlerin ekonomik olarak çökertilmeleri.
3.  Evrensel hukuk; çok uluslu şirketlerin mensup olduğu devletlerin, kendi çıkarlarına göre uyguladığı uluslarüstü hukukun, ulus devletlerin yasalarının üzerine çıkartılarak vatandaşa devletini uluslararası hukuk kurumlarına şikâyet etme hakkının tanınması ve böylece ulus devletin otorite ve egemenliğinin yok edilmesi.
4.  Demokrasi ve insan hakları; çok uluslu şirketlerin, parçalamak istedikleri ulusal devlette etnik, kültürel ve dinsel azınlıklar yaratarak ulus devlete karşı kışkırtarak ulusal devletin siyasal olarak çözülmesini sağlamaları. Bununla ilgili olarak ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Fas’tan Çin’e kadar 22 devletin sınırlarının değişeceğini bütün dünyaya ilan etmiştir. Bunların çoğu Müslüman ülkelerdir. Batı dünyasında ABD, imparatorluk yapısını korurken ve Avrupa devletleri AB adı altında para, bayrak ve sınır birliğini oluşturup bütünleşmeye giderlerken kendileri dışındaki dünyayı parçalamayı planlamaktadırlar.
Esas konumuz olan değerlere gelirsek, değerler; felsefe, sosyoloji, sosyal psikoloji, ekonomi ve sosyal antropoloji gibi bilimler ile ahlak ve dinin konusudur. Hepimizin bildiği gibi felsefenin varlık, bilgi ve değer gibi üç temel ve klasik konusu vardır. Felsefede değerler, ahlak ve estetik gibi iki alanı içine alır. Ahlak, eylemde bulunan insan davranışlarını iyi-kötü olarak nitelerken estetik, kendisine güzeli konu olarak seçmiştir.
 Bazıları; değerlerin keyfî, subjektif nitelikler taşıdığı ve bunların objektif temellerinin olmadığını, bu sebeple değerlerin bilimsel bir araştırmasının yapılamayacağını söylemişlerdir. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra değerler, gerek felsefenin ve gerekse sosyolojinin ilgi çekici bir konusu hâline gelmiştir. Öyle ki birçok sosyal değere başvurmadan açıklama yapma olanaksız hâle gelmiştir(Topçuoğlu, 1971).
Felsefe tarihinde değerler, ilk defa Filozof Sokrates tarafından ele alınmıştır. Sokrates’in yaşadığı dönemde Eski Atina’da filozoflar ve sofistler olmak üzere iki tip aydın vardır. Başlangıçta Sokrates de sofistler arasında bulunurken zamanla onlardan ayrılmıştır. Sofistler dinsel esasta temellendirilmiş ahlaksal değerlere karşı çıkmışlardır. Sofistlerden Protagoras, “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” diyerek değerlerin insandan insana değişerek göreceli olduğunu söylemişti. Buna karşılık Sokrates, bütün insanlık için geçerli olabilecek ortak evrensel değerlerin olması gerektiğini savundu. Örneğin iyi nedir, kötü nedir, gerçek nedir, gerçek olmayan nedir? (Aytaç, 1980). Çünkü Peloponnes Savaşları sonunda toplumda değerler anlamında bir çöküntü söz konusu idi.
Günümüzde hırsızlık, adam öldürme, birisinin namusuna tecavüz, bir insanın hakkını gasbetme, birisine zulüm etme vb. şeyler hemen bütün kültürlerce yasaklanmıştır. Bunlar, evrensel değerlerden kabul edilmektedir. Bunlara karşılık her ulusun kendine özgü değerleri bulunmaktadır. Bu konuşmada daha çok Türk millî değerleri konu edilecektir.
 
Türkler, Değerlerine Sahip Çıkan ve Onu Koruyup Geliştiren Bir Ulus mudur?
Ne yazık ki bu soruya olumlu cevap veremiyoruz. Çünkü tarih boyunca Türkler, kendi değerlerine yeterince sahip çıkıp koruyamamışlardır. Örneğin Göktürkler, Çin kültür emperyalizminin etkisinde kalmışlardır. Göktürk Yazıtları, Türklerin Çinlilerin ipekli kumaşlarına kandıklarını, Çinli kadınlarla evlendiklerini ve çocuklarına Çince isimler vererek Çinlileştiklerini anlatmaktadır. Ayrıca Türkler İran’da Farslılaşmış, Arabistan’da Araplaşmış ve Avrupa’da ise zamanla birlikte yaşadıkları toplumların kimliklerini benimseyerek asimile olmuşlardır. Batı Hun Devleti, Attila döneminde (400-453) Hazar Denizi’nden Baltık Denizi’ne ve Fransa’ya kadar olan Avrupa topraklarını içine alacak şekilde genişlemiştir.  Attila, Doğu Roma’yı vergiye bağlamış, Batı Roma’nın bazı şehirlerini işgal etmiş ve başkent Roma’yı kuşatma altında tutarak Batı toplumlarını korkutup dehşete düşürmüştür. Bugün bile Batılılar çocuklarını “Türkler geliyor!” diye korkutmaktadırlar. Fakat Attila’nın torunları başta dilleri olmak üzere kültürlerini kaybetmişler ve Batılı toplumlar içinde eriyerek yok olup gitmişlerdir. Türkler sadece Anadolu’da kimliklerini koruyabilmişlerdir.
İnsanın yarattığı ilk değer ise onun konuştuğu dilidir. Türk ulusunun dili olan Türkçe; bir taraftan kültür emperyalizminin etkisiyle yabancı kelimelerin istilasına uğramış, öte yandan 1950’lerden sonra Türkiye’de eğitimde Türkçe yerine yabancı dil kullanılmaya başlanmıştır.
