OSMANLIDAN CUMHURİYET’E HAKKÂRİ İSYANLARI (1843-1933)

17 Ekim 2015 16:22
Okunma
5382
OSMANLIDAN CUMHURİYETE HAKKÂRİ İSYANLARI (1843-1933)


Yrd. Doç. Dr. Nevin YAZICI
 
M.Ö. 7000'den bu yana sürekli bir yerleşim yeri olan Hakkâri adının, F.Kırzıoğlu Saka Türklerinin bir kolu olan Akar/Hakar Aşireti’nden geldiğini ileri sürmektedir.[1]
Tarihsel süreçte Hakkâri bölgesi, Urartuların, Kimmerlerin, Asurluların, Medlerin, Perslerin, Makedonların, Partların, Sasanilerin, etkinlik alanı içerisine girmiş, Bizans sonrası Arap, Selçuklu, İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevi akınlarına sahne olmuştur. Osmanlı Devleti ile Safeviler arasında hâkimiyet kavgasının verildiği bir yer olan Hakkâri ve çevresi iki devlet arasında birkaç kez el değiştirmişse de 1548 yılında Van ile birlikte kesin olarak Osmanlı topraklarına katılmıştır. [2]
 

Osmanlı Dönemi Hakkâri İsyanları Osmanlı döneminde Hakkâri bölgesinde tıpkı Güneydoğu Anadolu ve Irak coğrafyasında olduğu gibi Mirî toprak düzenine geçilmemiş, aşiret yaşamının kendi özerk yapısı içinde devam etmesine izin verilmiştir.[3] Ancak, 18. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde merkezî otoritenin zayıflamasıyla beraber ortaya çıkan iktidar boşluğunu, birtakım aşiretler, aileler ve mahallî güçler doldurmaya başlamıştır. Bu durumu kontrol altına almak ve modern merkezi örgütlenmeyi gerçekleştirmek üzere, 19. yüzyılın başında Osmanlı Devleti’nin yürürlüğe koyduğu politikalar, feodal dirençlerle karşılaşmıştır. [4]
19.yüzyılda Hakkâri yöresi, Osmanlı Devleti'nin merkezi otoritesinin tam anlamıyla kurulamadığı Doğu Anadolu bölgelerinden biriydi. Bunda yörenin coğrafi ve sosyal yapısının büyük payı vardı. Üstelik buralara asker sevkiyatı da oldukça sıkıntılıydı. Dolayısıyla bölge ile merkezi otorite arasında sağlam bir irtibat kurulamamıştı. Bu yüzden devlet, buradaki bazı aşiretlerin itaatsizliği veya isyanı halinde bölgeyle ilgilenmeye çalışmış, diğer zamanlarda ise bölge halkını serbest bırakmıştır.
 

a)  Cizre-Botan Emiri Bedirhan Bey’in I.ve II. Nasturi Harekâtı (1843, 1847) Nasturilik, 5.yüzyılda, Hıristiyan dünyasında yaşanılan görüş ayrılıkları sonucu ortaya çıkmış bir Hıristiyan mezhebidir. Nasturiler başlangıçta Hz.İsa’da beşeri ve ilahi iki ayrı tabiatın varlığını ileri sürdükleri için aforoz edilmişlerdir. Bununla birlikte daha sonra Nastorius’un görüşünden saparak İsa’daki Lâhût (Ulûhiyet) ve Nâsût’un (İnsaniyet) karışık olduğu fikrini savunmuşlardır.[5]
İlkçağdan itibaren Nasturiler, İran’ın Kuzeybatısı, Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak bölgelerinde yaşamışlardır. Yaşadıkları coğrafyadan ötürü tarih boyunca Bizans-Sasani, Osmanlı-İran gibi Ortadoğu’daki egemen güçlerin sınır bölgelerini oluşturmuşlardır.[6]
15. yüzyılda, Türk yönetimine giren Nasturiler, Van Gölü’nün güneyi, Hakkâri ve Musul çevresinde yaşamışlardır. 19. yüzyılda,  Batılı devletlerin, özellikle İngilizlerin, misyoner faaliyetlerinin etkisiyle, Nasturiler, Keldaniler ve Süryaniler ile beraber eski Asurluların torunları oldukları tezini kabul etmişler ve Osmanlı Yönetimi’ne karşı, önce Rusya, sonra İngiltere ile ittifak halinde ayaklanmışlardır.[7]
Önemli kısmı Hakkâri kökenli olan Nasturilerin yaşam tarzları, Kürtlerin yaşam tarzına çok benzemektedir.[8] Aşiret teşkilatı ve hayat tarzlarının benzerliği nedeniyle bazı yazarlar Nasturilere “Hıristiyan Kürtler” adını vermişlerdi.[9] İki toplum arasında evlilik yoluyla kurulan yakın akrabalık ve aşiretler arasında iyi ilişkiler, Tanzimat reformlarının Hakkâri’de uygulanması ve Batılı misyonerlerin bölgeye gelmesi ile birlikte sıkıntılı bir döneme girmiştir.[10]
Hakkâri ve Botan arasında yerleşik olan Nasturiler, patrikleri “Marşemun” nezaretinde Hakkâri Kürt Emirliği’nin himayesinde yaşamaktaydılar.[11]
Hakkâri bölgesinde yoğun olarak, Çölemerik, Gevar, Margaver ve Tiyari’de yerleşik olan Nasturiler, irili ufaklı dokuz aşiretten oluşmaktaydılar. Bu aşiretler şöyledir; Çölemerik, Tiyar, (aşağı-yukarı) Walto/Valto, Tuhup/Tuhuba, Tal, Diz/Dez, Baz ve Jilu/Gilo.[12]  Hakkari bölgesindeki Nasturi nüfusu, 1842-1844 tarihleri arasında bölgede görev yapmış İngiliz Misyoner George Percy Badger tarafından 41.132 olarak ifade edilmektedir.[13]
Nasturilerin en büyük aşireti olan Tiyariler, özellikle Tanzimat sonrasında Hristiyan Avrupa ve Amerika’nın yakınlığını fırsat bilerek bölgedeki Kürt beylerine ve hükümete vergi vermekten kaçınmaktaydılar.[14] Nasturilerin tâbi olduğu Hakkâri Emiri Nurullah Bey, Tiyarilerin çıkardığı son olayla baş etmekte zorlanınca, Bedirhan Bey’den destek istemiştir. Bunun üzerine Bedirhan Bey de Erzurum Müşiri Halil Kâmil Paşa’ya bir mektup yazarak meselenin çözümü için yardım istemiştir. Vali Halil Kâmil Paşa ise verdiği cevapta, İran ile sınır meselesinin müzakere edildiği bir ortamda bölgede yeni problemlerin çıkarılmasının uygun olmayacağını belirterek, İran ile meselenin çözülmesinden sonra durumun Sadaret’e bildirileceğini ifade etmiştir. [15]
Bölgede kendi etkinliğini ve nüfuzunu artıracak politikalar izlemeye başlayan[16] Cizre-Botan Emiri Bedirhan Bey,  kendi başına hareket ederek, devletten habersiz Tiyari bölgesindeki Nasturiler üzerine harekât için 10 bin kişilik silahlı birlik oluşturarak saldırıya geçmiştir.[17]
Bedirhan Bey tarafından yapılan harekâtta pek çok Nasturi katledilmiş, kaçabilenlerin bir kısmı Musul’a, bir kısmı da İran’da Urumiye’ye sığınmıştır.[18] Musul Valisi Mehmet Paşa’nın ordusunun başında bölgeye gönderilmesi, sayıları azalmış olan Nasturilerin tamamen yok olmasını önlemiştir. Bedirhan Bey tarafından gerçekleştirilen bu harekâtın sonunda, gerek Nasturi toplumu ve gerekse Müslüman unsurların tamamı, Hakkâri Emiri Nurullah Bey’e itaat ettirilmiştir. [19]
Bedirhan Bey’in 1843 Nasturi harekâtı, Bâbıâli tarafından yersiz ve zamansız bir harekât olarak değerlendirilmiş ve bu durum aynı zamanda hükümet nezdinde Bedirhan Bey’in bölgede kendi sınırlarını ve nüfuzunu genişletme politikası hakkında var olan şüpheleri derinleştirmiştir.[20]
Bedirhan Bey ile Nasturiler arasındaki gerginlik, Tuhuba ve Tiyari Aşireti mensuplarının, 1845 yılında Musul Eyaleti sınırları içerisinde bulunan Pervari-i Bâlâ Aşireti’nden 8-10 kişiyi öldürmesiyle yeniden tırmanmıştır.
Bunun üzerine hem Nurullah Bey, hem de Bedirhan Bey tarafından bu tür saldırılardan vazgeçmeleri ve Müslüman halktan zorla gasp edilen malların geri verilmesi için mektup yazılmışsa da cevap alınamamıştır. Nurullah Bey, tek başına Tuhuba Aşireti ile mücadele edecek güçte olmadığı için müttefiki olan Bedirhan Bey’den yardım istemiştir. Bedirhan Bey, 1846 Eylülü’nde 10 binden fazla silahlı adamıyla harekete geçmiştir. Bedirhan Bey’in Nasturilere karşı gerçekleştirdiği harekâtı sonrasında Tuhuba, Çal, Sıvancı ve Çopi kazaları birer savaş meydanı haline gelmiştir. Bedirhan Bey geri çekildikten sonra, Tuhuba halkından sağ kalanların bir kısmı yerleşim yerlerine geri dönmüş, bir kısmı İran’a sığınmıştır. Sonuçları bakımından 1846 harekâtının kayıpları, 1843 yılındakileri geçmiştir. Nasturi halkının kadın erkek ve çocuklardan oluşan toplam kaybı ise 20.000’dir. [21]
Bedirhan Bey’in başına buyruk hareketleri, Osmanlı Devleti’ni iç ve dış politikada güç duruma düşürmüştür. Bâbıâli, her türlü uyarı ve nasihate rağmen 1846’da gerçekleştirdiği ikinci Nasturi harekâtı sonrasında Bedirhan Bey’i tasfiye etmek üzere çalışmalar başlatmıştır.[22]
 

b)   Yezdan Şer/Şir İsyanı(1853) Bedirhan Bey’in isyanının bastırılmasında devlet güçlerine yaptığı yardımlar karşılığında Hakkâri Beyliği ile ödüllendirilen Bedirhan Bey’in yeğeni Yezdan Şer, 1850’de devlete yönelik isyan etme emelinde bulunduğu anlaşıldığından görevinden alınmıştır. Bu olaydan sonra Hakkâri ve çevresindeki önemli şehirlere güvenliği sağlamak için askeri garnizonlar kurulmuştur. Bölgede askeri garnizonların kurulması daha önce kendi içişlerinde özerk yaşayan Nasturilerin hoşuna gitmemiş, onların eski konumlarını kaybetme korkularını tetiklemiştir. Bu nedenle Nasturiler, Yezdan Şer’in idaresinin daha kolay ve onlar için daha iyi olduğunu düşünerek, Yezdan Şer’in Osmanlı Devleti’ne karşı faaliyetlerini desteklemeye başlamışlardır. Nasturi desteği, Yezdan Şer’in Osmanlı Devleti’nce yakalanmasından Kırım Savaşı’nın bitimine kadar devam etmiştir.[23] 1853 yılında Osmanlı-Rusya arasında başlayan Kırım Savaşı devam ederken, Yezdan Şer, 1855’te, Osmanlı Devleti’ne karşı isyan etmiştir. Musul, Siirt ve Hakkâri gibi yerleri ele geçirerek Bağdat yakınlarından, Van Gölü’ne ve Diyarbakır’a kadar geniş bir bölgeyi nüfuzu altına alan Yezdan Şer, Rus Ordusu çekildikten sonra, umduğu İngiliz desteğini sağlayamayınca çökmüştür.[24]
Yezdan Şer isyanı sonrasında, bir süre için Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Kuzey Irak bölgesinde ufak çaplı hareketler dışında herhangi bir olay olmamıştır.
 

c)   Şeyh Ubeydullah İsyanı(1880-1882) Yezdan Şer ayaklanmasının bastırılmasından sonra, idareci olarak gönderilen İsmail Hakkı Paşa,  bölgede sükûneti ve asayişi sağlayacak tedbirlerle sağlamıştır.
İsyanların bastırılması ile Kürt beyliklerinin imtiyazlarına son verilmiş, İstanbul, bölgede idari değişiklikler yapmıştır. Bir yandan beylerin ve emirlerin otoritelerini kırılması, diğer yandan devlet otoritesinin insanların sosyal yaşamını da kavrayıcı bir şekilde gelişmemesi, yeni bir otoriteyi ortaya çıkarmıştır. Bu otorite, şeyhlerin(şeyh, seyyid, dede, molla)  otoritesi olmuştur.
Hakkâri’deki Nehri ailesine mensup Nakşibendî Şeyhi Ubeydullah, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sonrasında, Hakkâri ve çevresinde etkinliğini artırmış, İngiliz silahlarıyla donanmış büyük bir kuvvetle ve güçlü bir İngiliz desteğiyle, İran’daki Kürtlerin maruz kaldıkları girişimleri bahane ederek, 20 bin isyancıyla, İran’a girmiş ve birçok Azeri Türk’ünün de katledildiği saldırıyı gerçekleştirmiştir.[25] Şeyh Ubeydullah’ın İran seferine, Nasturiler-den de 300 kişi katılmıştır.[26]
Bu saldırı, çekilen İngiliz desteğinin ardından, 1881 yılında, Şeyh’in Osmanlı tarafından tutuklanmasıyla son bulmuştur.[27]
 Şeyh Ubeydullah’ın oğullarından Seyit Abdülkadir, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti ile daha sonra kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti’nde başkanlık yapmıştır. Seyit Sıddık ise, Şemdinan’da kalmış ve bu ailenin bölgedeki etkinliğini devam ettirmiştir.
Nasturiler, II. Abdülhamid döneminde de yaşadıkları Hakkâri ve çevre coğrafyalarda, Kürt aşiretleri ile silahlı çatışmalara girmişlerdir.
 