İşin daha da vahimi, Türkiye’de “Türkçenin bilim dili olmadığını ve gelecekte de olamayacağını” söyleyen YÖK başkanları ve “Bizim miladımız Cumhuriyet’tir.” diyen Millî Eğitim Bakanları görev yapabilmiştir. Söz konusu kişilerin, Atatürk’ün ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin dil ve tarih politikasına aykırı olan bu düşüncelerini, Atatürkçülük adına savunabilmiş olmaları da Türkiye’nin bir talihsizliği olsa gerektir. 
Son yıllarda kültür emperyalizmi, müzik alanında da kendisini göstermiştir. Bugüne kadar lüks lokantalardan çeşitli resmî ve özel kuruluşlara,  üniversite kafeteryalarına ve hatta askerî gazinolara kadar çeşitli sosyal mekânlarda İngilizce müzikle beyinler sürekli yıkanmaktadır. Nitekim 9 Ocak 2004 tarihinde, TRT INT kanalında bir müzik programına katılan Türk halk müziği sanatçısı Sabahat Akkiraz, “Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yapılan müzik yarışmalarında ödüller aldığını ve dilini bilmeyen insanların kendisini ayakta alkışladıklarını fakat Türk Hava Yolları yetkililerinin, yolculara Türk müziği yerine yabancı müzik dinlettiklerini, oysa diğer milletlerin hava yollarının hepsinin kendi müziklerine yer verdiklerini” söylemiştir. Bütün bunlar, Türklerde tarih boyunca yabancı hayranlığının neredeyse tedavisi mümkün olmayan bir sosyal patoloji hâlini aldığını göstermektedir.
Ayrıca 2003 Eurovision Şarkı Yarışmasında Türkiye, İngilizce bir parça ile birinci yapılmıştır. Neden şimdiye kadar Türkçe müzikle birinci olunamamıştır? Bu sevinilecek ve gurur duyulacak bir durum değil, aksine Türk kültürü açısından üzücü bir olay olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’nin yabancı müzikle birinci olmaktansa kendi müziği ile sonuncu olması çok daha iyidir. Bununla Batılılar Türkiye’ye “Eğer aramızda yer almak istiyorsan kendi dilini ve kültürünü inkâr etmeli ve kendi kimliğinden utanmalısın.” demek istemişlerdir.
 
Değerler Nedir? 
Bilim yargısı doğru-yanlış iken değer yargıları iyi-kötü, güzel-çirkin gibi kavramlardır. Bilim yargısı olabildiğince objektif iken değer yargısı nesneldir. Çünkü her toplumun iyisi-kötüsü, güzeli çirkini öteki toplumlardan farklıdır. Zaten bir ulus bu nitelikleri ile ötekilerden ayrılır.
Değere konu olan şey bir nesne, bir davranış, bir kurum, bir rol olabilir (Topçuoğlu, 1971). Örneğin Hristiyanlarda haç kutsaldır. Türklerde kayınvalideye anne denilir ve ona diğer insanlardan farklı bir saygı gösterilir. Askerlik, Türk toplumunda kutsaldır. Hristiyan toplumlarında papaz toplumda önemli bir role sahiptir.
Sosyolojik açıdan değerler; grubun veya toplumun, kişilerin, modellerin, amaçların ve diğer sosyokültürel şeylerin önemlerini ölçmeye yarayan ölçütler demektir (Topçuoğlu,1971).
Değerler, bir inanç olması bakımından dünyanın belli bir kısmıyla ilgili algı, duygu ve bilgilerimizin bir bileşimidir (Güngör, 1998).
Değerler, gideceğiniz yönü belirleyen pusulalardır. Ne giydiğiniz, nerede yaşadığınız, kiminle evleneceğiniz, yaşamak için ne yaptığınıza kadar her şey değerlerin etkisindedir. Ayrıca neleri yapıp neleri yapmamanız gerektiğini söyleyen de değerlerdir (Robbins,1993).
Değerler, kendi hayatımızda neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusundaki inançlarımızdır. Hayatı daha saygın kılmak için bizim yarattığımız yargılardır (Robbins, 1993).
Değerler her kararın rehberidir. Kendi değerlerini iyi bilen ve onlara göre yaşayan insanlar, toplumun lideri durumuna geçerler (Robbins,1995). Atatürk, çeşitli konuşmalarında Türk değerlerine büyük vurgu yapmış ve onların korunması için bazı kurumlar oluşturmuştur.
İnsanlarla yakınlaşmanın yolu onların temel değerlerini önem sırasına göre bilmektir. Bu yüzden ülkelerini savunan askerler, paralı askerleri her zaman yenerler (Robbins,1993). Nitekim ABD, bütün teknik üstünlüğe rağmen işgal ettiği bütün ülkelerde yenilmiştir.
Temel değerlerin oluşmasında baba-anne büyük rol oynarlar. Neleri söyleyip söylemeyeceğimizi, nelere inanıp inanmayacağımızı söyleyerek bize değerleri aşılarlar. Değerleri benimserseniz iyi çocuk olur, ödüllendirilirsiniz. Tersi olursa kötü çocuksunuzdur (Robbins,1993).
Ayrıca örgün eğitimle birlikte her türlü eğitim öğretim faaliyetinde değerlere yer verilir. Çünkü eğitimde bireylere bilgi, beceri ve tutumların kazandırılmasının yanında toplumun kültürünün yeni nesillere aktarılması da söz konusudur.
Ulusal ve kültürel değerler, ülkeyi biçimlendirir (Robbins,1995). Çünkü değerler, niçin yaşanacağını ve niçin ölüneceğini de ortaya koyarlar.
Ülkenin yaşam kalitesini değiştirmek istiyorsanız, çok sayıda insanın değer sistemlerini etkilemekten başka çare yoktur (Robbins, 1995). İstiklal Savaşı, çok sayıda insanın değer sisteminin etkilenmesi sonucu kazanılmıştır. Ayrıca ülkelerin kalkınması ile o toplumun değerleri arasında çok yakın ilişki vardır. Gerek Japonya’nın ve gerekse Almanya’nın dünyanın kalkınmış ülkeleri arasında yer almalarında bu toplumların kültürel değerlerinin rolü bulunmaktadır. Çünkü bu ulusların halkları, toplumlarının dünyanın en güçlü ulusları olmaları konusunda güçlü bir inanca sahiptirler.
Değerlerin Araştırılması adlı geniş bir çalışma yapan Allprort, Vernon ve Lindzey’den sonra değerleri; estetik, teorik (bilimsel), ekonomik, siyasal, sosyal ve dinsel değerler olarak 6 grup hâlinde toplamak âdet olmuştur (Güngör,1993). Spranger de aynı şekilde değerleri teorik, ekonomik, estetik, sosyal, politik ve dinsel olmak üzere olmak üzere 6 kısma ayırır (Ünal,1981).
Sosyoloji ve sosyal psikolojide değerler ise bir toplumun kültürüdür. Bir toplumu var eden ve onu sonsuza kadar yaşatan o toplumun kültürdür. Kültürünü koruyup geliştiremeyen toplumlar başka toplumların kültürü içinde eriyip, yok olurlar. O hâlde kültür nedir? Kısaca kültür, insanın yaptığı ve yarattığı şeylerdir. Sosyologlar kültürü somut ve soyut olarak ikiye ayırırlar. Somut kültür; bir toplumun kullandığı kap kacak, giyim eşyaları, her türlü alet ve teknik araçlardır. Soyut kültür ise bir toplumun başta dili, tarihi, edebiyatı, ahlakı, hukuku, sanatı, bilimi, felsefesi, dinsel anlayışı, örf ve âdetleri, düğün şekilleri, yemek yeme şekilleri vb. şeylerdir. Sanat alanına ait olan müzik, resim, mimarlık, halk oyunları da soyut kültür öğelerindendir.
Değerler, insanların hayat görüşü ve hayat felsefelerini tamamlayıcı parçasıdır. Kişinin hayat felsefesi, onun yaşadığı bir değerler sistemidir. Bu sistem, bireylerin amaçlarına, ideallerine, düşünce biçimine ve davranışlarına rehberlik ederler. Bazı insanlar hayat felsefelerinde dinsel kavramları, bazıları insani, edebî, materyalist, oportünist veya pragmatist yaklaşımları benimserler (Ünal, 1981).
 Değerler insanla ilgilidir. Doğada insan dışında diğer canlılar değerlere sahip değildir. Ancak hayvanlar ve bitkiler bunun farkında olmasalar da insanla birlikte bütün canlılar bir çevrede yaşarlar. Ekolojik koşullar elverişli olmazsa canlıların yaşamı devam edemez. İnsan bunun bilincinde olduğu için üzerinde yaşadığı topraklara yurt adını vererek kutsallaştırmıştır. Çünkü vatansız bir ulusun yaşaması ve güçlü olması mümkün değildir. Bir ülkenin toprakları erozyon ve düşman işgali gibi iki büyük tehlike ile karşı karşıyadır. Bunun için hemen hemen her millet, ülkesini düşman işgaline karşı korumak zorundadır ve yetiştirdiği nesilleri bu uğurda ölmeye hazır olarak yetiştirir. Aksi hâlde bağımsız bir vatana sahip olamaz. Erozyon ise düşman işgalinin daha tehlikelidir. Çünkü savaşarak düşman ülkeden çıkarılabilir fakat erozyonla yok olan verimli toprakları geri getirmek neredeyse mümkün değildir. Bu tehlike, ne yazık ki fazlaca önemsenmemektedir. Doğayı hem bilinçli olarak korumak hem de bilinçsizce yok etme gücü, canlılar içinde sadece insanda vardır.
Bir toplumun değerlerini öğrenmek, o toplumdaki insan ilişkilerinin anlamlarını da çözümlemeye yardımcı olur. Örneğin bundan yaklaşık 10 yıl önce ülkemize gelen bir ABD’li gazeteci Türkiye’yi gezip ülkesine döndükten sonra izlenimlerini bir gazetede yazarak şunları söylemiştir: “Ankara, İstanbul ve İzmir’de gezerken çok sayıda el ele kol kola bir sürü erkek gördüm; demek ki Türkiye’de oğlancılık son derece normal bir olgudur.” ABD’li gazeteci, Türkiye’deki erkeklerin birbirlerine olan fiziksel yakınlıklarını Batı değerleri ile değerlendirdiği için yanılmıştır. Oysa buradaki insanlara; bu insanlar arasında ne gibi bir ilişkinin olabileceğini, sormuş olsaydı, işin aslını öğrenip bu şekilde yanış değerlendirme yapmazdı.
 
Türk Değerleri
Her ulusun olduğu gibi Türklerin de iyisi kötüsü, güzeli çirkini ve niçin yaşanacağı ve niçin ölüneceğini gösteren değerleri vardır. Prof. Mahmut Tezcan; Türk değerlerini aile, eğitsel, ekonomik, dinsel, siyasal ve boş zamanlar değerleri olmak üzere 6 kısma ayırır.