Cumhuriyet Dönemi Hakkâri İsyanları 1924-1930 yılları arasında, Hakkâri’de dört isyan meydana gelmiştir. 1923’te imzalanan Türkiye’nin sınırlarını belirleyen Lozan Antlaşması ve 1926’da imzalanan Türkiye-Irak sınırını çizen Ankara Anlaşması sonrasında meydana gelen bu isyanları tetikleyen temel sebepler arasında; Hakkâri’ye (Musul’la bağlantılı) yönelik toprak talepleri, yönetsel özerklik girişimleri, feodal nitelikli ve geleneksel yapının merkezi otoriteye karşı direnç hareketleri ve siyasi Kürt söylemini içeren kalkışmaları sayabiliriz. Ayrıca coğrafyanın zorluğu, devlet denetiminin sağlanamaması ve dış desteklerin varlığı, bu isyanların gelişmesinde etkili olmuştur.

a)   Hakkâri ve Musul Vilayeti’nde Nasturi İsyanı (1924) Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte, 400 bin Nasturi, İran’a geçerek, Hoy, Selmas ve Urmiye bölgesine yerleşmiş, Türk Ordusu’na karşı Rus Ordusu ile işbirliği yapmışlardır.[28] 15 Nisan 1915’te, Van’da Ermeni isyanının başladığı günlerde, Nasturiler de Çölemerik’te isyan başlatmışlardır.[29]
1917’de gerçekleşen Rus İhtilali sonrasında, Rus Ordusu’nun, İran’ı boşaltarak Kafkasya ve Rusya’ya çekilmesi üzerine, hamisiz kalan Nasturiler, Irak’a geçerek,  İngiliz Ordusu’na sığınmış ve İngiliz Ordusu’nun Irak’taki jandarmalığına talip olmuşlardır.
İngiliz Ordusu, bir yandan silahlandırdığı ve örgütlediği Nasturileri Irak’taki milis gücü olarak kullanırken, öte yandan, Musul Vilayeti sınırları içinde İngiltere’nin askeri üssü olarak kullanabileceği bir “Nasturistan” kurmayı planlamıştır.[30] Buna göre,  37.–38. paraleller arasında, Botan Çayı’nın güneyini ve doğusunu kapsayan, Hakkâri’yi de içine alan bölge, Nasturi yurdu olarak tanımlanmış ve bu bölgede Hıristiyan unsurlardan oluşan bir tampon devlet kurulması hedeflenmiştir.[31] Ancak, aralarında birlik ve beraberlik duygusu olmayan Hıristiyan unsurların ekonomik maliyeti, İngiltere’nin politikasını değiştirmesine neden olmuş; kurtulmak istediği bu unsurları, 1918–1922 yılları arasında “yerleştirme” ve “hayatlarını kurtarma” politikası çerçevesinde, 20–25 bin kadarını Musul Vilayeti’nin kuzeyine ve Hakkâri’ye yerleştirmiştir. İngiltere, Musul meselesini kendi lehine çözümleyene kadar Nasturileri, Türkiye’ye karşı paralı asker olarak kullanmıştır.[32] Ancak, gerek Irak’ın iç dengeleri gerek İngiliz Ordusu’nun Irak’ta uzun süre kalamayacak olması, bu projenin gerçekleşmesine izin vermemiştir.[33]
Lozan Konferansı sürecinde, Nasturiler, Türk Hükümeti’ne, Hakkâri’ye bağlı bir yerleşim bölgesinin kendilerine verilmesi karşılığında, Türkiye’nin Musul’daki hâkimiyet hakkına hizmet etmek üzere; Musul’daki silahlı Nasturi birliklerinin Türk makamlarının emrine girmeye hazır olduklarını iletmişlerdir. Bu görüşme, İngiltere’yi rahatsız etmiştir. Bunun üzerine İngiltere, Nasturileri Türkiye’ye karşı kullanmak üzere yeni girişimlerde bulunmuştur.[34]
Başlangıçta, Musul’un İngiliz denetimde kalmasında ve Türkiye’ye karşı savunulmasında görev alan Nasturiler, Musul’un kaderini belirleyecek diplomatik süreçte de önemli bir sorun haline gelmişlerdir. Nasturilerin, İngiltere tarafından istismarı çok boyutlu olmuştur. Lozan Antlaşması dışında kalan Musul meselesini görüşmek için düzenlenen Haliç Konferansı’nda, İngiltere, Musul Vilayeti üzerindeki taleplerinin yanı sıra, Nasturilere yurt olarak verilmesi için Hakkâri Vilayetine ait 3.500 km² alanın Irak’a bırakılmasını istemiştir.[35] Türkiye, bu isteği, Nasturilerin nüfus olarak azınlıkta olduğu ve bölgede meydana getirdikleri silahlı ayaklanmaları, gerekçe göstererek reddetmiştir.
İngiltere, Musul meselesinin Milletler Cemiyeti’ne taşınması üzerine, tekrar Nasturileri devreye sokmuştur. Bu çerçevede, Hakkâri’deki Nasturiler, Irak’taki İngiliz güçleri tarafından silahlandırılmış ve Ankara’ya karşı kışkırtılmıştır. Hakkâri’deki Nasturilerin, Musul Vilayeti’ndeki İngiliz yanlısı Nasturiler ile yoğun ilişki içinde olduğunu tespit eden Ankara, isyana karşı hazırlık yapmaya başlamıştır.[36]
Bu aşamada, Londra’nın, Milletler Cemiyeti’ne Musul Vilayeti ile ilgili başvurusundan bir gün sonra, Gülyano Aşiret reisine bağlı, Nuhup kabilesinden 200 kadar Nasturi, Çölemerik’ten Çal’a (Çukurca) giden Hakkâri Valisi Halil Rıfat Bey ve refakatindeki, Hakkâri Jandarma İl Komutanı Binbaşı Hüseyin Bey, 1 teğmen, 9 piyade, 6 jandarma eri ve 8 sivilden oluşan heyete saldırmıştır. [37] Hakkâri Valisi esir alınmış, jandarma komutanı ve 3 jandarma eri şehit düşmüş, 5 jandarma eri yaralanmıştır. Daha sonra serbest bırakılan Vali, tutsak kaldığı süre boyunca üzerlerinden İngiliz uçaklarının uçuş yaptığını ve üniformalı İngiliz askerlerinin bölgede bulunduğuna tanık olduğunu ve bu nedenle isyanın, İngiltere tarafından desteklendiğini ifade etmiştir. [38]
Bu gelişmeler üzerine Türkiye, uzun bir süreden beri bölgede huzursuzluk çıkaran Nasturilere karşı yapmayı düşündüğü operasyon kararını yürürlüğe koymuştur. Genelkurmay Başkanlığı, 14 Ağustos’ta, isyanın bastırılmasında 7. Kolordu Komutanlığı’nı yetkilendirmiştir.[39] Harekâtın hızla yapılması, statüko sınırına tecavüz edilmemesi, bölge aşiretlerinden özellikle de Simko Ağa’dan yararlanılması kararlaştırılmıştır.[40]
7.Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa komutanlığında 11 Eylül 1924’te başlayan operasyon ile Türk birlikleri Zaho’nun kuzeyine kadar,  bölgede neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmadan ilerlemiştir. 14 Eylül sabahı, Hakkâri-Musul Vilayeti arasındaki sınırı geçen bir Türk suvari grubu, Zaho’dan kalkan 3 İngiliz uçağı tarafından 3 saat bombalanmış, Türk birliği 3 şehit, 12 yaralı vermiştir. Bu saldırı üzerine, Türk birlikleri kuzeye çekilmiştir.[41] Bu sırada İngilizlerin Nasturileri kullanarak Türk topraklarına tecavüz etmeleri üzerine, Türkiye, Lozan Antlaşması’nın ihlal edildiği gerekçesiyle, 17 Eylül 1924’te, Milletler Cemiyeti’ne bir nota vermiştir.[42] 19 Eylül’de, 3 İngiliz uçağı, Bisbin’den Şiramis’e giden 62. Alayın 2. Taburuna saldırmış ve 500’e yakın bomba atmıştır. 1 üsteğmen ve 6 er şehit olmuştur.[43]
7. Kolordu birliklerinin uğradığı bu saldırılar üzerine, Genelkurmay Başkanlığı, hava saldırılarının İngiliz karakollarının bulunduğu Birsivi, Balona, Çakallo’nun kuzeyinde olması durumunda, 7. Kolordu’ya, Zaho ve İmadiye bölgesine girme emri vermiştir. Ancak, 21 Eylül’de, İngiliz uçakları bir deve kafilesine, Şiranis’in güneyinde saldırmıştır. Bunun üzerine, 7. Kolordu Komutanı, Genelkurmay Başkanlığı‘na kolordunun uçaklara karşı savunma silahının bulunmadığından ve Türk ikmal yollarının Şiranis’ten geçtiğinden bahisle, sona yaklaşan Harekâtın ikmal hatlarını güvenceye almak için uçakların kalkış yeri olan Zaho’daki İngiliz havaalanını vurmayı önermiştir.[44] Genelkurmay Başkanlığı, Zaho’daki havaalanı tahrip edilse bile İngiliz uçaklarının daha güneydeki bir hattan gelerek, Çölemerik, Şırnak ve Cizre üzerinde bir saat uçuş ve bombalama yapabileceklerini ileri sürmüştür. Bundan dolayı, 7. Kolordu’ya, Şiranis-Bagoga hattındaki harekâtların gece yapılması emri verilmiştir.  Ankara ise, İngiliz hava saldırılarının devam etmesi durumunda Zaho ve İmadiye’nin işgal edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Ancak, bu işgal de, İngiliz uçaklarının saldırısını engellemeyecektir. Bu durumda, İngiliz uçaklarının, güneydeki ilk çıkış noktalarına doğru ilerlemeyi gerektiren bir askeri harekât için, bu ihtimali gözönünde tutan, yeni hazırlıkların yapılması gerektiği Genelkurmay Başkanlığı tarafından ifade edilmiştir.[45]
Genelkurmay Başkanlığı, Başbakanlığa yazdığı bir raporda, İngiliz hava saldırılarından dolayı, menzil hattının, saldırılardan sakınmak için kuzeye alınması durumunda, yaklaşan kış koşullarında, birliklerin, sınır bölgesinden kuzeye alınması gerekeceğini belirtmiştir. Genelkurmay Başkanlığı, bu çekilmenin, ordunun ve bölge halkının maneviyetı üzerinde çok kötü etki yapacağını düşünmektedir. Öte yandan, İngiliz hava taaruzlarında 14 şehit ve 14’ü ağır olmak üzere 43 yaralı veren ordu, İngilizlerin saldırılara devam etmesi durumunda önce Londra’ya saldırıları durdurmak üzere 24 saatlik süre verilmesini, sonra Zaho ve İmadiye’nin Türk birlikleri tarafından işgal edilmesini önermiştir. Genelkurmay Başkanlığı, İngilizlerin, Mısır, Sudan, Hicaz ve Irak’taki zor durumlarından dolayı bu Türk saldırısına tepki vermeyeceğini düşünmektedir. Ancak, Genelkurmay Başkanlığı‘na göre, İngilizlerin tepki göstermesi durumunda, Türk Ordusu, kapsamlı bir harekât ile bütün Musul Vilayeti‘ni İngiliz birliklerinden temizlemelidir.[46]
Genelkurmay Başkanlığı, seferberliğe hazırlık olmak üzere 7. ve 5. Tümenlere, halen 7. Kolordu emrinde bulunan 1. ve 14. Suvari, 2. ve 17. Piyade Tümenleri ile 28., 36., ve 9. Kolordu’dan gönderilmek üzere hazırlanan 34. Piyade alaylarının seferberlikleri için gerekli silah, cephane, elbise vs. yerlerine sevk edilmesini Milli Savunma Bakanlığı‘ndan istemiştir.[47]
Nasturilerin sığındığı mağaraları kuşatan ve teslim olmalarını ihtar eden Çölemerik grubu, Nasturilerin teslim olmamaları üzerine mağaralara ateş açmıştır. 24 Eylül’de, Valto Dağı, Nasturilerden tamamen temizlenmiş, kurtulanlar ise, İmadiye’ye kaçmışlardır. 27 Eylül’de, Bido’da bulunan 14. Süvari Alayı, İmadiye’den gelen 500 kişilik bir Nasturi grubunun taarruzuna uğramış, alay geri çekilmiş, Nasturiler, Bido’yu yağma edip köyü yakmışlardır.[48]
Asi Nasturilerin bir miktar esir vererek geri çekilmeleri üzerine tedip harekâtına son verileceği sırada, Genelkurmay Başkanlığı, 7. Kolordu ve 3. Ordu Müfettişliği’ne verdiği emirle, kazanılan başarının, Çal bölgesinin işgali hakkında verilen ilk hedefe kadar genişletilmesini istemiştir. Genelkurmay Başkanlığı 2 Ekim’de verdiği emirde ise, Zap’ın doğusunda kimse kalmadığını ve tedip harekâtının fiilen sona erdiğini bildirmiştir. Harekâtın sevk ve sorumluluğu verilen 3. Ordu Müfettişi,  2 Ekim’de Diyarbakır’a gelmiş ve 3 Ekim’den itibaren emir ve komutayı fiilen eline almıştır. 3.Ordu Müfettişliği’nin düşman hakkında verdiği bilgiye göre; sayıları 5000 kadar olan Nasturiler, İmadiye istikametine kaçmışlar ve bu bölgedeki sarp dağlara sığınmışlardır.
Genelkurmay Başkanlığı, 3. Ordu Müfettişliği’ne verdiği emirde; İngilizlerin, 11 Ekim’de bir nota vererek, Hazil ve Habur sularının birleştiği noktadan itibaren Hezil Suyu’nun doğusundan, Merinar Dağı’nın kuzeyinden, Beytüşşebap, Çölemerik ve Şemdinan’ın güneyinden geçen hattın, güneyinde kalan Türk kıtalarının geri çekilmesini istediklerini, eğer çekilmezlerse, bu tarihten itibaren harekâtta serbest olduklarını Türkiye’ye bildirdikleri söylenmiştir. Türk Hükümeti, bu notayı şiddetle protesto etmesine rağmen, İngiltere’nin taarruz edebileceği hesaba katılarak, gerekli tedbirlerin alınması emredilmiştir. Ankara’da karşılıklı nota teatileri suretiyle devam eden siyasi faaliyetler sonunda, meselenin Milletler Cemiyeti’nde halli yolunda mutabık kalınmıştır. Bu arada, TBMM toplanarak gereken kararı vermiş olduğu için, Genelkurmay Başkanlığı, 19 Ekim 1924’te geçici olarak kurulan tertibatın kaldırılmasını 3. Ordu Müfettişliği’ne bildirmiştir. Siyasi halin şimdilik belirsiz olduğunu kabul eden Genelkurmay Başkanlığı, Musul meselesinin kesin surette halline kadar, 3. Ordu Müfettişliği’nin Diyarbakır’da kalmasını uygun görmüştür.[49]
Bu isyan sürecinde İngiltere’yi en çok rahatsız eden husus, isyanın, Türkiye tarafından hızlı bir şeklide bastırılmış olmasıdır. Irak’taki İngiliz yetkililerinin gözünden kaçan husus, geçmişte Arap ve Kürtlere karşı başarılı olan Nasturilerin düzenli ordu birlikleri karşısında aynı başarıyı gösteremeyecek olmalarıydı. Küçük çaplı ayaklanmaları bastırmakla, düzenli ve planlı ordularla mücadele etmenin aynı olmayacağı bir gerçekti. İngiltere’nin bu tutumu, Nasturilerin gözden çıkarıldığını göstermekteydi.[50]
Musul Vilayeti topraklarında Türk-İngiliz birlikleri arasında meydana gelen çatışmalar üzerine, Türkiye’nin başvurusu ile Milletler Cemiyeti Türkiye ile Irak arasında geçici bir sınır belirlemiş ve tarafları, belirlenen “Bürüksel Hattı”na uymaya davet etmiştir. Milletler Cemiyeti Musul Araştırma Komisyonu’nun 16 Temmuz 1925’te Milletler Cemiyeti’ne sunduğu raporda, Asurîlerin, Osmanlı idaresinde sahip oldukları geniş haklara rağmen, kışkırtmalar neticesinde çıkardıkları isyanlar nedeniyle Türkiye’den ayrılma talepleri haklı bulunmamıştır. Çözüm olarak eski ayrıcalıklarına sahip olarak Türkiye’deki yurtlarına geri dönmeleri öne sürülmüş, Hakkâri Vilayeti üzerinde Türk hâkimiyeti tartışmasız kabul görmüş ve İngiltere’nin karşı söylemleri haksız bulunmuştur. [51]
Nasturilerin Türk topraklarına saldırılarının devam etmesi üzerine, Türk Hükümeti, sınır ihlallerini Miletler Cemiyeti nezdinde protesto etmiştir. İngiltere, Türkiye’nin sınır bölgesinde Hıristiyanları sistematik biçimde temizlediği görüşünü öne sürerek, protestoya karşılık vermiş ve bölgede inceleme yapılmasını istemiştir.  Milletler Cemiyeti tarafından görevlendirilen Komisyon’un, 16 Kasım 1925 tarihli raporunda; Türkiye’nin Asurîlere “Hıristiyan tehciri” uygulaması yaptığı ve bunun, 1915’te “Ermenilere uygulanan vahşet ve gaddarlığa” benzediği belirtilmekte, ayrıca, Kürtlere, Hıristiyanları öldürmesi için baskı yapıldığı ifade edilmektedir. Türkiye, “düzmece” bir raporun dikkate alınmasını şaşkınlıkla karşılarken sert açıklamalarda bulunmuştur.[52]
16 Mart 1926 tarihinde, Nusaybin, Cizre ve Midyat merkez olmak üzere, Yezidiler tarafından desteklenen Süryaniler de bir ayaklanma çıkarmıştır. Türk Hükümeti, isyanı kısa sürede bastırmış ve yaklaşık 750 bin Hıristiyan unsur Irak’tan sığınma talep etmiş ve isyanın elebaşları da dâhil olmak üzere Irak Hükümeti tarafından kabul edilmişlerdir.[53]
 