Ayrıca Tezcan(age.), Türk değerlerini olumlu ve olumsuz olmak üzere de ikiye ayırır. Ona göre Türklerin olumlu değerleri şunlardır: “Kahramanlık, yurtseverlik, mertlik, dindarlık, kanaatkârlık, tutumluluk, toprağa bağlılık, konukseverlik, saygı ve hürmet, hayırseverlik, hoşgörülülük, namus ve şereflilik, ciddilik ve ağırbaşlılık, alçakgönüllülük ve iç temizlik.”
Olumsuz değerler: “Cahillik, hilekârlık, kurnazlık, saldırganlık, şehvete düşkünlük, pislik (çevre bakımından), hurafecilik, bencillik, ihmalcilik, tevekkül sahipliği, dindarlık (tutucu ve bağnazlık), gururluluk(uluslararası ilişkilerde) tembellik, hainlik, intikamcılık, zalimliktir.”
Burada daha çok ahlaki ve dinsel değerlerin konu edildiğini görüyoruz.
Prof. Tezcan’a göre Almanya’ya giden işçilerin çalışkanlıklarını görerek Türklerin tembel değil, dünyanın en çalışkan insanları olduğunu Batılılar gördüler. Yine Tezcan Türklerin hainlik, intikamcılık ve zalimliğini araştırma sonuçlarının ortaya çıkarmadığını ve ayrıca gözlemlerine de ters düştüğünü yazar. Hainlik ve zalimliğin özellikle Ermeni ve Yunan propagandası sonucu ortaya çıkan bir kalıp yargı olduğunu bunda politikacı ve papazların rolü bulunduğunu ve Türklerin Haçlı Seferlerine karşı koymasından dolayı uydurulduğunu yazar.
Hainlik konusunda Prof. Tezcan’la aynı görüşte değilim. Çünkü Ziya Gökalp, İngiliz milletinin medeni ahlakının çok düşük olduğunu fakat millî ahlakının yüksek olduğunu çünkü İngilizlerden vatanına ihanet eden tek kişinin olmadığını, buna karşılık Türklerden ihanet eden çok sayıda kişi bulunduğunu yazar. Ayrıca eski bakanlardan Kâmuran İnan, Türkiye aleyhine ve yabancı ülkeler lehine casusluk yapan 200 bin kişinin MİT tarafından saptandığını açıklamıştır. 
 Bana göre Türk değerlerinin en başında, kutsal sayılan vatan toprağı gelir; onun için ölmek bir şereftir. Türkler, vatan için ölmeye şehitlik gibi yüksek bir makam vermişlerdir. Şehitlik dinsel anlamda peygamberlikten sonra gelen en yüksek bir makamdır. Türk kültürü ile kültürlenmiş olan her Türk, bu yüksek makama ulaşmak ister. İşte bu inançtır ki Türkleri tarihin hiçbir döneminde vatansız bırakmamış ve Türkler hep bağımsız bir vatanda yaşamışlardır. Ancak bugün vatan toprakları yabancılara para ile satılmaya başlanmıştır. Hâlbuki Orta Çağ’da Endülüs ve yirminci yüzyılda Filistin toprakları satılmak suretiyle elden çıkmışlardır. Maalesef 1980’lerden sonra Türkiye’de de büyük miktarlardaki vatan topraklarının yabancılara satıldığı bilinmektedir.
Belli başlı Türk kültür değerlerini şöyle sıralayabiliriz: Dil, tarih, ahlak, hukuk,  dinsel anlayış, sanat, bilim, felsefe, örf, âdet, gelenek, yemek yeme şekilleri, düğün şekilleri, cenaze gömme, vs.dir. Sanatla ilgili olarak resim, müzik, heykel, mimari ve halk oyunları, tiyatro vb. şeylerdir. Görüldüğü gibi Türk kültürünün unsurları çok geniştir. Bunların hepsini bir bildirinin hacmi içinde ele alıp incelemek mümkün değildir. Onun için bu bildiride Türk kültürünün temelini teşkil ettiğini düşündüğümüz dil, tarih, ahlak ve din değerleri üzerinde durulacaktır.
 
1. Dil
Soyut kültür unsurları içinde en başta geleni dil olup diğer kültür unsurlarını da içine almaktadır. Çünkü değerlerin hepsi dille ifade edilir ve eğitim yoluyla gelecek nesillere ve bütün insanlığa aktarılır. Dil, insan bilgi ve deneyimlerini ölümsüzleştirir. Örneğin Göktürk Yazıtları, Kutadgu Bilig, Dede Korkut Hikâyeleri, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’nin eserleri,  Atatürk’ün Nutku ve Demeçleri vb. eserler; dil ile bugünlere gelmiş ve yine onunla bizden sonraki kuşaklara ulaşacaktır. Türk kültürünün temel taşları sayılan bu yapıtlar, Türk ulusunun sonsuza kadar yaşamasını sağlayacaklardır.
Anthony Robbins(1993)’e göre, aynı değere sahip gibi görünen insanlar bazen hiçbir ortak değere sahip değillerdir; bunların ortak noktası, sadece konuşmada kullandıkları kelimelerdir. Bu düşünce pek doğru olmasa gerektir. Çünkü dil, boş sözlerden ibaret değildir; onda çeşitli semboller, duygu ve düşünceler, inançlar ve insan deneyimi demek olan kültür vardır.