b)  Şemdinli İsyanı(25 Haziran 1925/ Haziran 1926) Şeyh Sait isyanının sanıklarından olan Seyit Abdülkadir’in idam edilmesinin ardından, oğlu Abdullah babasının intikamını almak amacıyla, kaçak durumda olan İhsan Nuri ve Seyit Taha’nın katılımı ile gizli bir örgüt kurmuştur. Bu örgüt, Hakkâri’nin Nevşar bölgesinde, Şemdinli, Çal-Çukurca, Beytüşşebab ve Oramar çevresinde faaliyet göstermiştir.[54] 25 Haziran 1925’te, 6. Hudut Taburu’nun 6 subayı, örgüt mensuplarınca köye misafir olarak davet edilmiş ve subaylar yemek sofrasında Abdullah’ın adamları tarafından şehit edilmiştir. Örgüt, Haziran1926’da, İhsan Nuri, Seyit Abdullah ve Seyit Müslim’in öncülüğünde ve beraberinde 600 kişilik Gerdi Aşireti’ne mensup kişilerle, Şemdinli’ye ikinci kez saldırmıştır. Yüksekova’dan Casim ve Dostkili Tahir idaresinde 150 kişilik sivil grubun, güvenlik kuvvetlerine katılımı ile bir harekât düzenlenmiş ve kısa sürede eylemciler etkisiz hâle getirilmiştir.
 