Türkler, tarih boyunca Türkçe konuştular fakat ne konuştukları dile ne de kendilerine Türk adı verdiler. Bilindiği gibi; Göktürk Devleti ile T.C. Devleti hariç, tarihte kurulan bütün Türk devletleri, onları kuran hanedanların adıyla anılmıştır. İkisi de birer Türk devleti olan Osmanlılar da Selçuklular gibi Batılıların kendilerine verdiği “Turchia” adını hep duydu ama onu benimsemedi (Güvenç,1994). Fakat Cumhuriyet’le birlikte hem milletin hem de konuşulan dilin adı bilinçli bir şekilde konuldu ve çok sık vurgulanmaya başlandı.
Türklerin tarihini yazan Fransız Jean-Paul Roux’ya göre Türklerle ilgili tek tanımlama ölçüsü, Türk dilidir. Türk, Türk dilini konuşandır, başka tanımlar geçersizdir, yetersizdir (Güvenç, 1994). Bununla ilgili olarak Atatürk de “Türk demek Türkçe demektir; ne mutlu Türk’üm diyene!” demiştir.
Bugünkü dilimiz, bin yıllık geçmişimizin belki de en güvenilir belleği, bilgeliğidir. Türkler; çağdaş kimliklerini, kültürel varlıklarını taşıyan dillerinde bulacaklardır (Güvenç, 1994). Bir ulusun dili varsa o ulus yaşıyor demektir. Dilini kaybeden veya dilini bilim ve kültür yaşamından çıkaran toplumlar, eninde sonunda asimilasyona uğrayıp yok olmaya mahkûmdurlar.
Türkler nerede ise tarih boyunca bilim ve kültür dili olarak Türkçenin dışındaki dilleri kullanmışlardır. Örneğin Büyük Selçuklu Devleti’nde yazışma dili Farsça, medresede eğitim dili ise Arapça idi. Anadolu Selçuklularında ise devlet kurumlarında resmî yazışma dili olarak yüz yıl Arapça, yüz yıla yakın da Farsça kullanılmıştır. Anadolu Selçuklu hükümdarlarının ruhuna Fars kültür emperyalizmi o kadar işlemiştir ki çocuklarına İslam öncesi Fars diline ait olan Keykubat, Keykavus gibi adlar vermişlerdir. 1980’lerde TRT kanalında gösterimde olan Dallas dizisinin etkisi ile bazı Türk ailelerinin çocuklarına Sue Ellen, Pamela gibi adlar verdiklerini biliyoruz.
Osmanlıların kuruluşundan Fatih dönemine kadar medresede bilim dili Osmanlıca iken daha sonra bunun yerini Arapça almış; bu, Batılılaşma dönemine kadar sürmüştür. Bu dönemde yine bilim dilinde Osmanlıcaya bir dönüş gözlenmekte ise de medrese dışında Batı tipinde açılan ilk lise olan Galatasaray Sultanisinde eğitim dili Fransızca idi (Akyüz, 1997). Daha sonra adı Galatasaray Lisesi olan bu okulda, eğitim dili hâlâ Fransızcadır. Oysa Türk eğitim tarihinde, eğitimle ilgili ilk yazılı belge olarak kabul edilen 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nde, “Bir ulusun bilimde ve eğitimde ilerlemesi ancak kendi dili ile mümkündür. Yabancı dilde, bilimde ve kültürde ilerleme zordur.” denilmesine rağmen uygulama hep bunun tersi olmuştur.
Yine Tanzimat Dönemi’nde Fransızların açtığı Katolik, Amerika ve İngilizlerin açtığı Protestan okullarında yabancı dilde eğitim yapılmıştır (Akyüz, 1997). Atatürk, bunları Lozan Barış Antlaşması görüşmeleri sırasında kapatmış, hatta bu yüzden görüşmeler belli bir süre çıkmaza girmiştir.
Türkiye, 2000 ve 2001 yıllarında iki büyük ekonomik kriz yaşamıştır. Kriz sırasında ve ondan önce Türkiye’de başbakanlık yapan üç kişinin üçü de yabancı okul mezunudur. Ekonomik kriz, sosyal bir olay olduğu için çok sayıda sebebi bulunabilir. Fakat bu üç başbakanın aldığı yabancı eğitim ve kültür bu sebeplerden birisi olabilir.
 Atatürk, ulus olmanın dile ve tarih bilincine dayandığını bildiği için Türk Dil ve Tarih Kurumlarını kurmuş ve Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini açmıştır. İlk defa Cumhuriyet’le birlikte resmî yazışma ve bilim dilimiz Türkçe olmuştur. Atatürk öldükten sonra onun kültür ve eğitim politikası sürdürülememiş, eğitim ve kültür hayatımız tamamen Batı’nın güdümüne girmiştir. Şöyle ki: Oktay Sinanoğlu, 1945’li yıllarda Millî Eğitim Bakanlığında eğitimle ilgili dördü Türk, dördü ABD’li olmak üzere sekiz kişilik bir komisyon kurulduğunu, bu komisyonda görevli ABD elçisinin oyunun her oylamada iki oy sayıldığını yazmaktadır. Böylece Türk eğitim sistemi ile ilgili kararlar ABD’li üyeler tarafından alınmış oluyordu.
1955 yılında Maarif Koleji adında İngilizce eğitim yapan liseler açılmış (Cicioğlu, 1982) ve bu okullar, adları sonradan Anadolu liselerine çevrilerek bütün illere ve büyük ilçelere kadar yayılmıştır. Yine 1957 yılında ODTÜ açılmış (Kısakürek, 1976), Oktay Sinanoğlu’nun eğitim dilinin Türkçe olması için gösterdiği tüm çabalara rağmen eğitim dili İngilizce olmuştur. Daha sonra 1971 yılında İngilizce eğitim yapan Boğaziçi Üniversitesi açılmıştır (Kısakürek, 1976). Son yıllarda Türk üniversitelerinde İngilizce tıp, İngilizce iktisat gibi fakülte ve bölümler açılmıştır.  Bu durum, Türkçenin yerini tamamen İngilizcenin alabileceği endişesini gittikçe arttırmaktadır.