c)  Hakkâri İsyanı(6 Ekim 1926-Mart 1927) Şeyh Sait isyanının ardından zorunlu ikamete tâbi tutulmak istenen Van’da Nordüzlü, Şerefhan, Mamhuran, Gevdan, Beytüşşebap’ta Jirki ve Goyan, Çölemerik’te Artuşi/Ertuşi aşiretleri, kararın uygulanmasını engellemek için isyan çıkarmışlardır. 6 Ekim 1926’da Hakkâri merkez ilçesi Çölemerik ve Beytüşşebap ile Van’ın Nordüz bölgesinde yasadışı eylemler başlatılmış; devlet daireleri yağmalanmış, karakollara baskınlar düzenlenmiştir. Şubat 1927’de eylem alanının genişlemesi üzerine bölgeye takviye güvenlik kuvvetleri gönderilerek, kapsamlı bir harekât düzenlenmiş; eylemcilerin bir kısmı ele geçirilmiş, bir kısmı da İran ve Irak’a kaçmıştır.[55]
 

d)  Oramar/Dağlıca İsyanı ve Barzani (16 Temmuz-10 Ekim 1930) Oramar İsyanı,  Ağrı isyanlarıyla bağlantılı olarak, Hoybun Örgütü tarafından desteklenmiştir. Bu isyanın en önemli özelliği, Irak’taki siyasi Kürt faaliyetinin bölgeye uzanmasını bütün çıplaklığıyla ortaya koymuş olmasıdır. Oramar İsyanı, Ağrı isyanlarının örgütleyicisi İhsan Nuri’nin, Ağrı’daki isyanların bastırılacağı korkusu ile Hoybun Örgütü’ne yaptığı yardım çağrıları sonucu meydana gelmiştir. Bu çağrı üzerine örgüt, bir grup teröristi Irak’tan Ağrı olaylarına katılmak üzere göndermiştir. Terörist grubun Mardin’e saldırmak ve Ağrı olayına destek sağlamak amacıyla gelişini, olayları tasvip etmeyen ve eylemlere katılmayı reddeden Kasım Ağa’nın güvenlik güçlerine bildirmesiyle, güvenlik güçleri ile terörist gurup arasında 16 Temmuz-10 Ekim 1930 tarihleri arasında bir çatışma yaşanmıştır. Oramar İsyanı’na dinî ve Kürtçü bir boyut kazandırılmaya çalışılması neticesinde, Irak’taki Şeyh Ahmet Barzani 500 kişilik bir grup ile Irak sınırını aşarak Oramar’ın doğusundaki Şat dağına gelmiş ve Oramar’daki askeri kışlaya saldırmıştır. Bölgedeki aşiretlerin güvenlik güçlerinin yanında yer almalarıyla eylemcilerin çoğu, Irak, Suriye ve İran’a kaçmışlardır. Bölgedeki diğer teröristlerin ele geçirilmesi, Barzani’nin, Oramar, Herki ve Eruh bölgelerindeki etkisi nedeniyle gecikerek tamamlanmıştır.[56]
 

Nasturiler Hakkâri’den Toprak Talep Ediyor (1933) 5 Haziran 1926’da Türkiye-Irak sınırını çizen Ankara Antlaşması’nda Hıristiyan unsurlara özerklik tanınmamış; İngiltere Hakkâri bölgesini yurt olarak söz verdiği Nasturileri göz ardı etmişti.
1932’de Irak’ın Milletler Cemiyeti’ne girmesi üzerine, Irak’taki azınlıklara tanınacak hakların Milletler Cemiyeti Meclisi’nde görüşüldüğü süreçte; Nasturiler, Milletler Cemiyeti’ne başvurarak, Kuzey Irak’ta, Türkiye sınırına yakın bölgede; Zaho, Dahok ve Akra’yı yurt olarak istemişlerdir. Nasturilerin taleplerini İtalya ve İspanya desteklemiştir. Milletler Cemiyeti, Irak yönetiminden Nasturilerin toplu olarak iskânının sağlanmasını istemiştir. Bunun üzerine Irak, Nasturileri, İmadiye bölgesine yerleştirmiştir. Ancak Nasturiler, Arap ve Kürt unsurun bulunduğu bölgeye yerleştirilmekten rahatsız olmuşlardır. Nasturilerin isyan çıkarmasından endişe eden Irak Hükümeti, bölgeye askerî kuvvet sevk ederek tedbir almıştır.[57] Nasturi sorunu, Irak’ın özellikle bağımsızlık sonrası temel sorunlarından biri olmuştur. Nasturi vatanı olarak Musul Vilayeti’nin seçilmesi, Hakkâri’ye yönelik tehditler barındırmaktadır.[58]  Daha sonraki yıllarda, Nasturilerin Hakkâri’ye yönelik yurt taleplerinin yeniden gündeme gelmesi ihtimali vardır.
 