Ecevit hükûmeti döneminde Millî Eğitim Bakanlığı İngilizce derslerini ilköğretim 4 ve 5. sınıflara kadar indirmiştir. Şu anda anaokullarına İngilizce dersleri konularak Türkiye’de ana dili İngilizce olan insanlar yetiştirmek üzere hazırlıkların sürdürüldüğü ifade edilmektedir. Öte yandan Almanya’da Türklere uygulanan asimilasyon politikası,  Anadolu’ya paralel olarak yürütülmektedir. Son yıllara kadar Almanya’da Türk çocuklarına Türkçe öğretilirken Türklerin Almanya’da yerleşmelerinin kesinleşmesi üzerine okullardaki Türkçe dersleri kaldırılmıştır. Bugün Türk çocukları, velilerinin karşı çıkmasına rağmen kiliselere bağlı anaokullarında (kindergarten) Hristiyanlık dersleri verilerek Hristiyanlaştırılmaya çalışılmaktadır. Liselerde ise Almanca Müslümanlık dersi verilmekte, Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanlığının da buna destek olduğu söylenmektedir. Buradaki amaç Müslüman Alman yetiştirmektir. İleride bunlara denilecektir ki: “Siz Türkçe bilmiyorsunuz o hâlde Türk değilsiniz, Müslüman Almansınız.” Tıpkı Yunanistan’da Batı Trakya’daki Türklere “Siz Türk değil, Müslüman Yunan’sınız.” denildiği gibi.
Amerikalılar, Türk dilinin bilimde ve eğitimde kullanılmasını engelleyerek kendi dillerini ve kültürlerini yaymak isteyebilirler. Fakat buna karşı gerekli önlemleri alarak Türk dilini ve kültürünü koruma ve yayma görevi, T.C. hükûmeti yetkililerinindir. Oysa Türkiye’nin Washington büyükelçisi ve New York konsolosu ABD’deki Türk derneklerine “İngiliz dilini kullanın.” diye resmî bir yazı gönderebilmektedir. Hâlbuki bu yazılar gelmeden önce adı geçen dernekler gerek kendi aralarındaki yazışmalarda ve gerekse bilimsel toplantılarında Türkçeyi kullanıyorlardı (Sinanoğlu, 2002). Ne yazık ki Türk devletinden maaş alan, Türk dilini ve kültürünü desteklemekle görevli olan diplomatlar, İngiliz diline ve kültürüne arka çıkabilmektedir. Acaba dünyada bunun bir başka örneği var mıdır?
Dönemin Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde toplanan Ulusal Eğitim Kurultayında yaptığı konuşmada yabancı dilde eğitim yapan ülkelerin Nijerya, Kenya, Etiyopya, Uganda, Tanzanya, Filipinler, Macaristan, Bulgaristan ve Türkiye olduğunu söylemişti. Türkiye’nin bu ülkeler safında yer alması kabul edilebilir bir durum değildir. Türkiye’nin ulusal kişiliğini ve onurunu koruyabilmesi ve kendi düzeyindeki uluslar yanında yerini alabilmesi için yabancı dilde eğitimi en kısa sürede bırakarak, kendi ulusal diline dönmelidir.
 
  2. Tarih Bilinci
  Tarih, toplumların hafızasıdır. Geçmişini bilmeyen ve onun üzerinde bilinçli bir şekilde kafa yormayan uluslar, geleceklerini de tayin edemezler. Gelişmek ve güçlü olmak isteyen her ulus, geçmişinden ilham almak zorundadır. Nitekim Goethe, “Üç bin yıllık tarihi ile hesaplaşmayan günübirlik yaşıyor demektir.” diyerek tarihin önemini veciz bir şekilde ifade etmiştir.
Bir ülkedeki sanatsal faaliyetler için bile bir tarihsel geçmiş ve kültürel birikime ihtiyaç vardır. Bununla ilgili olarak bir Amerikan yazarı Kemal Tahir’e şunları söylemiştir: “Sizin için tiyatro yazmak ne kadar kolay çünkü sizin engin bir tarihiniz var, oysa biz olmayan bir tarihi yaratmaya çalışıyoruz.” Çünkü tarihsiz bir toplumun Irak’ta neler yaptığını bütün dünya bilmekte ve hayretler içinde kalmaktadır.
Kimlik sorunu, tarih veya tarih bilinci sorunudur. Kimlik sorununu çözecek tarih, ideolojik veya resmî tarih değil sosyal ve kültürel tarihtir (Güvenç,1994).
Türk milleti olarak biz kimiz, nereden geldik? diye sorduğumuzda bunun cevabını verebilmek için geçmişe gitmemiz gerekmektedir. İşte burada tarih devreye girmektedir. Gerçi 21. yüzyılda Türkiye’de “Bizim miladımız Cumhuriyet’tir.” diyen millî eğitim bakanları çıkabilmektedir. Tarih bilincinin olmadığını gösteren bu düşünce doğru olsaydı, Türk ordusunun tarihi Mete Han’a dayandırılmaz ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran büyük Atatürk; bu Cumhuriyet’te ilk iş olarak Türk’ün dilini ve tarihini araştıracak Türk Dil ve Tarih Kurumlarını kurmaz ve ilk açtığı fakülteye de Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi adını vermez, tarihimizin Cumhuriyet’le başladığını söylerdi.