Son Söz

Hakkâri bir sınır kenti olması ve coğrafi yapısı nedeniyle, istikrarın sağlanmasını güçleştiren her türlü etkiye ve eyleme maruz kalmaktadır. Bu kapsamda, terör örgütü ve uzantıları rahatlıkla faaliyet göstermekte, kanunsuz giriş-çıkışlar yapılmakta, sınır ticareti ve her türlü kaçakçılık gerçekleştirilmektedir. Coğrafyanın çetin şartları, toplumsal yapıyı oluşturan feodal dinamikler ve geri kalmışlık, sınırlı ekonomik kaynakların haksız dağılımı, ulaşım ve alt yapı yetersizliği, devlet organizasyonunun beceriksizliği ve sınıra komşu ülkelerdeki her türlü olumsuz gelişme, Hakkâri’yi bu türden olumsuz etkilere ve faaliyetlere karşı korunaksız kılmaktadır.
Hakkâri’yi olumsuz etkileyen bu şartların bir kısmını değiştirmek mümkündür ama coğrafyaya tüm teknolojik imkânlara rağmen hükmetmek zordur. Bölgedeki olumsuz şartları besleyen siyasi, sosyo-kültürel, ekonomik ve güvenlikle ilgili sorunları çözmek üzere kapsamlı bir eylem politikası hazırlanmalıdır. Bu politika, ülkenin milletiyle beraber bölünmez bütünlüğünü riske atacak yaklaşımlardan uzak,  bölge halkının refah ve mutluluğu-nu ve de güvenliğini inşa edecek uygulamaları esas almalıdır. Ayrıca, bölgedeki ülkeler ile hem karşılıklı güven ve işbirliğini sağlamak üzere diyalog geliştirilmeli hem de düşmanca tutum sergileyenlere gerektiğinde caydırıcı önlemler alınmalıdır.
1984’ten bu yana PKK, Hakkâri- Şırnak bölgesinde paralel bir devlet yapılanması olarak yürürlüğe koyduğu  “kurtarılmış bölgeler oluşturma” stratejisini zaman zaman kesintiye uğramak-la beraber, istikrarlı bir biçimde sürdürmüştür. Ayrıca, Bölgesel Kürt Yönetimi/K.Iraklı Kürtler, Hakkâri’yi doğal bir uzantısı olarak algılamakta ve buraya yönelik her türlü faaliyeti sürdürmekte beis görmemektedir. Siyasi Kürt söyleminin vücut bulduğu bu legal, illegal ve yarı otonom yapıların Hakkâri üzerindeki etkileri ve yapılanmaları, uzun vadede “Büyük Kürdistan” projesine hizmet etmektedir.
Bu nedenle acil olarak, siyasi iktidarın, Hakkâri’nin bir vatan toprağı olduğu bilinciyle hareket etmesi, burayı tüm tehlikelere karşı korumak ve her türlü tehditten uzak tutmak üzere bir politika geliştirmesi gerekmektedir.
Özellikle 2012 yazından bu yana, Hakkâri’de meydana gelen olaylar, siyasi iktidarın, teröre karşı gerekli güvenlik önlemlerini almak konusunda zafiyet gösterdiğini ortaya koymuştur. “Demokratik açılım” politikası kapsamında terör operasyonlarının azaltılması, PKK’nın kırsal-kentsel örgütlenmesini ve stratejik saldırı safhası ile ilgili teşkilatlanmasını yapması için gerekli ze-mini yaratmıştır. Üstelik bölgesel gelişmelerin de etkisiyle PKK’nın hareket alanı genişlemiştir.
AKP Hükümeti, bölgesel ve uluslararası politik baskılar oluşturarak, PKK saldırılarını kendi sınırından uzak tutamadığı gibi,  ülke içindeki PKK eylemlerine karşı dahi, güvenliği sağla-makta başarılı olamamıştır.  2012 yazında Şemdinli’de meydana gelen PKK eylemlerini, güvenlik güçlerinin bastırma ve denetim altına almakta zorlanması, Türkiye’yi, “sınırsızlaşan” bir terör süreciyle karşı karşıya getirmiştir. Artık, sınırın ötesi- berisi kalmamıştır.  Diğer taraftan tüm bu gelişen hadiselere rağmen, siya-si iktidarın terör sorununu müzakere yöntemiyle aşmaya çalışan politikasında ısrar etmesi, PKK sorunu ile Kürt kökenli yurttaşlarımızın “aynîleştiği” bir durum yaratmıştır. Yani, PKK ile uzla-şılmadan ve istediği tavizler verilmeden hem şiddetin durmaya-cağı hem de “Kürt sorununun” çözülmeyeceği kanaati hâsıl ol-muştur. “Kürt sorununun” çözümü, A.Öcalan’ın iradesine bıra-kılmıştır.
Son söz olarak, 1984-2012 yılları arasındaki dönemde Hakkâri’de PKK terör örgütüne karşı sürdürülen mücadelenin, 2013 yılında “II. PKK açılımı”nın başlamasıyla sona erdiğini ifade edebiliriz. Hakkâri, artık PKK/KCK’nın denetimindedir. “II. PKK açılımı”nın en önemli öznesi konumunda olan A.Öcalan’ın kendi-sini ziyaret eden BDP heyeti aracılığıyla “Hakkâri’ye özel selamla-rımı iletin”  mesajını vermesi bu çalışmanın konusu olan Hakkâri’nin önemine bir kez daha dikkati çekmektedir.
 


[1]   Fahrettin Kırzıoğlu, Dağıstan-Aras-Dicle-Altay ve Türkistan Boylarından Kürtler, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayını,1984, s.27.

[2]   İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara: TTK Yayını, 1988,Cilt II, s.449; Orhan Kılıç, “Van Eyaletine Bağlı Sancaklar ve İdari Statüleri (1558-1740)”, Osmanlı Araştırmaları, XXI, İstanbul, 2001, ss. 189-210.

[3]   B.Kodaman, Şark Meselesi…, ss.18-21; Mustafa Sönmez, Doğu Anadolu’nun Hikâyesi-Kürtler-Ekonomik ve Sosyal Tarih, Ankara: Arkadaş Yayınları, 1992, s. 79-80.

[4]   Ali Rıza Şeyh Attar, Kürtler Bölgesel ve Bölge Dışı Güçler, İstanbul: Anka Yayınları, 2004, s.75.

[5]   Mehmet Çelik, Süryani Tarihi, Ankara: Ayraç Yayınevi, 1996, s. 165.

[6]   Justin Perkins, “ The Nestorian Christians”, The American Biblical Repository, January 1841, Second Series, Vol.5, No. IX-Whole No.XLI., p. 5.

[7]   Yonca Anzerlioğlu, Nasturiler, Ankara: Tamga Yayınevi,2000,s. 89; K. P. Matfiyef, Asurlar ve Modern Çağda Asur Sorunu, İstanbul: Kaynak Yayınları, 1996, s. 109-110; Salâhi R. Sonyel, “Türkiye’deki Süryaniler, I. Dünya Savaşı Günlerinde Güçlü Devletlerce Nasıl Aldatıldılar”, XII. Türk Tarih Kongresi, C. III, Ankara: TTK Yayınları, 1993,s.1145-1146; Canan Seyfeli, “Osmanlı Devlet Salnamelerinde Süryaniler (1847-1918)”, Süryaniler ve Süryanilik I, (Haz. Ahmet Taşğın-Eyüp Tanrıverdi- Canan Seyfeli), Ankara: Orient Yayınlar, 2005, s. 50.

[8]   E. B. Soaen, Mezopotamya ve Kürdistan'a Gizli Yolculuk, (Çev. Fahriye Adsay), İstanbul:Avesta Yayınları, 2007, s. 177.

[9]   Kemal Albayrak, Keldaniler ve Nasturiler, Ankara:Vadi Yayınları,1997,s.84.

[10]   K.Albayrak, Keldaniler ve Nasturiler, s.143-145; Cabir Doğan, “1843–1846 Nasturi Olayları ve Bedirhan Bey”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Aralık 2010, Sayı:22, s.1.

[11]   Celile Celil, “Bedirhan Bey Ayaklanması”, Dar Üçgende Üç İsyan: Kürdistan'da Etnik Çatışmalar Tarihi, Faik Bulut, İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2005, s. 252.

[12]   Başbakanlık Osmanlı Arşivi(BOA), İrade-i Mesail-i Mühimme, 48/1278: C. Doğan, “1843–1846 Nasturi…”,s.2; Nazmi Sevgen, “Kürtler”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, S. 9, Haziran 1968, ss.70-76.

[13]   Badger, Hakkâri dışındaki yine Osmanlı Toprağı olan Botan ve Irak Nasturileri’nin yanı sıra, İran Topraklarındaki Urmiye Nasturileri’nin de sayısını vererek İran ve Türkiye’de yaklaşık 70.000 Nasturi yaşadığını belirtmektedir. Bkz. George Percy Badger, The Nestorians and Their Rituals, Vol.I, London,1852, pp.392-400; B. Kodaman, Şark Meselesi… s. 148-149.

[14]   Y. Anzerlioğlu, Nasturiler, s. 33; Sinan Hakan, Osmanlı Arşiv Belgelerinde Kürtler ve Kürt Direnişleri (1817-1867), İstanbul: Doz Yayıncılık,2007,s. 158.

[15]   BOA, İrade-i Mesail-i Mühimme, 48/1278: C. Doğan, “1843–1846 Nasturi…”,s.10.

[16]   C.Celil, “Bedirhan Bey Ayaklanması”, s.247-248.

[17]   N.Sevgen, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Türk Beylikleri Osmanlı Belgeleri ile Kürt Türkleri Tarihi, Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, 1982,s.46.

[18]   BOA, İrade-i Mesail-i Mühimme, 48/1278: C. Doğan, “1843–1846 Nasturi…”,s.11-12.

[19]   Aziz S. Atiya, Doğu Hristiyanlığı Tarihi, İstanbul: Doz Yayınları, 2005, s. 310.

[20]   BOA, Diyarbakır Ayniyat Defteri,No.609,s.3: C. Doğan, “1843–1846 Nasturi…”,s.12. 

[21]   BOA, İrade-i Mesail-i Mühimme, 48/1278: C. Doğan, “1843–1846 Nasturi…”,s.13-14.

[22]   BOA, Diyarbakır Ayniyat Defteri,No.609,s.47-48: C. Doğan, “1843–1846 Nasturi…”,s.15. 

[23]   BOA, Sadaret Mektubi Mühimme Kalemi Evrakı, 232/91: Murat Gökhan Dalyan, 19. Yüzyıl’da Nasturiler(İdari Sosyal Yapı ve Siyasi İlişkileri), Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Doktora Tezi,2009,s.112.

[24]   Chaliand  Gerard, A People Without a Country: The Kurds and Kurdistan, London: Zed Press, 1980,p.20-22; A.R.Ş.Attar, Kürtler…,s.77.

[25]   William Aegleton, Mehabad Kürt Cumhuriyeti 1946, İstanbul: Koral Yayınları, 1990, s. 29.

[26]   C. Celil, 1880 Şeyh Ubeydullah Nehri Kürt Ayaklanması, İstanbul: Peri Yayınları,  s. 98.

[27]   A.R.Attar, Kürtler Bölgesel…, s.77-78; Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. yy’dan Günümüze Ermeni Kürt İlişkileri, İstanbul: Med Yayınları,1992,s.150.

[28]   Suat Akgül, Musul Sorunu ve Nasturi İsyanı, Ankara: Berikan Yayınları, 2004, s.61-62.

[29]   Yusuf Halaçoğlu, Ermeni Tehciri ve Gerçekler, (1914-1918), Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayını, 2001, s.39.

[30]   S. Akgül, Musul Sorunu ve Nasturi…, s. 74-86.

[31]   Anzerlioğlu, Nasturiler, s. 127; İhsan Şerif Kaymaz,  Musul Sorunu, Petrol ve Kürt Sorunları İle Bağlantılı Tarihsel Ve Siyasal Bir İnceleme, İstanbul:Otopsi Yayınları, 2003,s.178.

[32]   İ.Kaymaz, Musul Sorunu…,s.179-182,336.

[33]   S. Akgül, Musul Sorunu ve Nasturi…, s. 74-86.

[34]   İ.Kaymaz, Musul  Sorunu …,s.336-337; Bilal N. Şimşir, Lozan Telgrafları, Cilt I(1922–1923), Ankara:TTK Yayını,1990, s.388-389.

[35]   Mim Kemal Öke, Belgelerle Türk-İngiliz İlişkilerinde Musul ve Kürdistan Sorunu, (1918–1926), Türk Dünyası Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1992,s.234-242; B.N.Şimşir, Türk-Irak İlişkilerinde Türkmenler, Ankara:Bilgi Yayınevi, 2004, s.56-58.

[36]   S. Akgül, Musul Sorunu ve Nasturi…,s.74-86; Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar (1924-1938), Ankara:Genelkurmay Basımevi, 1972,s.27.

[37]   Çatışmada Jandarma İl Alay komutanı Binbaşı Hüseyin Bey ve üç jandarma şehit olmuş, üç jandarma yaralanmıştır. Bkz.S. Akgül, Musul Sorunu ve Nasturi…,s.100-100; R.Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar…,s.28-29.

[38]   S. Akgül, Musul Sorunu ve Nasturi…, s.101 ve İ.Ş.Kaymaz, Musul Sorunu…, s.400-401.

[39]   S. Akgül, Musul Sorunu ve Nasturi…, s.107-108.

[40]   R.Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar…,s.33.

[41]   S.Akgül, Musul Sorunu ve Nasturi…,s.134; Üçüncü Ordu Bölgesinde Çıkan Ayaklanmalar ve Ayaklanmaların Bastırılması, (Haz. Kemal Yılmaz), Ankara, 1991, s. 33-34.

[42]   TBMMZC, 2. Dönem, 1. İçtima, 1. Celse, 18.10.1340, C. IX, s. 7-11.

[43]   S. Akgül, Musul Sorunu ve Nasturi…, s.139.

[44]   R.Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar…, s.41-43.

[45]   S. Akgül, Musul Sorunu ve Nasturi…, s.141-142.

[46]   S. Akgül, Musul Sorunu ve Nasturi…,s.142; Üçüncü Ordu Bölgesinde Çıkan Ayaklanmalar…, s.35-36.

[47]   S. Akgül, Musul Sorunu ve Nasturi…,s. 144.

[48]   Üçüncü Ordu Bölgesinde Çıkan Ayaklanmalar…, s.36.

[49]   R.Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar…, s.67-74; M. K. Öke, Belgelerle Türk İngiliz İlişkilerinde…,s.145-146.

[50]   İ.Ş.Kaymaz, Musul Sorunu…,  s. 403-404.

[51]   İ.Ş.Kaymaz, Musul Sorunu…,s.549; “General Laidoner Raporuna Cevap”,; Cumhuriyet,14 Aralık 1925,s.3; “Tahrikat Devam Ediyor”, Hakimiyet-i Milliye, 13 Aralık 1925,s.1;Nevin Yazıcı, Petrol Çerçevesinde Musul Sorunu (1926-1955), İstanbul: Ötüken Yayınevi, 2010,s.340.

[52]   N.Yazıcı, Petrol Çerçevesinde…,s.340-341.

[53]   Cumhuriyet, 26 Mart 1926,s.1; Milliyet, 31 Mart 1926,s.1.

[54]   Vedat Şadillili, Türkiye’de Kürtçülük Hareketleri ve İsyanlar, Ankara: Kon Yayınları, 1980,s.113.

[55]   V.Şadillili, Türkiye’de Kürtçülük…,s.120-123;Hıdır Göktaş Kürtler, İsyan-Tenkil, İstanbul: Alan Yayıncılık, 1991, s.87.

[56]   V.Şadillili, Türkiye’de Kürtçülük…,s.113-114;H.Göktaş, Kürtler…, s.135.

[57]   Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, “Irak’taki Asurilerin Cemiyet-i Akvâm’dan yurt istekleri”, Tarih: 4/1/1933, Dosya: 436106, Fon Kodu: 30..10.0.0, Yer No: 259.741..24.

[58]   N.Yazıcı,“1926-1956 Dönemi Türk Dış Politikasında Musul Sorunu”, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi, Sayı 14, Güz 2011,s.153.