Batı, Osmanlı sonrası Türklere İslam öncesi tarihleri olduğu bilgisini iletti (Güvenç, 1994). İlk defa bilinçli bir tarihçilik anlayışı Cumhuriyet’le birlikte başlamıştır. Çünkü Osmanlılar Dönemi’nde Türklerin tarihi, Selçuklulardan bile bahsedilmeden Hz. Muhammed’e ulaştırılırdı (Feyzioğlu, 1986).
Türklerin tarihi yaklaşık üç bin yıl öncesine dayanmaktadır. Başlangıçtan bugüne kadar Türkler; tarihte Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerini kurmuşlardır.
Türkler, Orta Asya’da yaşarken hedef Çin’di fakat Müslüman olduktan sonra batıya yönelerek bugünkü İran topraklarında Büyük Selçuklu Devleti’ni kurdular ve Bizans’la ilişki içine girdiler. Hz. Muhammed’in 4 halifesi (632-660) ile Emevi Devleti Dönemi’nde Müslümanlarla Bizans arasındaki mücadele; iki din arasındaki bir kavga değil, siyasal bir mücadele idi (Braudel,1996). Fakat 1071’de Bizans’la yapılan Malazgirt Savaşı’nı Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan’ın kazanmasıyla Anadolu’nun kapılarını Türklere açılmasını ve daha sonra Türklerin İznik başkent olmak üzere Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmalarını Batılılar hazmedememiş ve 1096-1270 tarihleri arasında 8 defa Haçlı Seferi düzenlemişlerdir. Artık Doğu-Batı ilişkilerinde Hristiyanlık, Batı’nın kendisini savunma ideolojisi hâline gelmiştir.
Osmanlılar Dönemi’nde Avrupa tarafından Osmanlılara karşı düzenlenen ve bozgunla sonuçlanan I. Kosova (1389), Niğbolu (1396), Varna (1444), II. Kosova (1448) Seferleri de Haçlı Seferleri niteliğindeydi (Timur,1994).
Ayrıca 1453 yılında İstanbul’un fethedilmesi ve Bizans’ın yıkılması Batı’da büyük yankılar uyandırmış ve Türk düşmanlığı bütün Avrupa’ya yayılmıştır (Timur,1994). Batı, bu kinini hiçbir zaman yok etmemiştir.
Ayrıca 1571 yılında Kıbrıs’ın Osmanlılar tarafından ele geçirilmesine bir karşılık olan İnebahtı Deniz Savaşı (1571) ve II. Viyana Kuşatması (1683) sırasında Batılılar tarafından başka Haçlı Seferleri düzenlenmiştir (Timur,1994).
Osmanlıların Viyana içlerine kadar uzandıkları yükselme döneminde Avrupalılarda derin bir aşağılık duygusu oluşmuşken II. Viyana Kuşatması bozgunundan sonra Türkler, Batılılar için korkulu rüya olmaktan çıkmıştır. Egzotik, ilginç ve hatta gülünç bir varlık olarak görülmeye başlamıştır (Güvenç, 1994). Artık korkulan Türk yerine aşağılanan ve alay edilen Türk imajı Batılıların kafasına yerleşmeye başlamıştır.
Batı, bizimle en son Çanakkale ile İstiklal Savaşlarında silahlı çatışmaya girmiş ve en kötü koşullarda bile bizden gerekli dersleri almıştır. Cumhuriyet gerçekten bir mucizedir. Birinci Dünya Savaşı sonunda Anadolu’nun tamamı işgal edilmiş ve Osmanlı ordusu terhis edilmişti. Sivas Kongresi’ne katılanlar Amerikan mandacılığından başka bir kurtuluş yolu göremiyorlardı. Sadece Atatürk kurtuluşa inanıyordu; sonuçta ülke kurtuldu ve bağımsızlığını kazandı. Ayrıca toplu iğne bile yapamayan bu millet, çok geçmeden uçak fabrikasını bile kurdu ve çalıştırdı. Yine o dönemde Cumhuriyet tarihinde ilk ve son defa olmak üzere kalkınma hızı yaklaşık %9’lara kadar çıktı
 1973 yılında Nikos Sampson, Kıbrıs'ta darbe yaparak Makarios'u devirip Kıbrıs Adası’na Yunan bayrağını çekerek Enosis’i gerçekleştirmiştir. Bunun üzerine Türk ordusu Ada’ya müdahale yapmak zorunda kalmış ve Ada’nın kuzeyinde Türklerden, güneyinde Rumlardan oluşan iki devlet ortaya çıkmıştır. Kıbrıs Barış Harekâtı’yla Türkler, II. Viyana Bozgunu’ndan sonra ilk defa Hristiyanlardan toprak kazanmışlardır. Fakat Batı, bunu hiçbir zaman hazmedememiştir. Nitekim ABD, Yunanistan'a ve Rumlara bir yaptırımda bulunacağı yerde Türkiye'ye silah ambargosu uygulamıştır. Avrupa Birliği ise son olarak Kıbrıs Rum kesimini kendi içine alarak korumak istemiş buna karşılık Ada’nın kuzeyinde yaşayan Türklere hak, hukuk, adalet ve insanlığa sığmayacak şekilde ambargo uygulamış ve hâlâ da bunu sürdürmektedir. Oysa Türklere, referanduma evet derlerse ambargonun kaldırılacağı söylenmiş fakat Batı her zaman olduğu gibi bu sözünü de tutmamıştır.
Batı, Türk milletini silahla yenemeyeceğini anlayınca ekonomik ve psikolojik savaş taktiklerini uygulamaya başlamıştır. Örneğin 2000 ve 2001 yıllarındaki ekonomik krizler kendiliğinden oluşmamıştır. Bana göre bu, ABD ve AB’nin birlikte uyguladıkları bir çeşit operasyondur. Batı; Türkiye’ye karşı sadece ekonomik savaş değil, aynı zamanda psikolojik savaş da yapmaktadır. Bu savaş dışarıda Kıbrıs, Ermeni Sorunu, AB ile ilişkiler şeklinde içeride ise etnik ve dinsel ayrımcılık şeklinde yürütülmektedir.
Batı, ABD eyaletleri ile bazı AB ülkeleri meclislerinde Ermeni tasarısını kabul ederek Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak istemektedir. Türkiye’de ise bazı sözde bilim adamları, Ermeni soykırımı olduğunu iddia edebilmektedirler. Fransa ve İsviçre gibi sözde uygar ülkelerde “Ermeni soykırımı yapılmadı.” demek suçtur. Nitekim bunu Fransa’da söyleyen ünlü ABD’li Tarihçi Bernard Lewis para cezasına çarptırılmış, aynı şeyi İsviçre’de söyleyen Eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu hakkında dava açılmış ve tutuklama emri çıkarılmıştır. Bütün bunlar, Avrupa devletlerinin kendilerini hâlâ Orta Çağ engizisyon zihniyetinden kurtaramadıklarının bir kanıtı olmalıdır.
2005 yılı Mayıs’ında Boğaziçi, Bilgi ve Sabancı Üniversitelerinin iş birliği ile Boğaziçi Üniversitesinde bazı bilim adamı ve aydınlar tarafından Ermeni tezlerini desteklemek amacıyla bir toplantı yapılacağı kitle iletişim araçlarında yer almıştır. Melih Âşık, 27 Mayıs 2005 tarihli Milliyet’teki köşesinde toplantının kamuoyuna ve Türk tezlerine kapalı olduğunu yazmıştır. Toplantıya katılacakların siyasal görüşlerine baktığımızda bunların eski solcu, dinci ve liberallerden oluştuğunu görüyoruz. Ermenistan’ın herhangi bir üniversitesinde Türk tezlerini savunan ve Ermeni tezlerine yer vermeyen bir toplantı yapılması şöyle dursun, bunun hayal dahi edilmesi mümkün değildir. Çünkü bırakın Ermenistan’ı, Batı’nın sözde en uygar sayılan Fransa ve İsviçre gibi ülkelerinde bile Türk tezlerini savunmak, para veya hapis cezası ile karşılığını bulmaktadır.
Batı ve onun Türkiye’deki sözcüleri sık sık Türkiye’de düşünce özgürlüğünün olmadığını dile getiriyorlar. Oysa bugün Türkiye’de; bırakın düşünce özgürlüğünü, yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi dünyanın hiçbir ülkesinde bulunmayan ülkeye ihanet etme özgürlüğü bile vardır.
Ermeni soykırımı iddiasıyla yapılmak istenen bizi atalarımızdan, geçmişimizden ve dolayısıyla kendimizden utandırmak ve kısacası teslim almaktır. Oysa Batılıların kendileri dışındaki toplumlara uyguladıkları soykırımın haddi hesabı yoktur. Konu ile ilgili ciltlerce kitap yazılabilir. Tasavvufta “İnsan, insanın aynasıdır.” diye bir söz vardır. Batılılar bize bakarak kendi çirkin yüzlerini görmekte ve kendi caniliklerini ve vicdan azaplarını bize yansıtarak rahatlamak istemektedirler. Bize karşı bitmez tükenmez bir kin ve hırs içindedirler. Oysa kutsal kitapları olan İncil’de sadece komşuları değil, düşmanlarını bile sevmeleri emredilmektedir. Birazcık kitaplarının emrine uysalar, hem kendileri hem de bütün dünya daha rahat ve daha huzur içinde yaşar.
Türklerin tarihinde utanılacak bir durum yoktur. Atalarımız sadece doğası gereği savaşta çatışma sırasında asker öldürmüşler fakat savaşın dışında insan öldürmemişlerdir. Batı’nın ise bu konudaki sicili bozuktur. ABD, Kızılderililere soykırım uygulayarak milyonlarca Kızılderili’yi katletmiştir. İspanya’da Endülüs Emevi Devleti yıkıldıktan sonra burada Müslüman ve Yahudiler soykırıma tabi tutulmuştur. Haçlı ordusu, Haçlı Seferleri sırasında Kudüs’te Müslüman ve Yahudileri öldürmüştür. Fransa Cezayir’de Müslümanları soykırıma tabi tutmuştur. İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra işgal ettiği Irak’ta soykırım yapmıştır. Yakın bir geçmişte Irak’ta ABD ve İngiltere’nin neler yaptığını bütün dünya bilmektedir.
Türk toplumu olarak gelişmiş ülkelerinden birisi olmak istiyorsak tarihimizi çarpıtmadan doğru öğretmek ve gençlere Türk tarihinden modeller sunmak zorundayız. Çünkü tarihini ve geçmişini inkâr ederek büyük olmuş bir millet gösterilemez. Bana göre Türk tarihinin model kişileri, Metehan, Bilge Kağan, Attila, Alpaslan, Osman Bey,  Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman ve Mustafa Kemal Atatürk vs.dir.
 


[1] Bu yazı, Türk Felsefe Derneğinin Ankara’da 2005 yılında düzenlediği “Küreselleşme Karşısında Değerlerimiz Sempozyumu”nda bildiri olarak sunulmuştur.